Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 1. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 1. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَوْفُوا بِالْعُقُودِۜ اُحِلَّتْ لَكُمْ بَه۪يمَةُ الْاَنْعَامِ اِلَّا مَا يُتْلٰى عَلَيْكُمْ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَاَنْتُمْ حُرُمٌۜ اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ مَا يُر۪يدُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû evfû bil’ukûd(i)(c) uhillet lekum behîmetu-l-en’âmi illâ mâ yutlâ ‘aleykum ġayra muhillî-ssaydi veentum hurum(un)(c) inna(A)llâhe yahkumu mâ yurîd(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey iman edenler! Sözleşmeleri yerine getirin. İhramda bulunduğunuz sırada avlanmayı helal saymamanız şartıyla, size bildirilecek olanlar dışındaki 'En'am' denen hayvanlar sizin için helal kılınmıştır. Şüphesiz Allah dilediği gibi hükmeder.

      Ahde Vefa Göstermek

      Ey iman edenler! Sözleşmeleri yerine getirin. Müfessirler buradaki "sözleşmeler" lafzı ile, yapılan anlaşmaların kastedildiğinde ittifak etmiştir. Anlaşmalar ikiye ayrılır: Biri, insanların birbirleriyle yaptıkları anlaşmadır; Cenab-ı Hak bu anlaşmalara uymayı emretmiştir; diğeri de Allah ile insanlar arasında yapılan anlaşmadır; Allah Teala farz kıldığı şeyleri yerine getireceklerine, yapmayı taahhüt ettikleri adaklara ve benzeri şeylere dair onlardan söz almıştır, İşte O, insanların verdikleri bu tür sözlerin gereğini yapmalarını emretmiştir. Yüce Allah, yeminler ve benzeri konularda insanların birbirlerine verdikleri sözlere -şayet o işte Allah'a karşı günah işlemek sözkonusu değilse- onlara da vefa göstermelerini emretmiş; "Allah'ı kendinize kefil tutarak kesinliğe kavuşturduktan sonra yeminlerinizi bozmayın" diye buyurmuştur. O, bu beyanda yeminleri yerine getirmeyi emretmekte, bundan kaçınmayı ve yemini bozmayı yasaklamaktadır. Sonra, bir hadiste bize şöyle bir emir gelmiştir: "Bir konuda yemin eden kişi, o yeminin aksini yapmayı daha hayırlı gördüğü takdirde hayırlı olanı yapsın ve yeminine kefaret ödesin". Cenab-ı Hak, içinde ilahi emre muhalefet etmek demek olan yemini bozmayı, günah içermeyen yeminleri de yerine getirmeyi emretmiş ve bu yemini bozmayı da şu ayet-i kerime ile yasaklamıştır: "Yeminlerinizi bozmayın". Sözleşmeleri yerine getirin emri hakkında İbn Abbas şöyle demiştir: Bundan maksat yapılan anlaşmalardır; az önce işaret ettiğimiz gibi Yüce Allah'ın helal, haram ayrıca farz kıldığı ve Kur'an'da sınırlarını belirlediği her şeydir.

      Denilmiştir ki Cenab-ı Hakk'ın yerine getirilmesini emrettiği sözleşmeler Ehl-i Kitap'tan aldığı sağlam sözlerdir: Bunlar da Muhammed aleyhisselama iman etmeleri, onun şeriatını benimsemeleri ve getirdiği hükümlere göre amel etmeleridir. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah, kendilerine kitap verilenlerden, 'Onu insanlara mutlaka açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz' diye sağlam söz almıştı. Ama onlar bunu kulak ardı ettiler"; "Andolsun ki Allah İsrailoğulları'ndan söz almıştı. Onlardan on iki nakib (temsilci) göndermiştik. Allah onlara şöyle demişti: Ben sizinle beraberim. Eğer namazı dosdoğru kılarsanız, zekatı verirseniz, peygamberlerime iman ederseniz ... " Bu yorumu benimseyenlere göre buradaki hitap, Ehl-i Kitab'a yapılmıştır, çünkü onlar henüz peygamber olarak gönderilmeden önce Hz. Muhammed'e iman etmişler, ama peygamber olarak gönderilince inkar etme yolunu tutmuşlardı.

      Helal Olan ve Olmayan Hayvanlar

      En'am denen hayvanlar sizin için helal kılınmıştır. Bazıları, burada kastedilen vahşi hayvanlardır, demiştir; bu, Ferranın görüşüdür; görmez misin ki Cenab-ı Hak İhramda bulunduğunuz sırada avlanmayı helal saymamanız şartıyla buyurmaktadır. Hasan-ı Basri, "burada kastedilen deve, sığır ve koyun türü hayvanlardır" görüşünü belirtmiştir. Diğer alimler de binilen her nevi hayvandır, dediler. Bize göre ise ayette her ne kadar zikredilmemişse de maksat, yabani av hayvanları ve diğerleri olmak üzere eti yenilebilen her çeşit hayvandır. Bunun delili İhramda bulunduğunuz sırada avlanmayı helal saymamanız şartıyla, size bildirilecek olanlar dışında mealindeki ifadede yer alan istisnadır. Buna göre Allah Teala sanki şöyle buyurmuştur: En'am denen hayvanlar sizin için helal kılınmıştır, ayrıca av hayvanları. Ancak Size bildirilecek olanlar dışında, yani murdar hayvanlar, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilenler, boğulan hayvanlar ve dövülerek öldürülen hayvanlar . . . İhramda bulunduğunuz sırada avlanmayı helal saymamanız şartıyla mealindeki cümlede yer alan avlanmayı helal saymamak ifadesi, her ne kadar burada zikredilmiyorsa da, az önce zikri geçen hayvanların benzerlerini avlamakla ilgilidir, zira Cenab-ı Hak bunları avlamayı istisna etmiştir. Bir şeyin bir şeyden istisna edilmesi, bunun o hal için olduğunu ifade eder, şayet o hal sözkonusu değilse istisnanın bir anlamı yoktur. Avlanma istisna edildiğinde, belirtilmese bile o hal için avlanma istisna edilmiş olmaktadır. "ihramdan çıkınca avlanabilirsiniz" mealindeki ayet, Onu yemenin değil, ihramlı iken avlanmanın yasak olduğunu göstermektedir. Çünkü ihramlı olan birinin avlanan bir hayvanın etini yemesi helaldir. Avlanmayı helal saymamak, mealindeki ilahi beyan, daha önce zikredildiği gibi avlanmanın en'am denen hayvanlar sizin için helal kılınmıştır hükmüne dahil olduğunu göstermektedir: Sorunun mahiyeti belirtilmese bile cevapta açıklanan şey, sorunun ne olduğunu anlamaya işaret eder; buna göre anlamaktan istisna edilmesi bunun, ona dahil olduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir ya, en'am denen hayvanlar, en'am suresindeki "Koyundan iki, keçiden iki olmak üzere sekiz eş ... " mealindeki ayette Cenab-ı Hakk'ın zikrettiği sekiz çift hayvanın olması muhtemeldir. Ayet-i kerime, En'am denilen hayvanlardan bu sekiz çift olduğuna işaret etmektedir. Nitekim şu ilahi beyanlar bunu göstermektedir: "Eti yenen büyük ve küçükbaş hayvanları da O yarattı. Onlarda sizin için soğuktan koruyucu şeyler (yün ve deri) ve başka yararlar vardır, ayrıca onlardan beslenirsiniz"; "Binmeniz ve güzelliğini seyretmeniz için atları, katırları, eşekleri de yarattı". Yüce Allah binmek için yarattığı at, katır ve eşek ile yemek için yarattığı en'am'ı birbirinden ayırmıştır.

      İhramda bulunduğunuz sırada avlanmayı helal saymamanız şartıyla, size bildirilecek olanlar dışında. Burada Yüce Allah sanki şöyle demektedir: En'am denilen hayvanlar ile size bildirilecek olanlar dışındaki av hayvanları helal kılınmıştır. Bildirilecek ifadesi, bilahare bildirilecek demektir, yani biraz sonra gelecek olan "Murdar hayvan, kan ... size haram kılındı" mealindeki ayette size bildirilecektir. Size bildirilecek olanlar dışında anlamındaki cümlede işaret edilen açıklamanın, İbn Mesud'un mushafında şöyledir: (اِلا مَا يُتْلَى عَلَيْكُم). Burada yer alan "مَا" zamiri En'am suresini göstermektedir, o da şu mealdeki ayettir: "De ki: Bana vahyedilende. . . yasaklanmış bir şey bulamıyorum".

      Şüphesiz Allah dilediği gibi hükmeder. En doğrusunu Allah bilir ya, burada Cenab-ı Hak şunu beyan etmektedir: Hüküm Allah'a aittir, helal ve haram kılma konusunda dilediği hükmü dilediği konuda sadece O verir, sizin hüküm vermeye hakkınız yoktur. Bu ilahi beyan, Mutezile'nin iddiasını reddetmektedir, çünkü onlar, Allah herkesin itaat etmesini dilemiştir demektedir. Şayet böyle dileseydi mutlaka buna göre hüküm verirdi, çünkü O, dilediğine hükmettiğini haber vermektedir. Allah'ın bir şeyi dilemesi, fakat hüküm vermemesi ise mümkün değildir. Dolayısıyla biraz önceki ilahi beyan Allanın dilemediğini gösterir, zira dileseydi hüküm vermesi gerekirdi. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        âmenû (آمَنُوا)

        Sözcüğün kökü "e-m-n" (ا م ن) harflerinden türemiştir. Bu kökün temel anlamı; korkudan emin olmak, güvenmek, huzur bulmak ve tasdik etmektir. Mâide Sûresi'nin ilk ayetinde "ey iman edenler" bağlamında, Allah ile bir ahit ve sadakat ilişkisi kuran topluluğa hitap etmek için kullanılır.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün, kalbin huzur ve sükûnet bulması, korku ve endişenin zıttı olan güven durumu anlamına geldiğini belirtir. Ona göre iman etmek, kişinin inandığı varlığa karşı tam bir güven duyması ve onu şeksiz şüphesiz tasdik etmesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât adlı sözlüğünde kelimenin fiziksel güvenlik hissinden ziyade manevi bir tasdik boyutuna evrilişini inceler. İmanın, kişinin başkasına güven vermesi veya ondan gelebilecek bir ihanetten emin olması durumundan türediğini, dini bağlamda ise Allah'ın emirlerine karşı içsel bir teslimiyet ve güveni ifade ettiğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimi üzerine yaptığı çalışmalarda "iman" kavramını sadece zihinsel bir "inanç" olarak değil, Allah ile kul arasında kurulan derin bir güven ve kişisel bağlılık (commitment) sözleşmesi olarak analiz eder. Izutsu'ya göre Mâide Sûresi 1. ayetteki bu hitap, hemen ardından gelecek olan "akitleri yerine getirin" (evfû bil ukûd) emrinin meşruiyet zeminini oluşturur; zira kişi ancak Allah'a sarsılmaz bir güven ve bağlılık (iman) duyduğunda O'nun koyduğu ahitlere sadakat gösterir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Medine dönemi ayetlerindeki bağlamsal kullanımına dikkat çekerek, bu hitabın artık sadece inanan bireyleri değil, kurumsal ve hukuki sorumluluklar yüklenmiş bir İslam topluluğunu (ümmet) muhatap aldığını ifade eder. İman, bu ayette salt bir inanç durumu olmaktan çıkıp, sosyal ve hukuki sözleşmelere riayet etmeyi gerektiren bir kimlik tanımıdır.

        evfû (أَوْفُوا)

        Sözcüğün kökü "v-f-y" (و ف ي) harfleridir. Bu kök; bir şeyi tam olarak yerine getirmek, noksansız yapmak, tamamlamak ve sözünde durmak (vefa) anlamlarını taşır. Ayette "yerine getirin" şeklinde emir kipiyle kullanılarak, inananlara verilen sözlerin ve yapılan sözleşmelerin noksansız ifa edilmesi emredilir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin eksiksiz olarak sınırına ulaşması ve tamamlanması" fikrinin yattığını belirtir. Borcun ödenmesi veya bir hakkın tam olarak teslim edilmesi bu kökün semantik çerçevesine girer.

        Râgıb el-İsfahânî, "ifa" kavramının, bir ahdi veya sözü hiçbir eksiklik bırakmaksızın, mükemmel bir biçimde yerine getirmek olduğunu açıklar. Ona göre bu kelime, sıradan bir eylemden ziyade, kişinin karakterindeki dürüstlüğü ve ahde sadakati yansıtan ahlaki bir duruşu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, "vefa" kavramının İslam öncesi Arap ahlak sistemindeki köklerini inceler. Cahiliye döneminde kabile içi dayanışmanın ve bedevi onurunun en temel göstergelerinden biri olan ahde vefa, Kur'an tarafından devralınmış ve İslamileştirilmiştir. Izutsu, Mâide 1. ayetteki bu kullanımın, kabilevi sadakati aşarak doğrudan Allah'a ve tüm insanlara karşı duyulan evrensel ve ahlaki bir sorumluluğa (İslami vefa) dönüştürüldüğünü analiz eder.

        ukûd (الْعُقُودِ)

        Sözcüğün kökü "a-k-d" (ع ق د) olup, "ukûd" kelimesi "akd" kelimesinin çoğuludur. Temel anlamı; iki ucu birbirine bağlamak, düğüm atmak, sağlamlaştırmak ve pekiştirmektir. Çözmek (hal) kelimesinin zıttıdır. Ayette hukuki, ahlaki ve ilahi tüm sözleşmeleri, antlaşmaları ve ahitleri kapsayacak şekilde kullanılmıştır.

        İbn Fâris, kelimenin fiziksel dünyadaki karşılığının "bir ipi veya nesneyi sıkıca düğümlemek" olduğunu, zamanla bu fiziksel eylemin "insanların sözlerini ve yeminlerini sağlamlaştırması" anlamında metaforik bir kullanıma evrildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, akitleri sınıflandırarak kelimenin etimolojik genişlemesini analiz eder. O, düğüm atmanın fiziksel yönüyle birlikte, kelimenin inanç akitleri, alışveriş sözleşmeleri ve ittifaklar gibi soyut/manevi bağlayıcılıklar için de kullanıldığını vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an'daki "akit" kavramını incelerken kelimenin maddi düğümlemeden ahlaki ve hukuki sorumluluğa (ilzam) geçişine dikkat çeker. Ona göre bu ayetteki kelime, insanın hem Yaratıcı ile olan fıtri sözleşmesini hem de diğer insanlarla kurduğu toplumsal, ticari ve siyasi antlaşmaları istisnasız içine alan kapsayıcı bir terminolojidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin çoğul ve harf-i tarif (el) ile "el-ukûd" şeklinde kullanılmasının tahsis (sınırlandırma) değil, tamim (genelleme) ifade ettiğini belirtir. Dolayısıyla ayet, spesifik bir antlaşmayı değil, İslam hukukunun temelini oluşturan sözleşme serbestisini ve bu sözleşmelere riayet etme zorunluluğunu mutlak bir dille emretmektedir.

        behîmet (بَهِيمَةُ)

        Sözcüğün kökü "b-h-m" (ب ه م) harfleridir. Bu kökün temel anlamı; kapalılık, belirsizlik, konuşamama ve meramını anlatamamaktır. Ayette, evcil hayvanları ve dört ayaklı besi hayvanlarını nitelemek için bir tamlama (behîmetü'l-en'âm) içinde kullanılmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün her türlü belirsizliği ve karanlığı ifade ettiğini söyler. Kapıların sıkıca kapanması (mübhem) veya sesin anlaşılamaması hep bu kökten gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, hayvanlara neden "behîme" denildiğini kelimenin etimolojisi üzerinden açıklar. İnsanların aksine, hayvanların seslerinde anlaşılır, açık ve net bir ifade (nutuk) bulunmadığı için onların durumu insanlara "mübhem" (kapalı) gelir. Bu kelime, düşünen ve konuşan insanın karşısında, meramını artiküle edemeyen dilsiz canlıları tanımlar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi ve sözbilimsel tahlillerinde "behîme" kelimesinin seçilişindeki tasvir gücüne dikkat çeker. Ona göre bu kelime, sadece biyolojik bir canlı sınıfını değil, aynı zamanda insanın otoritesine ve tasarrufuna verilmiş, kendi haklarını dillendiremeyen, sessiz ve boyun eğmiş varlıkların tabiatını yansıtır. Bu sessizlik, Mâide 1'deki onlardan faydalanma (helal kılınma) hükmünün arkasındaki ilahi tanzimi estetik bir dille vurgular.

        en'âm (الْأَنْعَامِ)

        Sözcüğün kökü "n-a-m" (ن ع م) harfleridir. Kelime, "neam" kelimesinin çoğuludur. Kökün temel anlamı; yumuşaklık, rahatlık, refah ve bolluktur. Ayette deve, sığır ve koyun/keçi gibi insanların etinden, sütünden ve gücünden faydalandığı, helal kılınan otçul sürü hayvanlarını ifade eder.

        İbn Fâris, kök anlamını "hayatın rahatlığı, yaşantının güzelliği ve yumuşaklık" olarak verir. İnsanların refahını sağlayan unsurlar bu kökten türemiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "en'âm" kelimesinin "nimet" kelimesiyle olan doğrudan akrabalığına işaret eder. Geviş getiren ve sürü halinde yaşayan bu hayvanlar, insanın yeme, içme, giyinme ve binek gibi en temel ihtiyaçlarını karşıladıkları için bizzat bir "nimet" olarak isimlendirilmişlerdir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın dünya görüşünde "nimet" ve "en'âm" ilişkisini Allah'ın inayet ve rızkı (providence) bağlamında ele alır. Izutsu'ya göre bu hayvanlar salt zoolojik varlıklar değildir; onlar, ayette belirtildiği üzere "size helal kılındı" ifadesiyle insanın varoluşunu destekleyen, Allah'ın merhametinin ve lütfunun somut delilleri (ayetleri) olarak sunulan nimetlerdir.

        hurum (حُرُمٌ)

        Sözcüğün kökü "h-r-m" (ح ر م) harfleridir. Kelime, "haram" veya "muhrim" kelimesinin çoğuludur. Temel anlamı; yasaklamak, engellemek, dokunulmaz kılmak ve mahrum etmektir. Helal kelimesinin zıttıdır. Ayette "ihramlıyken" veya "Harem bölgesindeyken" anlamında, belirli eylemlerin (özellikle avlanmanın) geçici olarak yasaklandığı özel bir ruhsal ve mekânsal durumu ifade eder.

        İbn Fâris, kökün anlamını "bir şeyin engellenmesi, yasaklanması ve o şeye saygı duyulmasının zorunlu hale gelmesi" olarak tanımlar. Bu yasaklılık durumu hem kutsallıktan (dokunulmazlık) hem de mahrumiyetten kaynaklanabilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hurum" kelimesinin burada Hac veya Umre niyetiyle ihrama giren kişileri nitelediğini belirtir. Normal zamanlarda mubah (helal) olan bazı dünyevi eylemlerin (avlanmak, koku sürünmek vb.), bu kutsal ibadet haline girilmesiyle birlikte kişi için geçici olarak haram (yasak) statüsüne geçmesini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde "haram ve helal" kavramlarının merkezi rolünü inceler. İslam'ın, cahiliye dönemindeki kabile tabularını ve batıl yasakları yıkarak, yasa koyucu tek otorite (Şâri) olarak Allah'ı belirlediğini söyler. Mâide 1. ayetteki "Siz ihramlı iken avı helal saymamak şartıyla" istisnası, Izutsu'ya göre hukukun ve etik sınırların sadece ilahi irade (Allah ne dilerse onu hükmeder - yahkumu mâ yurîd) tarafından çizildiğinin en açık semantik göstergesidir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin tefsir ve fıkıh literatüründeki yansımalarını değerlendirirken, "hurum" halinin salt bir fiziki kıyafet değişikliği değil, iradenin ilahi emirlere teslimiyetini sınayan hukuki bir sınır durumu olduğunu ifade eder. Bu kelime bağlamında avlanma yasağı, inananların akitlerine (ukûd) olan sadakatlerini test eden somut bir itaati sembolize eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X