حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِه۪ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّط۪يحَةُ وَمَٓا اَكَلَ السَّبُعُ اِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَاَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْاَزْلَامِۜ ذٰلِكُمْ فِسْقٌۜ اَلْيَوْمَ يَـئِسَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ د۪ينِكُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِۜ اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَت۪ي وَرَض۪يتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ د۪يناًۜ فَمَنِ اضْطُرَّ ف۪ي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لِاِثْمٍۙ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 3. Ayet
Daralt
X
-
hurrimet ‘aleykumu-lmeytetu ve-ddemu velahmu-lḣinzîri vemâ uhille liġayri(A)llâhi bihi velmunḣanikatu velmevkûżetu velmuteraddiyetu ve-nnatîhatu vemâ ekele-ssebu’u illâ mâ żekkeytum vemâ żubiha ‘alâ-nnusubi veen testaksimû bil-ezlâm(i)(c) żâlikum fisk(un)(k) elyevme ye-ise-lleżîne keferû min dînikum felâ taḣşevhum vaḣşevn(i)(c) elyevme ekmeltu lekum dînekum veetmemtu ‘aleykum ni’metî veradîtu lekumu-l-islâme dînâ(en)(c) femeni-dturra fî maḣmesatin ġayra mutecânifin li-iśmin(ﻻ) fe-inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)
-
Murdar hayvan, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilmiş, boğulmuş, vurularak öldürülmüş, yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanarak öldürülmüş hayvanlarla -henüz canı çıkmadan yetişip kestiklerinizin dışında- yırtıcıların yediği hayvanlar, dikili taşlar önünde (sunaklarda) boğazlanmış hayvanlar ve fal oklarıyla paylaşmanız size haram kılındı. Çünkü bunlar doğru yoldan sapmaktır. Bugün, kafirler dininize karşı (mücadelede) ümitlerini yitirmişlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslamiyet'i beğendim. Kim açlıktan bunalıp çaresiz kalırsa, günah sınırına varmaksızın yiyebilir. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir!
Etinin Yenmesi Haram Olan Hayvanlar
Murdar hayvan, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilmiş hayvanlar size haram kılındı. En doğrusunu Allah bilir ya, burada gizli bir kelime bulunmamaktadır, Cenab-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: Murdar hayvan, kan ve domuz etini ve belirtilen diğer şeyleri "yemek" haram kılınmıştır. Murdar hayvanın yününden ve kemiğinden faydalanmanın caiz olduğunu görmez misin? Dolayısıyla ayet-i kerimede açıklanmayıp gizli bırakılan şey onları yemektir. Yalnız onların derisinden ancak tabaklama yaptıktan sonra istifade edilir. Çünkü et çoğu kere deriye yapışık kalır ve yenilir, böylesi sözü edilen etler gibi haramdır, ancak tabaklanması halinde haram olmaktan çıkar.
Şimdi, ayet-i kerimede iki açıdan imtihan sözkonusudur. Birincisi, yenmesinin bir yönden helal, bir yönden de haram olmasıdır. Burada Allah Teala domuz eti ve kan ile imtihan etmektedir, herhangi bir sebeple ve sebepsiz olarak onları helal kılmamıştır. Ancak diğerini bir sebebe bağlı olarak helal kılmış, fakat sebep olmaksızın haram kılmıştır.
İkincisi, Cenab-ı Hak, helal kılmanın yolunu insan tabiatının nefret etmesine bağlayarak imtihan etmesidir. Şöyleki her canlı varlık boğazlanmaktan ve canının çıkmasından acı duyar. Böylece Allah acı veren her şeyden nefret etmeyi her canlının tabiatı kılmıştır, insanlar ise boğazlanan hayvanların etini yemekten lezzet alırlar. Şunu da belirtmek gerekir ki Yüce Allah bir çaba olmaksızın yerden çıkan her şeyi helal kılmıştır -ancak helak olma korkusuyla elde etmeye güç yetiremeyecekleri ürünler müstesna-. Aslında yerden çıkan şeyler cansız olduğundan insan tabiatı ondan nefret etmez. Cenab-ı Hak hayvanları helal kılmanın yolu olarak da, haram kılınan kanı çıkarmak için insanların çalışıp gayret göstermeleri şeklinde belirlemiştir; böylece onun etini yemek helal olur. İnsan, hayvanın kanını akıtmaya çalışmaz da kan orada kalırsa onu bozmuş olur, çünkü haram kılınan şey onun içinde helak olmuştur ve dolayısıyla onu da ifsad etmiştir. Etin temizlenmesi ve bozuk olmaktan kurtarılması için kanını akıtmaya çalışmak uzun zaman alır. Kan içinde iken helak olan ise kısa zamanda füsid olur.
Allah'tan başkası adına kesilmiş hayvanlar. Kisai şöyle demiştir: Yani Allah'tan başkasının adı zikredilerek kesilen hayvanlar. Buradaki "ehelle" (أَهَلَّ) fiili, yeni doğan çocuğun ses çıkarmasından türemiştir. "Ehelle'l-hilal" (أَهَلَّ الْهِلَال) ay göründü ve "ehelle'l-muhill" (أَهَلَّ الْمُهِلُّ) hacı yüksek sesle telbiye getirdi manaları da burdan gelir. Boğulmuş hayvan. Katade şöyle demiştir: Cahiliye insanları, koyunun boğazını sıkarlar, ölünce de onu yerlerdi. Kafir ise hakikatte Allah'tan başkası adına keser, çünkü O, Allah'ı gerçek manada tanımamaktadır. Bununla birlikte Ehl-i Kitab'ın kestiğini yemeğe cevaz verilmiştir, çünkü o, Allah'ın adını anarak kesmektedir. Dövülerek öldürülmüş hayvan. İnsanlar sopalarıyla döverler, ölünce de onu yerlerdi. Yuvarlanıp ölmüş hayvan. Bir kuyuya düşerek veya bir yamaçtan yuvarlanarak ölen hayvan. Boynuzlanarak öldürülmüş hayvan. İki koç tokuşur, biri öldüğünde etini yerlerdi. Henüz canı çıkmadan yetişip kestiklerinizin dışında yırtıcıların yediği hayvanlar. Cahiliye Arapları, yırtıcı bir hayvan bu hayvanlardan birini yediğinde, kalanını da kendileri yerlerdi, bundan dolayı Cenab-ı Hak, Henüz canı çıkmadan yetişip kestikleriniz hariç buyurmuştur. Boğulmuş hayvan ile dövülerek öldürülmüş hayvan konusunda İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu hayvanlara kuyruğunu sallarken veya gözlerini oynatırken yetişirsen, Allah'ın adını anarak kes, böylesi sana helaldir. Hz. Ali'nin de şöyle söylediği nakledilmiştir: Hayvan gözleriyle bakınır veya ayaklarını oynatır veya kuyruğunu sallarsa, o temizdir, kesilebilir. Ebu'z-Zübeyr de, Ubeyd b. Umeyr'den aynı şeyi duyduğunu rivayet eder. Sanki bu, Hz. Peygamber'den merfü olarak rivayet edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir, ama, bu hüküm, hayvanın boğazı sıkılıp veya dövülüp bayıldığı hal için geçerli olmalıdır. Kesildiğinde kuyruğunu hareket ettirir, gözlerini oynatır veya ayaklarını sallayıp ayılırsa hayvanın canlı olduğu anlaşılır. Koyunun karnındaki yavrusunu bir kurdun veya bir yırtıcının çekip alması yahut da karnı kendisini taşıyamaz hale gelmişse, böylesi hareket etse veya gözlerini sağa sola çevirse bile yenmez. Bu konuda ölçü şudur: Hayvanın damarları kopar, sonra o halde bırakılıp ölürse murdardır, damarları koptuğu anda ona yetişir ve keserse temizdir, o halde iken ölen her hayvan temiz sayılır. Bir kazaya uğrayan ve bu sebeple ölecek olan her koyuna, adamın biri yetişip boğazını keserse bu hayvan yenmez. Yuvarlanıp ölmüş hayvan. Mezbahada kesilme imkanı bulunmayan hayvandır, şayet mezbahanın dışında kesilebilirse, yenmesi caizdir. Rafı' b. Hadk'den nakledilğine göre şöyle demiştir: Bir miktar deve ve koyun ele geçirmiştik, develerden biri kaçtı, adamın biri ona ok attı, deve yürüyemez hale geldi. Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Bu hayvanlardan bazısı vahşi hayvanlar gibi kaçar. Onları ele geçiremezseniz, böyle yapın (okla vurun)!" Kuyuya düşen deve hakkında İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Şayet onu kesmek mümkün olmazsa, o zaman av hayvanı hükmündedir, ele geçirince onu keser. Ali b. Ebu Talib'e, kuyuya düşen ve baş tarafı aşağıda kalan devenin hükmü soruldu o da; "Kesip organlarına ayırın ve yeyin" dedi. İbn Ömer'in de aynı şeyi söylediği rivayet edilmiştir. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber'e şöyle sorulmuş: Deve boğazından ve gırtlağından kesilmese de temiz sayılır mı? Şu cevabı vermiş: "(Mızrağını) hayvanın uyluğuna bile isabet ettirsen, sana yeter". Şayet bıçak olmadan keskin taş, kamış gibi kesici bir aletle hayvanı kesse caizdir. Rivayet edildiğine göre Adi b. Hatim, Hz. Peygamber'e şöyle sormuş: Ey Allah'ın Resulü', köpeğimi ava salıyorum, avı yakalayıp getirdiğinde kesecek bir şeyim olmayınca, onu keskin bir taş veya bir ağaç parçasıyla kesebilir miyim? Resulullah şöyle cevap verdi: "Hayvanın kanını ne ile istersen akıt, Allah'ın adını da an!" Hz. Ali'nin rivayeti de bunun gibidir. Rivayete göre adamın biri devenin kanını bir odun parçasıyla akıtmış, sonra gidip Hz. Peygamber'e sormuş, o da "kanını akıttınsa ye!" buyurmuş. Huzeyfe'nin rivayetine göre Resulullah şöyle buyurmuştur: "Diş ve tırnak hariç damarları kesen ve kan akıtan her çeşit aletle hayvanı kes". Âlimlerimiz -Allah onlara rahmet etsin- bu konuda bu görüşü kabul ederler. Onlar keskin bir taş, çakmak taşı ve benzeri bir şeyle hayvanın kanını akıtmayı kesmek olarak kabul ederler, bu şekilde kesilen hayvanın eti yenir. Hz. Peygamber' in "diş ve tırnak hariç" sözünü de, onların yeterince uzamamış şeklinde yoruma tabi tutarlar. Çünkü bu halde hayvan kesilmiş değil boğulmuş olur. İbn Abbas'ın, o boğmaktır, sözü de bunu açıklamaktadır. Hadiste ise bu konuda açıklama vardır, çünkü Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Diş ve tırnak hariç damarları kesen her nevi aletle kesilen hayvanı ye; çünkü diş ve tırnak Habeşliler'in bıçağıdır" çünkü onlar, ancak yeterince uzamamış diş ve tırnakla hayvanları kesiyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Dikili taşlar önünde (sunaklarda) boğazlanmış hayvanlar. Yani o dikili taşlar için kesilen hayvanlar. Denilmiştir ki müşrikler hayvanlarını tapındıkları putlar için kesiyorlardı, bu yolla onlara yakın olacaklarını düşünüyorlardı; nitekim müslümanlar da kestikleri kurbanlarla Allah'a yaklaşmayı arzu ederler. Cenab-ı Hak, onların putlar adına kestikleri kurbanları yemeyi haram kılmıştır. Allah'tan başkası adına kesilmiş hayvanlar. Daha önce de kaydettiğimiz gibi kurban kesmekle emredilmiş, Allah'ın verdiği nimetleri kabul etmek ve O'nun sayısız nimetleri için kendisine şükretmek anlamında bir konuma sahiptir. İnsanlar hayvanı Allah'tan başkası adına, yani Allah'tan başkalarının rızası için kestiklerinde Allanın nimetlerini kabul etmemiş ve yapmaları gereken teşekkürü de O'ndan başkasına yöneltmiş olmaktadır, işte bundan dolayı bu kesim şeklini haram kılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Fal Okları
Fal oklarıyla paylaşmanız size haram kılındı. Denilmiştir ki bunlar Arap okları ve İranlıların kumar oyunlarıdır. Şöyle de denilmiştir: "Ezlam" (أَزْلَام) kelimesi, insanların yapacakları işlerle ilgili olarak kendi nasiplerini öğrenmek için çektikleri fal okları demektir. Kişi sefere çıkmak istediğinde fal okları kesesini alır ve "bu sefere çıkmamı emrediyor" diyerek oklardan birini çekiyordu; şayet uygun ok çıkarsa bu sefere çıkmakta hayır bulacağı anlamına gelirdi. Sonra, "bu da evde kalmamı emrediyor" diyerek başka bir ok çekerdi, şayet istediği ok çıkarsa o, sefere çıkmakta hayır olmadığı anlamına gelirdi. "Menih" (مَنِيح) ise ikisi arasında kalan oktu. Cenab-ı Hak, şu beyanla bunu yasakladı ve bunun doğru yoldan sapmak olduğunu haber verdi, Çünkü bunlar doğru yoldan sapmaktır, buyurdu. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Araplar ok torbasını alır, oklardan birine 'bana emret' diğerine de 'bana engel ol' diye yazarlardı. Sonra seyahate çıkmak istediklerinde torbayı sallar ve içinden bir ok çekerlerdi, eğer 'bana emret' yazılı ok çıkarsa adam yola çıkardı, 'bana engel ol' yazılı ok çıkarsa seyahate gitmezdi. Ebu Bekir el-Keysani şöyle demiştir: Kumar oklarıyla iş yapmanın yasak edilmesi, yıldızlara bakarak iş yapmanın da yasaklandığını gösterir. Cenab-ı Hak, fal oklarıyla iş yapanları bundan engelleyince, müneccimlere de yıldızlara bakarak iş yapmayı yasaklamış olur, çünkü bunlar da aynen onların söylediklerini söylüyor ve onların yaptığını yapıyor. Şu kadar var ki müneccimler, onlar gibi, bu yıldız bunu emrediyor, şu yıldız şundan men ediyor demezlerdi. Cenab-ı Hakk'ın yıldızlara bir takım alametler ve manalar koymuş olması, bazılarının da onu anlamaları ve ondan bir takım sonuçlar çıkarmaları mümkündür. Bu, müçtehitlerin içtihat yoluyla nasların anlamlarından bir takım sonuçlar ve bizzat nasta belirtilmeyen bazı hükümler çıkarmalarına benzer. Buna göre müneccimlerin yıldızlarda bulunan bir takım işaretleri ve anlamları çıkarmaya çalışmaları da caizdir. Bundan dolayı müneccimler ayıplanamaz ve kınanamaz. Onların kınanması, ancak bu hükümleri Allah'a isnat etmeleri ve Allah'ı onlara şahit tutmaları halinde doğru olur. İbn Kuteybe şöyle demiştir: "Ezlam" (أَزْلَام) fal oku demektir, kelimenin tekili "zelem ve zülem" (زَلَمٌ وَ زُلَمٌ) şeklindedir. "İstiksam" (اِسْتِقْسَام) da okları karıştırmak, paylaşmaktır. Bu kelime "kısım" (قِسْم) yani nasip kökünden gelmektedir, sanki insan bu yolla nasibini aramaktadır. Ebû Avsece şöyle demiştir: "istaksemtu" (اِسْتَقْسَمْتُ) , okları birbirine dokundurdum, bu lafız sanki "kısım" kelimesinden gelmektedir. Ebû Ubeyd de şöyle demiştir: Onlar bu işe "istiksam" derlerdi, çünkü rızıktaki nasiplerini ve ihtiyaçlarını arıyorlardı, fal oklarından kendilerine nasiplerini işaret etmesini istiyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Çünkü bunlar doğru yoldan sapmaktır. Burada doğru yoldan sapmak, fal oklarıyla iş yapmak ve böyle yapmayı emrettiğine dair Allah'ı şahit tutmaktır. Kura ile iş yapmayı caiz gören de böyledir. Çünkü o; kura çekilir, kimin kurası çıkarsa onun lehine hükmedilir, der. O kişinin lehine hükmedilmesi ancak kura yolu ile olmaktadır, sanki kura biri için böyle hüküm verilmesini emretmekte, diğeri de onu engellemektedir. Bu iş, Allah'ın yasaklamış olduğu fal oklarıyla iş yapmaya, başka şeylerden daha çok benzemektedir. Bunlar doğru yoldan sapmaktır. Yani murdar hayvan, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilen, dikili taşlar önünde (sunaklarda) boğazlanmış hayvanlar gibi haram kılındığı yukarıda söylenen şeyleri yapmak ve surenin başında zikredilen ihramlı iken avlanmak ve ondan yemek, evet bütün bunlar doğru yoldan sapmaktır. Bu, İbn Abbas'ın görüşüdür.
Bugün, kafirler dininize karşı (mücadelede) ümitlerini yitirmişlerdir. Müşrikler müslümanların kendi dinlerine girmelerini ve onlara dönmelerini arzu ediyorlardı. Fakat Allah Teala onların bu ümitlerini bitirmiş ve şöyle buyurmuştur: Bugün kafirler, sizin İslam dinini terk etmenizden ümitlerini kesmişlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Yüce Allah müslümanlara onlardan korkmama konusunda güvence vermektedir.
Dinin Kemale Ermesi
Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım. Ebu Ubeyd şöyle demiştir: O güne kadar onların dinleri eksikti, kamil anlamda o gün tamamlandı. Onun iddiasına göre Hz. Peygamber (s.a.) o güne kadar insanları eksik bir dine davet ediyordu. Allah hepsinden razı olsun, Resulullah'ın ashabından o güne kadar ölen muhacir ve ensar, eksik bir dine inanarak ölmüşlerdi, kıyamet günü de eksik dine inananlar zümresinde haşredilecekler demektir. Hangi söz bundan daha vahşi ve daha çirkin olabilir? Aynı görüşe sahip olan taraftarlarından biri de şöyle demiştir: İslam dini o zamana kadar tam ve kamildi. Cenab-ı Hak çeşitli farzları gönderip insanlara bunları yapmayı farz kılınca, insanlar Allah'ın farz kıldığı şeyleri yapıncaya kadar din eksik kalmış demektir, bunları yerine getirince din tamamlanmış olur. Bu da ilki gibi vahşi, çirkin ve kaba bir sözdür. Ebu Ubeyd'e şöyle denir: Madem öyle, onların önceden İslam'ı kabul etmelerinden Allah razı olmamış, ancak o dönemde razı olmuştur demen gerekir. Bu ayetin tefsirinde farklı yorumlar yapılmıştır. Birincisi, Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Yani peygamberimle ve onu göndermekle sizin için dininizi kemale erdirdim. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım. Bugün dininizi ortaya koyup açığa çıkardım; o, daha önce açık açık ve serbest değildi; öyleki Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "iki aylık mesafe eden düşmana korku salmakla bana yardım edildi". "Bu yıldan sonra hiçbir müşrik Kabe'yi hac edemeyecek". Müslümanların zaferi ve kafirlere üstün gelişleri işte o zaman ortaya çıkmıştır, daha önce değil. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Bu ilahi beyanı, müslümanları düşmandan emin kıldığı, tekrar onların dinine dönmekten koruduğu ve kendi dinlerine dönmelerinden kafirlerin ümitlerini kestirdiği zaman, dinin kemale erdiği ortaya çıktı anlamına gelmesi de muhtemeldir. İnsanın düşmanına karşı güven içinde olmasından daha kamil ve daha tam bir nimet ne olabilir? Kişi, düşmanı helak olup onun tehlikesinden güvenli hale gelince, her ne kadar daha önce onun mülkü nakıs değil idiyse de, mülküm ancak bugün tamamlandı ve kemale erdi, der; açıklamaya çalıştığımız ayet de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Bu beyanın "daha önce kendilerine emredilmeyen emirleri şimdi vermek ve hükümleri koymak suretiyle dininizin işini tamamladım" anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu mana da caizdir.
Sizin için din olarak İslamiyet'i beğendim. Yani size razı olunan dini, yani İslam'ı ikram ettim. Nitekim Cenab-ı Hak başka bir ayette şöyle buyurmaktadır: "O, kullarının nankörlüğüne razı olmaz, şükrederseniz bu tutumunuzdan hoşnut olur".
Aç Kalan Kişinin Haram Kılınmış Yiyeceklerden Yemesi
Kim açlıktan bunalıp çaresiz kalırsa. Buradaki "mahmasa" (مَخْمَصَة) açlık demektir. Ebû Avsece şöyle demiştir: "raculün hamisun" (رَجُلٌ خَمِيصٌ) ifadesi "aç adam" demektir. Başkaları da şöyle der: Bu kelime, karnı darda olan kişi demektir; bu da aynı anlama gelir, çünkü açlığın bir kısmı karnı daraltır.
Günah sınırına varmaksızın yiyebilir. Bazıları buna "günaha girmeyi kastetmeden" diye mana vermiştir. Bu, İbn Abbas'ın görüşüdür. Kisai ise buna, "meyletmeden" manasını verir, "cenef" (جَنَف) kelimesi meyletmek anlamına gelir. İbn Kuteybe de böyle der. Ebû Avsece de, "cenef" (جَنَف) kelimesinin meyletmek manasına geldiğini söyler. Günah sınırına varmaksızın yiyebilir, mealindeki beyan iki şekilde yorumlanabilir. Biri, çaresiz kalınca murdar hayvanı ve haram kılınan av gibi şeyleri yemeyi, helal görmemek şartıyla. Diğeri de arzu ve zevkle yemeyip iğrenerek yemek şartıyla, denilmiştir. Şu da söylenmiştir: Ancak çaresiz kaldığında onlardan yiyebilir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Biri zorda kalırsa, haksızlığa sapmadıkça, sınırı aşmadıkça kendisine günah yoktur". "Haksızlığa sapmadıkça, sınırı aşmadıkça" ifadesi, çaresiz kalınca (مَخْمَصَة) lafzının tefsiridir. Açıklamaya çalıştığımız ayet de bu manadadır. En doğrusunu Allah bilir.
Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. Yani haram kılınan şeylerden almanıza imkan ve ruhsat vermesi O'nun rahmetinin eseridir. Çünkü sizi açlıktan ölmeye terk etmek de Allah için mümkündür, nitekim; "Eğer onlara kendinizi öldürün diye emretmiş olsaydık" diye buyurmaktadır.
Yorumu Yorumla
-
meytetü (الْمَيْتَةُ)
Sözcüğün kökü "m-y-t" (م ي ت) harfleridir. Temel anlamı; canlılığın yitirilmesi, ruhun bedenden ayrılması ve hayatın sona ermesidir. Mâide Sûresi 3. ayette, usulüne uygun olarak kesilmeden kendiliğinden ölen, hastalık veya kaza sonucu can veren ve bu sebeple tüketilmesi haram kılınan hayvanları (leş) ifade eder.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa'da bu kökün "bir şeydeki gücün ve hareketin tamamen kesilmesi" anlamına geldiğini belirtir. Ona göre bu kelime, bedendeki sıcaklığın ve canlılık alametlerinin geri döndürülemez bir şekilde yok oluşunu anlamsal olarak bünyesinde barındırır.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta kelimenin maddi ve manevi ölümleri kapsadığını ancak bu ayetteki bağlamıyla tamamen fizyolojik bir süreci ve bu sürecin yarattığı fıkhî durumu nitelediğini açıklar. Hayvanın kendi kendine ölmesi durumunda kanın bedende kalarak bozulması, onu yiyecek olmaktan çıkarıp "meyte" (leş) statüsüne sokar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kavramın tefsir ve İslam hukuku literatüründeki sınırlarına dikkat çeker. Ona göre ayette "meyte"nin ilk sırada zikredilmesi, insanın sağlıklı gıda tüketme hakkının ilahi bir koruma altına alınmasıdır. Bu yasak, sadece dini bir ritüel eksikliği değil, insan doğasına zarar verebilecek bedensel tahribatların (hastalık taşıyan ölü hayvan kanı ve dokusu) önüne geçmeyi amaçlayan temel bir ilkedir.
hinzîr (الْخِنْزِيرِ)
Sözcüğün etimolojik kökeni tartışmalı olmakla birlikte Arapça "h-n-z-r" (خ ن ز ر) harflerinden türediği veya Sami dillerinden Arapçaya geçmiş bir alıntı kelime (muarreb) olduğu kabul edilir. Ayette, eti açıkça haram kılınan domuzu nitelemek için kullanılır.
El-Cevâlîkî, el-Muarrab adlı eserinde bu kelimenin saf Arapça olmayıp diğer kadim dillerden Arapçaya geçmiş (Arapçalaşmış) kelimeler sınıfında değerlendirilebileceğine işaret eder. Kadim Sami kültür havzasında ortak bir kullanıma sahip olduğunu belirtir.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde bu kelimenin Süryanice ve Aramice'deki "hazzîrâ" veya "huzîrâ" kelimesiyle doğrudan akraba olduğunu savunur. Jeffery'ye göre, kelime İslam öncesi dönemde de Araplar tarafından bilinmekteydi ve Kur'an, kendisinden önceki İbrahimi (Yahudi ve Hıristiyan) geleneklerde var olan ve bölge halklarının terminolojisinde yer etmiş bu kavramı kullanarak, bilinen bir yasağı kendi teolojik zemininde yeniden tasdik etmiştir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Kur'an'daki yasaklayıcı bağlamını değerlendirirken, Mâide 3. ayetinin, Yahudilikte oldukça katı olan diyet yasalarının İslam'daki sınırlarını belirlediğini söyler. Domuz etinin (lahmul hinzîr) haram kılınması, tarihsel süreçte tevhid dinlerinin ortak paydalarından birini temsil eder.
nusub (النُّصُبِ)
Sözcüğün kökü "n-s-b" (ن ص ب) harfleridir. Temel anlamı; bir şeyi dikmek, ayağa kaldırmak, sabitlemek ve yerleştirmektir. Ayette (alen nusub), üzerine kurban kesilmek veya kan akıtılmak üzere dikilmiş taşları, sunakları ve putları ifade eder.
İbn Fâris, kök anlamının "bir nesnenin dik ve dikey bir formda sabitlenmesi" olduğunu belirtir. Eğrilik veya yataylığın zıttıdır. Putlara ve sunaklara bu ismin verilmesi, onların toprağa dikilmiş taşlar olmasından kaynaklanır.
Râgıb el-İsfahânî, "nusub" kelimesini sıradan taşlardan ayırarak, onun ibadet amacıyla dikilmiş, kutsiyet atfedilmiş ve etrafında ritüeller düzenlenen nesneler olduğunu vurgular. Bu kelime, bizzat müşriklerin kendi inanç sistemlerinde uluhiyet yükledikleri fiziki sembolleri kapsar.
Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi Arap inancını tahlil ederken "nusub" kavramına özel bir yer ayırır. Izutsu'ya göre bu dikili taşlar, ilahların yeryüzündeki ikametgahları veya onlarla iletişim kurulan yegane geçitler olarak görülüyordu. Üzerlerine kurban kanı sürülmesi, ilaha sunulan bir ikram ritüeliydi. Mâide 3. ayetteki bu yasak, sadece bir kesim usulü yasağı değil, tevhid inancını zedeleyen putperest ontolojinin kökten reddedilmesi ve putların "kutsallık" vasfının (istihlal) yıkılması eylemidir.
ezlâm (الْأَزْلَامِ)
Sözcüğün kökü "z-l-m" (ز ل م) harfleridir. Kelime, "zelem" kelimesinin çoğuludur. Temel anlamı; yontmak, bir şeyi düzgün hale getirmek için kesmek ve ucunu sivriltmektir. Ayette, cahiliye döneminde Kâbe'deki putların (özellikle Hubel'in) önünde önemli kararlar almak, fal bakmak veya kısmet bölüştürmek için çekilen temrenli (ok ucu olmayan) fal ve kısmet oklarını ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün temelindeki anlamın "bir okun tüylerinin ve demir ucunun çıkarılarak sadece çubuğunun bırakılması" eylemi olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "ezlâm" kavramının kullanımını müşriklerin kaderi ve geleceği tayin etme çabası olarak analiz eder. Bu oklar aracılığıyla insanların, girişecekleri ticari, sosyal veya siyasi bir eylemin "ilahların rızasına" uygun olup olmadığını anlamaya çalıştıklarını belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın dünya görüşünde kader ve insan iradesi bağlamında bu kelimeyi çok boyutlu inceler. Cahiliye insanının kör bir talihe (Dehr) veya putların keyfiyetine bağımlı hayat tarzı, "ezlâm" ile sembolize edilir. Izutsu'ya göre ayetteki "fal oklarıyla kısmet aramanız da haram kılındı, bu fısktır" ifadesi, insanın geleceğini ve iradesini tahta parçalarına teslim etmesini yasaklayarak, aklı, rasyonel kararı ve sadece Allah'a tevekkül etmeyi merkeze alan İslami bir zihniyet devrimini ilan eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu yasağın sosyo-psikolojik boyutuna değinerek, "ezlâm" uygulamasının insan iradesini pasifleştiren bir hurafe olduğunu söyler. Kur'an, bu ayetle birlikte insanın sorumluluk almasını emretmiş, batıl inançlar üzerinden toplumsal sömürü düzeni kuran yapıların araçlarını ellerinden almıştır.
dîn (دِينَ)
Sözcüğün kökü "d-y-n" (د ي ن) harfleridir. Temel anlamı; itaat etmek, boyun eğmek, karşılık vermek (mükafat veya ceza) ve bir otoriteye bağlanmaktır. Ayetin "Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim" (El-yevme ekmeltu lekum dînekum) kısmında geçen bu kelime, Allah'ın insanlara bildirdiği inanç, ibadet, ahlak ve hukuk ilkelerinin bütününü, yaşam tarzını ifade eder.
İbn Fâris, kökün iki zıt gibi görünen ama birbirini tamamlayan anlama sahip olduğunu belirtir: Bir yanda "itaat ve zillet (boyun eğme)", diğer yanda "hakimiyet, üstünlük ve karşılık verme". İnsan itaat eder, yaratıcı ise bu itaate bir nizam dahilinde karşılık verir.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki saf kök anlamları (gelenek, itaat) ile birlikte, Pehlevice (Orta Farsça) "daena" (din, inanç) ve Aramice/Süryanice "dînâ" (yargı, hukuk) kelimelerinin semantik etkileşimiyle Kur'an öncesi dönemde Arap yarımadasında "ilahi nizam ve yargı" anlamını kazandığını analiz eder.
Theodor Nöldeke, Kur'an'ın kronolojik okumasında "dîn" kelimesinin anlam kaymasını tahlil eder. Mekke döneminde daha çok "hesap günü" (Yevmü'd-din) anlamında kullanılan bu kelime, Medine dönemine gelindiğinde, tıpkı bu ayette olduğu gibi, kurumsallaşmış, ritüelleri (hac, helal-haram sınırları) belirlenmiş kapsayıcı bir "şeriat" ve "yaşam sistemi" anlamına evrilmiştir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki "dîn" kavramını Allah ve kul arasında kurulan çift yönlü bir ilişki ağı olarak tanımlar. Yukarıdan aşağıya inen ilahi bir yasa ve otorite varken, aşağıdan yukarıya çıkan bir teslimiyet (İslam) vardır. Izutsu'ya göre Mâide 3. ayette dinin "kemale erdirilmesi" (ikmal), bu sözleşmenin ve normatif çerçevenin eksiksiz olarak tamamlandığı, Müslümanların artık başka bir inanç veya hukuk sistemine ihtiyaç duymayacak kadar olgun bir şeriata kavuştukları anlamına gelir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla