Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mutaffifin Sûresi, 36. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mutaffifin Sûresi, 36. Ayet

    هَلْ ثُوِّبَ الْكُفَّارُ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Hel śuvvibe-lkuffâru mâ kânû yef’alûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      35-36. "Koltuklarına kurulup, 'Kâfirler yaptıklarının cezasını buldular mı?' diye etrafa bakacaklar."

      Koltuklarına kurulup. Kimi yorumcular ‘ale’l-erâik” kelimesinde durmuşlardır (vakf). Kimileri ise “yenzurûn” fiilinde durmak (vakf) gerektiğini söylemişlerdir. “Ale’l-erâik” sözcüğünde durulması halinde mâna şöyle olur: Onlar kâfirlerin dünyada iken resûllerin kendilerini uyarmış oldukları ceza başlarına geldi mi yoksa henüz gelmedi mi, ona bakarlar. “Yenzurûn” fiilinde durulması halinde “hel süvvibe’l-küffâru mâ kânû yef‘alûn” cümlesinin mânası “Elbette kâfirler yaptıklarının cezasını buldular” da müminler kâfirlerin nasıl cezalandırıldıklarını görmek için bakıyorlardır.

      Burada şöyle bir itiraz gelebilir: Onlar kâfirlerin azap çekmelerine nasıl bakabiliyorlar? Kişi bir başkasının şiddetli işkence içinde olduğunu gördüğü zaman doğası buna tahammül göstermez ve ağzının tadı bozulur. Buna cevap olarak şöyle denilebilir: Allah Teâlâ onları, hiçbir olumsuzluğa açık olmayacak ve kendisine dokunmayacak şekilde yeniden inşa etmiş, tamamen lezzetlere açık ve sevinçle dolu olarak donatmış olabilir. Ya da kendileri ile cehennemlikler arasındaki düşmanlığın son kerteye ulaşmış olması yüzünden onların azap görmeleri sebebiyle kendilerine bir rahatsızlığın ulaşması ihtimali ortadan kaldırılmış olabilir. Nitekim biz bu durumu içinde bulunduğumuz duyular âleminde de görmekteyiz. Bir kimse birine düşmanlık etse ve aralarındaki düşmanlık son sınırına ulaşmış olsa bu halde iken onu türlü işkence çekerken görse onun durumu kendisine ağır gelmez, hatta çektiği azabın artmasını ister.

      Sonra cennet ehlinin, her ne zaman cehennem ehlinin durumunu görmeyi arzu etseler aralarındaki perdenin kaldırılıp onları görmeleri mümkündür. Ya da onların gözlerine öyle bir güç verilir ki cennetten onların azap çektikleri yerlerini görürler.

      Bazıları bu sûrenin Mekkî olduğunu söylemişlerdir. Kimi de Mekke ile Medine arasında inmiştir demişlerdir. Doğrusu sûre Mekkîdir. Kimi ise sûrenin başının Medenî, son tarafının ise Mekkî olduğunu ifade etmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir, dönüp dolaşıp varılacak olan ancak O'dur.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Suvvibe (ثُوِّبَ)

        Suvvibe (ثُوِّبَ) kelimesinin kökeni s-v-b harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, s-v-b kökünün temel anlamının "geri dönmek, rücu etmek ve bir şeyin eski haline veya yerine gelmesi" olduğunu belirtir; yapılan bir işin karşılığının failine dönmesi sebebiyle mükafata da "sevâb" denilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "sevâb" kavramının amelin karşılığının sahibine rücu etmesi olduğunu, kelimenin genellikle iyi ve hayırlı eylemlerin mükafatı için kullanıldığını; ancak bu ayetteki kullanımının (suvvibe / mükafatlandırıldı mı?), suçluların dünyadaki eylemlerine karşılık cehennemde gördükleri azabı ifade etmek üzere mecazi ve ironik (tehakküm) bir manada geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiili Kur'an'ın "anlambilimsel tersyüz etme" (semantic inversion) ve alay (ironi) sanatının kusursuz bir örneği olarak inceler; dünyada müminlerle alay eden inkârcıların, ahirette hak ettikleri o dehşetli azaba kavuşmalarının "mükafatlandırılma" kelimesiyle ifade edilmesinin, kozmik bir adaletin sarsıcı bir dille teyit edilmesi olduğunu belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin meçhul (edilgen) formda ve soru edatıyla birlikte gelmesinin, surenin başından beri kurulan edebi simetriyi tamamladığını; suçluların inananlara attığı o şımarık kahkahaların hesabının sorulup sorulmadığına dair retorik bir "kapanış vuruşu" yaptığını vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın ontolojik bir dengeyi, "cezanın eylemin kendi cinsinden olması" prensibini yansıttığını, zalimlerin dünyada ürettikleri kötülüğün kendi üzerlerine bir "ödül" formatında geri döndüğünü savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Mekke toplumunun ticari arka planı bağlamında değerlendirerek, dünyevi hesaplarda kâr etmeyi (mutaffifîn) hayatın merkezine koyan müşrik aristokrasinin, ahiret pazarında elde ettikleri bu yıkıcı ve kalıcı "kazancı" onların yüzüne vuran nihai bir ilahi ironi olarak açıklar.

        El-Kuffâr (الْكُفَّارُ)

        El-Kuffâr (الْكُفَّارُ) kelimesi k-f-r kökünden türemiş mübalağalı bir ism-i fâil çoğuludur. İbn Fâris, k-f-r kökünün temel anlamının "bir şeyi örtmek, gizlemek ve üstünü kapatmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "küfür" kavramını hakikati inat uğruna reddetmek veya ilahi nimetlerin üzerini nankörlükle kapatmak olarak tanımlar; "kuffâr" kelimesi ise bu örtme ve inkâr eylemini geçici bir durum değil, sarsılmaz bir yaşam tarzı haline getirmiş, gerçeğe karşı sistematik bir körlük geliştirmiş en şiddetli inkârcıları ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Semitik dillerdeki (özellikle Süryanice ve Aramice) tarımsal "örtme" kökeninden teolojik "hakikati reddetme" manasına geçiş sürecine dikkat çeker ve Kur'an'ın bu terimi ilahi mesaja karşı organize bir direniş gösteren sınıflar için teknikleştirdiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi mutlak güven ve tasdikin (imanın) tam zıddı olan aktif bir isyan durumu olarak değerlendirir; surenin bağlamında bu kişilerin, sadece pasif olarak inanmayanlar değil, müminlere sistematik olarak eziyet eden ve onlarla alay eden saldırgan bir kitle olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Mekke toplumunun güç odakları bağlamında ele alarak, surenin başındaki hilekâr tüccarların (mutaffifîn) ve zayıf müminleri ezenlerin (ecremû) bu ayette nihai olarak "kuffâr" kimliğiyle eşitlendiğini; onların tüm bu ahlaksızlıklarının temelinde ilahi otoriteyi "örtme" çabasının yattığını ifade eder.

        Yef'alûn (يَفْعَلُونَ)

        Yef'alûn (يَفْعَلُونَ) kelimesinin kökeni f-a-l harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, f-a-l kökünün temel anlamının "bir etki yaratmak, bir iş yapmak ve bir eylemi gerçekleştirmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fiil" kavramını, insanın bir kastı ve iradesi sonucu dış dünyada meydana getirdiği eylemler bütünü olarak tanımlar; ayetteki muzari (geniş/şimdiki zaman) kullanımı, bu kişilerin kötülüğü ve alaycılığı sadece bir anlık bir hata olarak değil, sürekli, sistematik ve bilinçli bir davranış modeli olarak ürettiklerini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiili Kur'an'ın ahlaki sorumluluk doktrini çerçevesinde inceler; inkârcıların düştüğü durumun keyfi bir ilahi müdahale olmadığını, bütünüyle kendi iradeleriyle kesintisiz olarak "yaptıkları" eylemlerin doğal ve kaçınılmaz bir sonucu olduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin burada geniş zamanla gelmesinin, onların dünyadaki o kibirli yürüyüşlerinin, göz kırpışmalarının ve inananları aşağılamalarının sürekli tekrarlanan bir rutin olduğunu, ilahi adaletin de bu kesintisiz "rutine" tam karşılık gelen bir ceza verdiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin Mekke aristokrasisinin müminler üzerinde kurduğu tüm psikolojik ve fiziksel şiddet mekanizmasını özetlediğini, "yaptıkları şeylerin" faturasının, kıyamet sahnesinde müminlerin gözleri önünde o şımarık elitlere tastamam kesilmesiyle surenin eşsiz bir adalet tablosuyla sonlandığını vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X