تَعْرِفُ ف۪ي وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ النَّع۪يمِۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mutaffifin Sûresi, 24. Ayet
Daralt
X
-
"İlâhî lütufların sevincini yüzlerinden okursun."
Eğer yüzlerine bakarsan nimetlerin parıldayışını yüzlerinde görürsün. Yüzdeki parlaklığın bizzat yaratılıştan olması da mümkündür. O da onların yüzdeki parlaklığının hiç kaybolmayacak şekilde yeniden yaratılmış olmalarıdır, yahut yüzlerindeki parlaklığın kendilerine verilen nimetlerden ötürü olması da mümkündür. Burada yüzlerin özel olarak belirtilmesi, insanların birbirlerine bakarken diğer organlara değil de yüzlerine bakmalarından dolayıdır. Yüz, bu nedenle özel olarak belirtilmiştir. Yoksa bu parlaklık, sadece yüzlerde olup diğer organlarda yoktur anlamında değildir. Aksine parlaklık ve alımlılık bütün organlarda söz konusudur. İkincisi, sevinç kalpte yer edip artınca etkisi yüzlerde belirir, aynı şekilde hüzün de öyledir; kalpte yer etmesi halinde belirtisi yüze vurur. Yüzlerdeki parlaklığın belirtilmesi, onların ne kadar sevinçli ya da mutlu olduklarını bildirmek içindir.
Yorumu Yorumla
-
Ta'rifu (تَعْرِفُ)
İbn Fâris, a-r-f kökünün temel anlamının birbiri ardına gelmek, bir şeyin izini sürmek ve onu belirgin özellikleriyle bilip tanımak olduğunu belirtir; "ma'rifet" kelimesi de bir şeyi tefekkür ederek ve izlerinden yola çıkarak kavramayı ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "irfân" ve "ma'rifet" kavramlarını, bir nesneyi veya durumu dışa yansıyan alametleri üzerinden idrak etmek olarak tanımlar; ayetteki kullanımıyla bu fiil, iyilerin (ebrâr) ulaştığı yüksek makamın ve huzurun, onlara bakan herhangi biri tarafından anında ve açıkça fark edilebileceğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada doğrudan bir müşahedeyi (gözlemi) ifade ettiğini, ebrârın içinde bulunduğu tarifsiz mutluluğun gizli kalmadığını, dışarıdan bakan bir gözlemcinin bile bu ilahi lütfun etkilerini onların üzerinde tereddütsüz bir kesinlikle teşhis edebileceğini belirtir.
Vucûh (وُجُوهِ)
Vucûh (وُجُوهِ) kelimesi v-c-h kökünden türemiş bir çoğuldur. İbn Fâris, v-c-h kökünün "karşısına çıkmak, bir şeye yönelmek ve bir nesnenin en belirgin, ön tarafı" anlamlarına geldiğini ifade eder; insanın yüzüne de kimliğini en açık şekilde ortaya koyduğu için "vech" denilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "vech" kavramının insanın en değerli ve dış dünyayla iletişim kuran en temel uzvu olduğunu, duygu durumlarının (sevinç, korku, hüzün) ilk olarak burada belirdiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel dünyasında "yüz" kavramını, insanın içsel durumunu, ahlaki statüsünü ve nihai akıbetini yansıtan bir "ruhsal ekran" olarak inceler; ona göre günahkârların kararmış ve zillet içindeki yüzlerine karşılık, ebrârın yüzü ilahi rızanın tecelli ettiği aydınlık bir aynadır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'daki edebi kullanımına dikkat çekerek, burada yüze yapılan vurgunun aslında insanın bütünsel varlığını, yaşadığı mutlak manevi aydınlanmayı ve içsel ferahlığın dışa vurumunu temsil eden güçlü bir retorik (mecaz-ı mürsel) olduğunu belirtir.
Nadrat (نَضْرَةَ)
Nadrat (نَضْرَةَ) kelimesinin kökeni n-d-r harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, n-d-r kökünün temelinde "güzellik, parlaklık, yeşillik ve tazelik" anlamlarının bulunduğunu belirtir; özellikle bitkilerin canlılığı ve insanların yüzündeki sağlıklı ışıltı bu kökle ifade edilir. Râgıb el-İsfahânî, "nadrah" kavramını, içsel bir sevincin, bolluğun ve refahın insanın fizyolojisine yansıyan göz alıcı ve tazeleyici güzelliği olarak tanımlar; bu kelime, gam ve kederin izlerinin bütünüyle silindiği bir parıltıyı simgeler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin sadece fiziksel bir estetiği değil, ilahi nimetlerin insan fıtratında yarattığı mutlak ruhsal doyumun bedensel tezahürünü, varoluşsal bir "ışıltı"yı ifade ettiğini savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi ebrârın dünyada karşılaştıkları zorluklar ve çektikleri sıkıntılarla bir kontrast içinde değerlendirir; dünyadaki meşakkatlerin yerini alan ebedi refahın (na'îm), onların yüzlerinde taze, parlak ve somut bir sevinç izi (nadrah) olarak belirdiğini vurgular.
Na'îm (النَّعِيمِ)
Na'îm (النَّعِيمِ) kelimesinin kökeni n-a-m harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, n-a-m kökünün "yumuşaklık, pürüzsüzlük, refah ve her türlü zorluğun zıddı olan rahatlık" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ni'met" kavramını insanı iyi bir duruma ulaştıran ve ona haz veren şeyler olarak tanımlar; ayetteki "na'îm" ise bu nimetlerin kaynağı olan, eksiksiz, mutlak ve kalıcı cennet refahıdır ve yüzdeki o eşsiz parlaklığın (nadrah) asıl müsebbibidir. Arthur Jeffery, kelimenin Semitik kökenlerindeki (Süryanice ve Aramice) "hoş olmak, latif olmak" anlamlarına değinerek, Kur'an'ın bu terimi ahiret nimetlerini ve ilahi lütfun mükemmelliğini ifade etmek için özel bir eskatolojik terim olarak kullandığını belirtir. Toshihiko Izutsu, bu ayetin bağlamında "na'îm" kavramını, insanın ilahi iradeyle tam bir uyum içinde olmasından doğan psikolojik sükunetin ve varoluşsal doygunluğun nesnelleşmiş hali olarak inceler; yüzdeki parıltı, bu ebedi nimet denizine dalmış olmanın doğal bir yansımasıdır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin "nadrah" ile tamlama oluşturmasının, bu güzelliğin geçici bir sevinçten değil, kaynağı asla tükenmeyecek olan mutlak bir ilahi lütuf ve refahın kalıcılığından beslendiğini ifade ettiğini vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla