Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Muhammed Sûresi, 38. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Muhammed Sûresi, 38. Ayet

    هَٓا اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ تُدْعَوْنَ لِتُنْفِقُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۚ فَمِنْكُمْ مَنْ يَبْخَلُۚ وَمَنْ يَبْخَلْ فَاِنَّمَا يَبْخَلُ عَنْ نَفْسِه۪ۜ وَاللّٰهُ الْغَنِيُّ وَاَنْتُمُ الْفُقَـرَٓاءُۚ وَاِنْ تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْۙ ثُمَّ لَا يَكُونُٓوا اَمْثَالَكُمْ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Hâ entum hâulâ-i tud’avne litunfikû fî sebîli(A)llâhi feminkum men yebḣal(u)(s) vemen yebḣal fe-innemâ yebḣalu ‘an nefsih(i)(c) va(A)llâhu-lġaniyyu ve entumu-lfukarâ(u)(c) ve-in tetevellev yestebdil kavmen ġayrakum śümme lâ yekûnû emśâlekum

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “(Ey müminler!) İşte siz Allah yolunda harcama yapmaya çağrılıyorsunuz, fakat içinizden bir kısmı cimrilik ediyor. Halbuki cimrilik eden ancak kendine karşı cimrilik etmiş olur; zira Allah zengindir, siz ise yoksulsunuz. Eğer hak çağrısına sırtınızı dönerseniz Allah sizin yerinize başka bir topluluk getirir; sonra onlar sizin gibi olmazlar.”

      (Ey müminler!) İşte siz Allah yolunda harcama yapmaya çağrılıyorsunuz. Yani siz ey müminler, Allah yolunda harcama yapmaya çağrılıyorsunuz, yani Allah’ın dininin galip gelmesi için yahut Allah’a itaat için veyahut da cihat için harcama yapmaya çağrılıyorsunuz. Çünkü bütün bu konularda yapılan harcama, Allah için yapılmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Fakat içinizden bir kısmı cimrilik ediyor. Halbuki cimrilik eden ancak kendine karşı cimrilik etmiş olur. Cenâb-ı Hak, onlara emretmiş olduğu infakı yerine getirdikleri zaman, yapılan infakı gerçek mânada Allah’a itaatin alâmeti saymaktadır. İşte o zaman bu mallar onların olur. Çünkü onlar dünyada faydalandıkları ve haz duydukları mallardan Allah’ın emretmiş olduğu infakı yaptıkları zaman, âhirette muhtaç hale düştükleri sırada da onlardan faydalanırlar. Böylece bu malların hakikaten onlara ait olduğu gerçeği tahakkuk eder. Fakat emrolundukları infak emrine uymadıkları zaman, sahip oldukları malların onlara ait olduğu gerçeği tahakkuk etmez. O zaman o mallar ya vârislerine ait bir mal olur ya da kendilerine hiçbir fayda getirmeyen ve herhangi bir sebebi bulunmaksızın almış oldukları bir mal haline gelir ve az önce söylediğimiz neticeye varır. Bu durumda, en doğrusunu Allah bilir ya, cimrilik eden ancak kendine karşı cimrilik etmiş olur İlâhî kelâmın yorumu da şöyle olur: Kendi adına infakı terketmekle kendini helâke atmış olur ve âhirette ihtiyaç duyduğu sırada ondan yararlanamaz. Bazıları şöyle dedi: İçinizden bazıları Allah’a itaat ettiğini göstermek için vermesi gereken sadakada ve infakta cimrilik yapar, kim Allah’ın emrine itaat etmek için sadaka vermekte cimrilik yaparsa, ancak âhiretteki mükâfata sahip olmakta kendi şahsına karşı cimrilik yapmış olur. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah zengindir, siz ise yoksulsunuz. Yani Allah sizin infak etmenize ve size emretmiş olduğu infakı yerine getirmenize muhtaç değildir, aksine yapacağınız infaka sizin ihtiyacınız vardır. Yani Allah’ın emretmiş olduğu infakı yerine getirmenin faydasını siz göreceksiniz, onun faydası Allah’a gitmeyecektir yahut Allah kendi ihtiyacı için onu size emretmiş değildir, aksine bir gün sizin ona ihtiyaç duyacağınız için emretmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hakk’m şöyle demiş olması da muhtemeldir: Allah’ın size ve sizin elinizdeki mallara ihtiyacı yoktur, aksine her zaman, her an, her türlü halinizde siz O’na muhtaçsınız. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Ey İnsanlar! Allah'a muhtaç olan sîzlersiniz. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir ve mutlak kemaliyle hep Övgüye lâyık olan O’dur”. Bu İlâhî beyan, Allah’ın sizin mallarınıza ihtiyacı yoktur, fakat sizin O’nun bağışlamasına, rızık vermesine, cennetine ve rahmetine ihtiyacınız vardır mânasına da gelebilir.

      Eğer hak çağrısına sırtınızı dönerseniz Allah sizin yerinize başka bir topluluk getirir; sonra onlar sizin gibi olmazlar. Bazıları şöyle dedi: Sırtlarını dönenler Mekkelilerdir, onların yerine getirilen topluluk da Medinelilerdir. Ancak bu, uzak bir ihtimaldir, çünkü sûre Medine’de gelmiştir, Medine’de gelen bir sûrenin Eğer sırtınızı dönerseniz diye Mekkeliler’e hitap etmiş olması ihtimali yoktur. Bazıları da şöyle dedi; Azîz ve Celîl olan Allah, Medineliler’e, eğer sırtlarını dönerlerse onların yerine Allah’a daha itaatkâr bir topluluğu getireceğini, onların sırtlarını dönmeyeceğini ve dolayısıyla onların yerine başka bir topluluğu da getirmeyeceğini haber vermekte ve onlara bunu vâdet etmektedir. Bazıları ise bu âyeti iki şekilde yorumlamıştır. Birincisi, Eğer hak çağrısına sırtınızı dönerseniz Allah sizin yerinize başka bir topluluk getirir cümlesi, onlar sırtlarını dönmediler ve Allah da başka bir kavmi getirmedi mânasına gelir. İkincisi, onlar sırtlarını döndüler ve Allah da onların yerine Neha‘ Hums kabilelerini ve Kinde kabilesinden bazı insanları getirdi. Sırtlarını dönenler de Hanzala. Esed, Gatafân ve falan kabilelerdir. Sonra onlar sizin gibi olmazlar. Yani Allah’a itaat etmekte onlar sizin gibi davranmazlar, aksine sizden daha İtaatkâr davranırlar ve Allah’a daha çok boyun eğerler. En doğrusunu Allah bilir. Rivayet edildiğine göre Eğer hak çağrısına sırtınızı dönerseniz Allah sizin yerinize başka bir topluluk getirir mealindeki âyet Resûlullaha (s.a.) sorulmuş, o da elini Selman’m dizine vurarak şöyle demişti: “Hayatım elinde olan Allah adına yemin ederim ki, eğer din Süreyya yıldızına asılmış olsaydı bile, Fars ülkesinden birtakım insanlar gidip onu alırlardı”. Resûlullah (s.a.) ayrıca şöyle buyurdu: “(Rüyamda) bir siyah koyun sürüsü gördüm, onların peşine de beyaz koyunlar takılmış ve aralarına karışmışlardı. Ben de onların hepsine birden bağırmıştım”. İnsanlar kendisine sordu: Ey Allah’ın resûlü! Bu rüyayı nasıl yorumladın? Buyurdu ki: “Acem halkına yorumladım, onlar dininizde size ve soyunuza iltihak edecekler”. Tekrar sordular: Acemler mi dediniz, ey Allah’ın resûlü? “Evet. İman şayet Süreyya yıldızına bağlı olsa bile acemlerden bazı kişiler gidip onu alırdı. Onlara en çok yardım edenler de Farslılar’dır (Persler)”. Eğer bu rivayet sahih ise, acemlerin Araplar’a denk olduğuna işaret eder. Çünkü Hz. Peygamber “Onlar nesep açısından size ortaktırlar” buyurmuştur, nesep açısından onlar gibi iseler, onlara denk olurlar. “Onlar nesep açısından size ortaktırlar” sözü, onlarla evlenirler, onlardan çocukları olur ve belirttiği gibi nesep açısından denk duruma gelirler mânasına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. Ebû Hureyre’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resûlullah Eğer hak çağrısına sırtınızı dönerseniz Allah sizin yerinize başka bir topluluk getirir; sonra onlar sizin gibi olmazlar meâlindeki âyeti okudu, insanlar kendisine sordu: Onların yerine kimi getirir? Resûlullah (s.a.) elini Selman’ın omuzuna vurdu, sonra şöyle dedi: “Bu ve kavmi! Bu ve kavmi!”. Başka bir hadiste de şöyle buyurmuş: “Hayatım elinde olan Allah adına yemin ederim ki, şayet iman Süreyya yıldızına bağlı olsa bile, Fars’tan bazı insanlar gidip onu alırdı”. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ha entüm haulai (هَا أَنتُمْ هَٰؤُلَاءِ)

        İbn Fâris, "hâ" (هَا) harfinin tenbih (uyarı/dikkat çekme) ifade ettiğini, "entüm" (أَنتُمْ) zamirinin doğrudan muhatapları nitelediğini ve "haulâi" (هَٰؤُلَاءِ) işaret isminin ise sözü edilen kişilerin durumuna somut bir vurgu yaptığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu yapının bir hitap içerisinde "İşte sizler böylesiniz" diyerek muhatapların mevcut tutumlarını yüzlerine vuran retorik bir belirleme olduğunu ifade eder. Mustafa Öztürk, bu ifadenin burada müminlere yönelik sitemkar bir hitap olduğunu, onların bir imtihanın tam ortasında durduklarını ve davranışlarının ilahi gözetim altında olduğunu pekiştirdiğini savunur.

        Tüd'avne (تُدْعَوْنَ)

        İbn Fâris, d-a-v (دعو) kökünün "birine seslenmek, birini bir şeye çağırmak ve yöneltmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dua" kökünden gelen bu fiilin burada "bir göreve çağrılmak" (istiz'â) manasında olduğunu ve muhatapların bir sorumlulukla yüz yüze bırakıldıklarını ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi vahyî iletişimin bir parçası olarak görür; ona göre bu çağrı, Allah'ın kullarından bir eylem (infak) talep etmesidir. Mustafa Öztürk, bu edilgen yapının müminlerin Medine’deki toplumsal ve askeri ihtiyaçlar doğrultusunda mali bir seferberliğe davet edildiklerini nitelediğini savunur.

        Litünfiku (لِتُنفِقُوا)

        İbn Fâris, n-f-k (نفق) kökünün "bir şeyin tükenmesi, çıkıp gitmesi ve bir tünelin (nefek) bir uçtan diğer uca bağlanması" anlamlarına geldiğini belirtir. Malın infak edilmesine bu adın verilmesi, onun elden çıkıp faydalı bir alana akması sebebiyledir. Râgıb el-İsfahânî, infakın malı hayır yolunda harcamak olduğunu ve bunun bir "geçiş" (tünel gibi) sağlayarak toplumsal dengenin kurulmasını simgelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, infak kavramını "cömertlik" (cûd) ile ilişkilendirir ve müminin dünyalık tutkularından (şuhh) arınma sürecini temsil ettiğini söyler. Mustafa Öztürk, kelimenin burada özellikle cihadın finansmanı ve sosyal dayanışma için harcama yapmayı temsil ettiğini belirtir.

        Sébîlillâhi (سَبِيلِ اللَّهِ)

        İbn Fâris, s-b-l (سبل) kökünün "akmak, uzamak ve düzgün bir yol oluşturmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sebîl"in üzerinde yürünebilen net yol olduğunu ve Allah'a izafe edilmesinin bu harcamanın "Allah rızasına ve ilahi nizama hizmet eden her türlü yol" manasına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu tamlamayı müminin tüm varoluşsal çabasını kanalize ettiği "doğru istikamet" (path of God) olarak tanımlar. Mustafa Öztürk, sebîlullâhın burada özellikle İslam davasının bekası için yapılan her türlü fedakârlığı kapsayan geniş bir alan olduğunu vurgular.

        Yebhalü (يَبْخَلُ)

        İbn Fâris, b-h-l (بخل) kökünün "verilmesi gereken bir şeyi vermekten kaçınmak ve elindekini tutmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "buhl"un (cimrilik) nefsin bir tutkusu olduğunu ve insanın kendi geleceğini sadece mülkiyetinde görmesi hatasına düştüğünü ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi "iman"ın zıttı olan bir "nankörlük" ve "dar kafalılık" olarak analiz eder; ona göre cimrilik ilahi lütfu (fadl) reddetmektir. Mustafa Öztürk, kelimenin burada infak çağrısına karşı sergilenen o "iç daralması" ve mülkiyeti mutlaklaştırma tavrını nitelediğini savunur.

        En-nefsihi (نَّفْسِهِ)

        İbn Fâris, n-f-s (نفس) kökünün "bir şeyin özü, canlılık ve nefes" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nefs"in burada kişinin bizzat kendisini temsil ettiğini ve "yebhalu 'an nefsihi" (kendi aleyhine cimrilik eder) ifadesinin, cimriliğin aslında kişiye zarar verdiğini simgelediğini ifade eder. Sadık Kılıç, nefsin burada insanın varoluşsal "ego"su olduğunu ve cimriliğin bu egoyu korumak yerine onu manen çürüttüğünü belirtir.

        El-Ğaniyyü (الْغَنِيُّ)

        İbn Fâris, ğ-n-y (غني) kökünün "ihtiyaçsızlık, yeterlilik ve bir şeye muhtaç olmama" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Ğaniyy" isminin Allah’a izafe edildiğinde "mutlak zenginlik ve her şeyden müstağni olma" manasına geldiğini, hiçbir yarattığına ve onların infakına ihtiyacı olmadığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramı "ilahi kendine yeterlilik" (self-sufficiency) olarak tanımlar. Mustafa Öztürk, Allah'ın Ğaniyy olmasının, kullardan istenen infakın O'nun bir ihtiyacı değil, kulların bir arınma vesilesi olduğunu kanıtladığını savunur.

        El-Fukarâu (الْفُقَرَاءُ)

        İbn Fâris, f-k-r (فقر) kökünün "bir şeyin kırılması ve omurgayı oluşturan kemiklerin (fakâr) sarsılması" anlamına geldiğini belirtir. İnsanın muhtaçlığına bu adın verilmesi, onun kendi başına ayakta duramayacak kadar desteğe ihtiyaç duyması sebebiyledir. Râgıb el-İsfahânî, "fakr"ın (yoksulluk) burada ontolojik bir muhtaçlık olduğunu; tüm varlıkların varlıklarını sürdürmek için Allah'a bağımlı olduklarını ifade eder. Sadık Kılıç, insanın "fakir" olarak nitelenmesinin onun varoluşsal acziyetini temsil ettiğini söyler. Mustafa Öztürk, "Sizler fakirlersiniz" ifadesinin, insanın sahip olduğu her şeyin geçici ve iğreti olduğunu hatırlatan bir uyarı olduğunu belirtir.

        Tetevellev (تَتَوَلَّوْا)

        İbn Fâris, v-l-y (ولى) kökünün "yakınlık ve bir şeyin ardınca gelmek" olduğunu belirtir; "tevelli"nin ise buradan hareketle "yüz çevirmek ve arkasını dönmek" manasına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin burada "sorumluluktan kaçmak ve imandan yüz çevirmek" anlamına geldiğini söyler. Toshihiko Izutsu, tevelli eylemini müminin sadakat testinden başarısız olması ve ilahi daveti reddetmesi olarak analiz eder. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "Eğer bu görevden kaçarsanız..." şeklinde bir şart bildirdiğini ve müminlerin yerini başkalarının alabileceğine dair bir uyarı taşıdığını belirtir.

        Yestebdil (يَسْتَبْدِلْ)

        İbn Fâris, b-d-l (بدل) kökünün "bir şeyi başka bir şeyle değiştirmek ve yerine koymak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istibdâl"in (yestebdil) bir topluluğun tamamen devre dışı bırakılıp yerine yeni bir topluluğun getirilmesi olduğunu ve bunun ilahi yasada (sünnetullah) bir "tasfiye" eylemi olduğunu ifade eder. Mustafa Öztürk, bu kelimenin Medine toplumuna yönelik çok sert bir tehdit olduğunu; liyakatini kaybedenlerin sistem dışına itileceğini haber verdiğini savunur.

        Kavmen (قَوْمًا)

        İbn Fâris, k-v-m (قوم) kökünün "ayakta durmak, bir işi üstlenmek ve cemaat olmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavm"in ortak bir gaye için bir araya gelen ve ayakta duran insan topluluğu olduğunu ifade eder. Mustafa Öztürk, buradaki "kavmen ğayraküm" (sizden başka bir kavim) ifadesinin, İslam bayrağını taşıma şerefinin el değiştirebileceğine dair tarihsel bir uyanış çağrısı olduğunu belirtir.

        Emsâleküm (أَمْثَالَكُمْ)

        İbn Fâris, m-s-l (مثل) kökünün "dengini bulmak, benzemek ve sıfat" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "emsâl"in (emsâleküm) burada "sizin gibi olmayacaklar" manasında kullanıldığını; yani yeni gelecek olanların eskiler gibi cimrilik ve yüz çevirme hatalarına düşmeyeceklerini ifade ettiğini söyler. Mustafa Öztürk, bu kelimenin müminlere yönelik son bir uyarı olduğunu ve liyakatin ancak cömertlik ve sadakatle korunabileceğini vurguladığını savunur.

        Yorum

        İşleniyor...
        X