وَمَٓا اُرْسِلُوا عَلَيْهِمْ حَافِظ۪ينَۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mutaffifin Sûresi, 33. Ayet
Daralt
X
-
"Oysa onlar, müminleri koruyup gözetmekle görevlendirilmiş değillerdi."
Yani onların işi müminlerin amellerinin çetelesini tutmak değildi. Bu beyanda, onların düşlerindeki sefihliklerinin tespiti vardır. Onlar kendi durumlarını düşünmeyi terk etmişler ve müslümanların kusurlarını sayıp dökmeye başlamışlardı, sanki onlar üzerine gönderilmiş hafaza melekleriydiler. Oysa öyle bir iş için gönderilmiş değillerdi. Yahut bu, kâfirlerin durumunu haber vermek anlamındadır. Onlar şöyle diyorlardı: Hiçbir kimsenin amellerini gözetlemek için hiçbir görevli gönderilmemiştir. Onlar bu haliyle amelleri yazan kirâmen kâtibini inkâr etmiş oluyorlardı.
Yorumu Yorumla
-
Ursilû (أُرْسِلُوا)
İbn Fâris, r-s-l kökünün temel anlamının "yumuşaklık, akıcılık, serbest bırakmak ve bir şeyi bir yere yönlendirmek" olduğunu belirtir; bir elçinin gönderilmesine "irsâl" denmesi, onun belirli bir mesajla ve görevle kendi yoluna salıverilmesinden kaynaklanır. Râgıb el-İsfahânî, "risâlet" ve "irsâl" kavramlarını bir kimseyi belirli bir amaç ve yetkiyle görevlendirmek olarak tanımlar; ayetteki meçhul (edilgen) form olan "ursilû" (gönderildiler/görevlendirildiler) fiili, suçluların (ecremû) müminler üzerinde yargıda bulunmak veya onları denetlemek gibi bir ilahi veya hukuki yetkiyle asla donatılmadıklarını, kendi kendilerine gelin güvey olduklarını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın nübüvvet (peygamberlik) terminolojisinde merkezi bir yeri olan bu fiilin burada ironik bir bağlamda kullanıldığını inceler; müşriklerin inananların inançlarını sorgulayarak adeta kendilerini "gönderilmiş yetkililer" gibi konumlandırmalarındaki o kibri ve yetki aşımını sarsıcı bir dille reddettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu edilgen fiilin, zalimlerin müminler üzerindeki baskısının hiçbir aşkın otoriteye veya meşru temele dayanmadığını gösterdiğini, onların sadece kendi bencil egolarının kışkırtmasıyla hareket eden yetkisiz müdahaleciler olduğunu savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Mekke toplumunun siyasi ve sosyal yapısı üzerinden okuyarak, müşrik aristokratların yoksul ve kimsesiz müminleri sürekli denetleme, onlara nizam verme ve imanlarını sorgulama cüretini eleştirdiğini; "Siz onların başına elçi veya yetkili mi tayin edildiniz ki onların sapkın (dâllûn) olduğuna karar veriyorsunuz?" şeklindeki güçlü bir itirazı barındırdığını vurgular.
Hâfızîn (حَافِظِينَ)
Hâfızîn (حَافِظِينَ) kelimesi h-f-z kökünden türemiş ism-i fâil çoğuludur. İbn Fâris, h-f-z kökünün temel anlamının "bir şeyi kaybolmaktan korumak, gözetmek, denetim altında tutmak ve muhafaza etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hıfz" eyleminin bir nesnenin veya durumun bozulmasını engellemek amacıyla onu sıkı bir gözetim altında tutmak olduğunu, "hâfız"ın ise bu koruma ve denetleme işini üstlenen bekçi/gözetleyici manasına geldiğini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin retorik bağlamındaki alaycı (sarkastik) tona dikkat çekerek, suçluların bütün mesailerini müminleri gözetlemeye, onların hareketlerini izlemeye ve ayıplarını aramaya harcadıklarını; bu saplantılı tutumlarıyla adeta inananların üzerine atanmış "bekçiler" (hâfızîn) gibi davrandıklarını, ayetin ise bu hastalıklı takıntıyı yüzlerine vurduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kavramın hukuki ve idari bir sorumluluğu ima ettiğini, müşriklerin müminlerin inanç ve amellerinin hesabını tutmakla görevli hafaza melekleri veya resmi denetçiler olmadıklarını, dolayısıyla başkalarının ahlaki durumlarına dair verdikleri hükümlerin bütünüyle hadsizlik olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke elitlerinin toplum üzerinde kurdukları hegemonik denetimi bu kelime üzerinden değerlendirerek, kendilerini toplumun yegâne koruyucusu, dinin ve düzenin "bekçileri" olarak gören aristokratların bu sahte otoritesinin Kur'an tarafından yerle bir edildiğini, inananların özgür iradelerinin müşriklerin ipoteğinde olmadığını vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla