كَلَّا بَلْ۔ رَانَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mutaffifin Sûresi, 14. Ayet
Daralt
X
-
"Hayır! Doğrusu şudur ki, yapıp ettikleri kalplerini kaplayıp karartmıştır."
Kalbin Paslanması
“Rayn” örtü, perde demektir. Pas olduğu da söylenmiştir. Allah Teâlâ iyiliğin en zirve noktası olan imanı ışık olarak isimlendirdi, kötülüğün zirvesi olan inkâra ise karanlık adını verdi. Şu halde iman kalpleri aydınlatan, küfür ise zulmet saçandır. İnsan günahlardan inkârcılığa götüren sebeplerle iştigal ettikçe adım adım ilerler ve her bir günah kalbinde bir karanlık oluşturur ve sonunda kalbin her tarafını karanlık kaplar. Ebû Hureyre'den rivayet olunduğuna göre bu âyet hakkında Hz. Peygambere (a.s.) soru yöneltilmiş ve o şöyle cevap vermiştir: Kul bir günah işler, bunun üzerine kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer hemen pişmanlık duyup tövbe ederse kalbi temizlenir. Tövbe etmez ve günaha döner, gene işlerse kalbine siyah bir leke oluşur. Tekrar işlerse yine bir siyah nokta oluşur ve öyle olur ki sonunda bütün kalbi kap kara bir perde ile kaplanır. İşte rayn (kalbin pas tutması) budur”. Allah kimi de hidâyete erdirmek isterse onun göğsünü imanı önceleyen bir takım sebeplerle açtıkça açar da böylece onu imana sevk eder. Kalbi hayra açmanın (inşirâh, şerh-i sadr) anlamı da budur.
Allah Teâlâ’nın “fe huve aleyhim amen” kavli celîlindeki körlükten maksat ise kalplerinin körlüğüdür. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Aslında gerçekte gözler kör olmaz, lakin sinelerdeki kalpler körleşir”. Kalbin kararması, pas tutması ve kör olması hep aynı anlama gelir ve bunların hepsi hakikat değil mecazdır. Çünkü kalp ne kör olur ne pas tutar ne de kararır. İnsanı imandan alıkoyan, kalplerini kaplayan perdelerdir. Onların perdeleri kalplerinin üzerinde olunca Allah Teâlâ’nın kelâmına kulak vermezler, hidâyet yolunu tutmazlar ve kalplerinin üzerinde bulunan perdelerden dolayı basiretleri görmez olur. Sonra bu perdeler kendilerine açılmaması yüzünden inkâr üzere daimdirler. Zeccâc şöyle dedi: Îmana perde olan durumların ilki “ğayn” halidir. O ince bulut gibi bir örtüdür, ince bulut göğün rengini nasıl belirsiz hale getirirse bu da imanı öyle perdeler. Bu perde kalınlaştıkça “rayn” adını alır. Sonra kalbin inkâr tabiatı içinde şekillenmesi ilerler ve nihayet kilitlenme hali ortaya çıkar.
Bu İlâhî beyanda, kulların fiillerinde Allah Teâlâ’nın bir düzenlemesi ve yaratmasının bulunduğunu gösteren delil vardır. Çünkü Allah, kalpte bir karanlık yaratmakta ve bu karanlık hayır işlerinin ve iman nurunun kavranmasına engel olmaktadır. Çünkü inkârı bir itikat olarak benimseyen herkes, nurlarının idrakine engel olması için itikat etmiyor. Bu onda mevcut olmayınca onun bizzat Allah’ın düzenlemesi ve yaratması sonucunda gerçekleştiği sabit olur. Zira kalpte karanlığın vücut bulması mutlaka bir yaratıcının fiili sonunda vâki olması gerekecektir. Kâfirin kendisinden böyle bir yaratma olmayınca o zaman bunun bizzat Allah’ın yaratması sonucunda vâki olduğu ve o zulmeti Allah’ın inşa ettiği ortaya çıkar. Doğruya ulaştıran ancak Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
Râne (رَانَ)
Râne (رَانَ) kelimesinin kökeni r-y-n harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, Mu'cem Mekâyîsi'l-Luga adlı eserinde bu kökün bir şeyi bütünüyle örten, kuşatan ve galip gelen şeye delalet ettiğini belirtir; kelimenin özünde bir yüzeyin üzerini kaplayarak asıl rengini veya niteliğini görünmez kılan bir "tabaka" fikri yatmaktadır. Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ında "reyn" kavramını, değerli bir metalin (özellikle kılıcın) üzerinde biriken ve onun parlaklığını yok eden "pas" (sedâ) olarak tanımlar; ayetteki kullanımıyla bu fiil, işlenen günahların kalbin üzerinde birikerek onun fıtri nurunu ve hakikati algılama yeteneğini bütünüyle örtmesini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik-dini terimler sisteminde bu kelimeyi, kalbin aşamalı olarak kararması ve duyarsızlaşması süreci olarak inceler; ona göre "râne", kişinin kendi iradesiyle seçtiği kötü eylemlerin sonucunda zihninde ve kalbinde oluşan, hakikatin nüfuz etmesini engelleyen "psikolojik ve ahlaki bir bariyeri" temsil eder. Arthur Jeffery, kelimenin kökenini tartışırken bazı dilbilimcilerin bu terimi "örtmek" veya "mühürlemek" anlamındaki kadim Ortadoğu dilleriyle ilişkilendirdiğini, ancak Kur'an'daki kullanımının bütünüyle ahlaki bir kararmayı ve "paslanmayı" simgelediğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiili bir "ontolojik paslanma" olarak niteler; insanın özüne aykırı eylemlerinin, zamanla onun idrak mekanizmasını felç eden bir tortuya dönüştüğünü ve "reyn" kavramının insanın kendi kendini karanlığa hapsetme sürecini yansıttığını savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke dönemindeki muhatapların inatçı inkârını tasvir ettiğini, "râne"nin pasif bir kirlenme değil, sürekli işlenen suçların doğal bir sonucu olarak kalbin üzerine çekilen kalın bir "inkâr perdesi" olduğunu vurgular.
Kulûb (قُلُوبِ)
Kulûb (قُلُوبِ) kelimesi k-l-b kökünden türemiş bir isim çoğuludur. İbn Fâris, k-l-b kökünün temel anlamının bir şeyi bir halden başka bir hale çevirmek, tersyüz etmek (tahvîl) olduğunu belirtir; "kalp" organına bu ismin verilmesi, onun sürekli bir değişim ve hareketlilik içinde olması sebebiyledir. Râgıb el-İsfahânî, "kalp" kavramının hem fiziksel organı hem de insanın düşünme, kavrama ve iman etme merkezi olan "latife-i rabbaniye"yi ifade ettiğini açıklar; kelimenin kökündeki değişkenlik vurgusu, insanın kararlarının ve duygularının her an yeni bir yöne evrilebileceğine işaret eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında kalbi (qalb), insanın bilişsel ve duygusal faaliyetlerinin odak noktası olarak tanımlar; bu ayetteki "kulûb" (kalpler) vurgusu, günahın sadece dış dünyayı değil, insanın en mahrem ve merkezi olan idrak merkezini hedef aldığını gösterir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'daki retorik kullanımını inceleyerek, kalbin sadece bir et parçası değil, insanın ahlaki sorumluluğunun yegâne adresi olduğunu, "reyn" (pas) ile bu merkezin işlevsiz hale getirilmesinin insanın manevi ölümü anlamına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "kulûb" kelimesinin burada çoğul gelmesinin, toplumsal bir yozlaşmaya ve bu yozlaşmanın her bir ferdin iç dünyasındaki yansımasına dikkat çektiğini ifade eder.
Kânû (كَانُوا)
Kânû (كَانُوا) kelimesinin kökeni k-v-n harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, k-v-n kökünün bir şeyin meydana gelmesi, oluşu ve bir hal üzere istikrar kazanması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kevn" kavramının mutlak varoluşu ve bir niteliğin kalıcı hale gelmesini ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin bu bağlamda basit bir geçmiş zaman eki olmadığını, muhatapların günah işleme eylemini bir "karakter" ve "süreklilik" haline getirdiklerini simgelediğini savunur; yani bu kişiler sadece bir kez suç işlememiş, bu eylemi varoluşlarının bir parçası kılmışlardır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin buradaki kullanımının "alışkanlık" ve "süreklilik" bildirdiğini, paslanmanın temel sebebinin bu eylemlerin hayat tarzı haline getirilmesi olduğunu vurgular.
Yeksibûn (يكْسِبُونَ)
Yeksibûn (يكْسِبُونَ) kelimesi k-s-b kökünden türemiş bir muzari fiildir. İbn Fâris, k-s-b kökünün temel anlamının "bir şeyi toplamak, elde etmek ve biriktirmek" olduğunu belirtir; bu kök hem maddi kazançları hem de manevi amelleri kapsayan geniş bir "tahsil etme" manası taşır. Râgıb el-İsfahânî, "kesb" kavramını insanın fayda veya zarar getirecek bir şeyi bizzat kendi iradesi ve emeğiyle elde etmesi olarak tanımlar; ayetteki kullanımı, kalbin üzerindeki "pas"ın dışsal bir müdahale değil, insanın kendi eliyle "kazandığı" ve ürettiği eylemlerin bir sonucu olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, "kasb" terimini Kur'an'ın "ahlaki sorumluluk" (responsibility) doktrininin merkezine yerleştirir; ona göre "yeksibûn" fiili, insanın her eyleminin bir "kazanç" (veya kayıp) olarak kendisine geri döneceği, eylem ve sonuç arasındaki kaçınılmaz bağı temsil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin sadece ticari bir kazancı değil, insanın her an yeni bir değer veya değersizlik üretmesini ifade ettiğini, "mutaffifîn"in (hilekârların) haksız kazanç hırsının bizzat kendi kalplerini kirleten bir "kazanıma" dönüştüğünü belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin burada geniş zaman (muzari) formunda gelmesinin, bu haksızlıkların ve günahların sürekli bir "birikim" süreci olduğunu ve bu birikimin en sonunda kalbi bütünüyle kaplayan bir katmana (reyn) dönüştüğünü ifade ettiğini vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla