اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَشَٓاقُّوا الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدٰىۙ لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْـٔاًۜ وَسَيُحْبِطُ اَعْمَالَهُمْ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Muhammed Sûresi, 32. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: muhammed suresi, peygambere muhalefet, inkar, muhammed 32, muhammed suresi 32. ayet, amellerin iptali, engelleme, zarar verememe, allah, resul, küfür, kafir, örtmek, gizlemek, nankörlük, münkir, gavur
-
“Yolun doğrusu kendilerince apaçık anlaşıldığı halde inkârda ısrar edenler, Allah yoluna engel koyanlar ve resûle muhalefet bayrağı açanlar asla Allah’a bir zarar veremeyeceklerdir; bu (tutum) yaptıklarını da sonuçsuz kılacaktır.”
İnkârda ısrar edenler ve Allah yoluna engel koyanlar. Buradaki inkâr edenler kelimesi, Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük yapanlar yahut Allah’ın birliğini inkâr edenler mânasına gelir. Allah yoluna engel koyanlar cümlesi ise kendileri Allah’ın dininden yüz çevirenler yahut insanları Allah’ın dininden alıkoyanlar mânasına gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. Resûle muhalefet bayrağı açanlar, yani yolun doğrusu kendilerince apaçık anlaşıldığı halde Hz. Peygambere düşmanlık yapanlar ve inatla ona karşı koyanlar... Onlar asla Allah’a bir zarar veremeyeceklerdir. Bu cümle, verdiği nimetlere nankörlük etmekle yahut Allah’ın birliğini inkâr etmekle asla Allah’a zarar veremezler mânasına gelebilir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun mânası şöyledir: Allah Teâlâ’nın emrettiği yahut yasakladığı fiilleri, kendinden bir zararı defetmek veya bir menfaat elde etmek için emretmiş ve yasaklamış değildir, fakat insanların kendi ihtiyaçları ve yararları için onları emretmiş ve yasaklamıştır. Onlar, Allah’ın emirlerine uymayı ve yasaklarından kaçınmayı terketmekle kendilerine zarar vermektedirler. En doğrusunu Allah bilir. Onlar asla Allah’a bir zarar veremeyeceklerdir meâlindeki âyetten maksadın, onlar inkâr etmekle ve insanları Allah’ın yolundan alıkoymakla Cenâb-ı Hakk’ın dostlarına hiçbir zarar veremezler, aksine kendilerine zarar verirler anlamına gelmesi de muhtemeldir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder”. Bununla siz Allah’ın dostlarına yardım ederseniz Allah da size yardım eder, demek istemiştir. Bu (tutum) yaptıklarını da sonuçsuz kılacaktır. Muhtemelen imandan sonra irtidat etmeleri ve İslâm’a girdikten sonra inkâra sapmaları yüzünden yaptıkları ameller de boşa gidecektir, anlamına gelmektedir. Resûlullah (s.a.) peygamber olarak gönderilmeden önce imanla yapmış oldukları amelleri boşa gidecektir, anlamına da gelebilir.
Yorumu Yorumla
-
İnnellezine (إِنَّ الَّذِينَ)
İbn Fâris, bu yapının başındaki "in" (إِنَّ) edatının bir hükmü pekiştirmek ve zihinlerdeki tereddüdü gidermek için kullanıldığını, "elleziyne" (الَّذِينَ) ism-i mevsulünün ise belirli bir olumsuz niteliği üzerinde taşıyan topluluğu nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ism-i mevsulün burada sadece bir grubu işaret etmekle kalmadığını, aynı zamanda o grubun özelliklerinin (inkâr ve engelleme) birer "sıfat" haline geldiğini vurguladığını ifade eder. Mustafa Öztürk, kelimenin burada bir "teşhir" işlevi gördüğünü; Medine döneminde İslam'ın güçlendiği bir vasatta, bile isteye karşı cephede yer alan o kararlı muhalif kitleyi mercek altına aldığını savunur.
Keferû (كَفَرُوا)
İbn Fâris, k-f-r (ك-ف-r) kökünün asıl anlamının "bir şeyi örtmek, gizlemek ve üstünü kapatmak" olduğunu belirtir. Tohumu toprağa gömen çiftçiye (kâfir) denilmesi gibi, hakikati bildiği halde onun üstünü örtenlere de bu adın verildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "küfür"ün burada imanın zıttı olarak, Allah’ın birliğini ve vahyini bilinçli bir şekilde reddetmek olduğunu söyler. Toshihiko Izutsu, küfür kavramını Kur'an'ın etik yapısında "nankörlük" (ingratitude) ile ilişkilendirir; ona göre kâfir, ilahi lütuflara ve apaçık delillere karşı nankörce bir tavır takınarak kalbini kapatan kişidir. Mustafa Öztürk, kelimenin bu ayetteki bağlamının sadece teolojik bir inkâr değil, İslam'ın getirdiği yeni toplumsal düzene ve ilahi otoriteye karşı aktif bir direnç ve reddediş olduğunu vurgular. Sadık Kılıç, küfrün ontolojik bir körlük olduğunu ve insanın kendi fıtratındaki hakikat ışığını kasten söndürmesi anlamına geldiğini belirtir.
Saddû (صَدُّوا)
İbn Fâris, s-d-d (ص-د-د) kökünün iki temel anlamı olduğunu belirtir: Birincisi "yüz çevirmek ve uzaklaşmak", ikincisi ise "engel olmak ve birinin yolunu kesmek". Râgıb el-İsfahânî, "sadd" kelimesinin burada hem kişinin kendisinin hidayetten yüz çevirmesini hem de başkalarının İslam'a girmesine mani olmasını (ideolojik veya fiziksel engelleme) kapsadığını ifade eder. Mustafa Öztürk, bu kelimenin Medine’deki müşrik ve Yahudi blokunun, halkın İslam’a yönelmesini engellemek için yürüttüğü her türlü propaganda, ekonomik baskı ve provokasyonu nitelediğini savunur. Hidayet Aydar, "sadd"ın bir engelleme eylemi olarak, hakikatin toplumsallaşmasının önüne çekilen bir baraj olduğunu belirtir.
Sebîlillâhi (سَبِيلِ اللَّهِ)
İbn Fâris, s-b-l (س-ب-ل) kökünün bir şeyin akması, uzaması ve düzgün bir yol oluşturması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sebîl"in üzerinde yürünebilen açık ve net yol olduğunu, bunun Allah’a izafe edilmesinin ise "insanı Allah’ın rızasına ve vuslatına ulaştıran şer'î nizam" anlamına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, "sebîlullâh" tamlamasını Kur'an'ın mekânsal mecazları içinde "doğru istikamet" olarak tanımlar. Mustafa Öztürk, bu kavramın burada İslam’ın öngördüğü inanç, ibadet ve sosyal adalet sistemini temsil ettiğini; bu yolu kesmenin ise toplumsal ıslahın önüne geçmek olduğunu savunur.
Şâkkû (شَاقُّوا)
İbn Fâris, ş-k-k (ش-ق-ق) kökünün bir şeyi ikiye bölmek, yarmak ve bir parçasını diğerinden ayırmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "müşâkka" (şâkkû) kavramının, bir topluluktan ayrılıp karşı tarafa geçmek, muhalefet etmek ve düşmanlıkta "farklı bir şık"ta (tarafta) yer almak olduğunu ifade eder. Kelimenin "karşı gelmek ve ayrışmak" vurgusuna dikkat çeker. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi "aktif düşmanlık ve bölücülük" olarak tanımlar; ona göre bu, sadece bir fikir ayrılığı değil, bir saf tutma ve çatışma halidir. Mustafa Öztürk, "şâkkû'r-resûle" ifadesinin, Hz. Peygamber’in otoritesini sarsmaya çalışmak, onunla siyasi ve askeri bir çekişmeye girmek ve İslam toplumunu içeriden veya dışarıdan bölmeye yeltenmek olduğunu vurgular. Sadık Kılıç, müşâkkanın hakikatle olan bağı koparıp bizzat hakikate savaş açmak olduğunu belirtir.
Er-Resûle (الرَّسُولَ)
İbn Fâris, r-s-l (ر-س-ل) kökünün "göndermek, peş peşe gelmek ve kolaylıkla akmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "resûl"ün Allah ile insanlar arasında elçilik yapan, vahyi tebliğ eden ve kendisine itaat edilmesi gereken makam olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (özellikle Aramice "reşulâ") köklerine ve vahyî mesajı taşıyan elçi anlamındaki tarihsel gelişimine dikkat çeker. Mustafa Öztürk, "er-Resûl" ifadesinin burada sadece bir tebliğciyi değil, Medine’deki İslam Devleti’nin meşru liderini ve siyasi otoritesini temsil ettiğini; ona karşı gelmenin ise kurulu ilahi düzene isyan etmek olduğunu savunur.
El-Hudâ (الْهُدَى)
İbn Fâris, h-d-y (ه-د-ي) kökünün rehberlik etmek, yol göstermek ve bir şeyi nezaketle ulaştırmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "el-hudâ"nın burada "beyyine" (apaçık delil) niteliğinde olan, şüpheye yer bırakmayan mutlak gerçeklik olduğunu ifade eder. Mustafa Öztürk, kelimenin burada vahyî mesajın tüm mantıksal, ahlaki ve mucizevi yönleriyle kendini kanıtlamış olması halini nitelediğini söyler. Sadık Kılıç, hidayetin burada insanın basiretine sunulmuş olan "varoluşsal netlik" olduğunu belirtir.
Len Yedurrû (لَنْ يَضُرُّوا)
İbn Fâris, d-r-r (ض-ر-ر) kökünün "fayda"nın zıttı olduğunu, bir şeyi daraltmak, sıkıştırmak ve ona zarar vermek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "durr"un hem maddi hem de manevi bir hasarı ifade ettiğini ancak Allah’a yönelik hiçbir eylemin O’na zarar veremeyeceğini (len yedurrullâh) vurgular. Mustafa Öztürk, "len" edatının ebedi bir olumsuzluk bildirdiğini; yani inkârcıların yürüttüğü tüm operasyonların ilahi iradeyi sarsamayacağını ve Allah’ın dinine asla sekte vuramayacağını bildirdiğini ifade eder. Hidayet Aydar, bu ifadenin müşriklerin ve münafıkların çabalarının bizzat "kendilerine zarar olarak döneceğini" ihsas ettirdiğini söyler.
Ve Seyuhbitu (وَسَيُحْبِطُ)
İbn Fâris, h-b-t (ح-ب-ط) kökünün asıl anlamının "hayvanın zehirli bir ot yiyerek karnının şişmesi, sonucunda ise sönüp ölmesi" olduğunu belirtir. Bu kökten hareketle, dışarıdan büyük ve etkili görünen amellerin içten içe çürümesini ifade ettiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "ihbat"ın yapılan eylemlerin değerini yitirmesi, sevabının silinmesi ve o eylemlerin boşa gitmesi olduğunu ifade eder. Mustafa Öztürk, kelimenin başındaki "sîn" harfinin bu sonucun çok yakın ve kesin olduğunu gösterdiğini; inkârcıların İslam'ı yıkmak için kurdukları tüm o "şişkin" planların ve stratejilerin ilahi müdahale ile etkisiz hale getirileceğini (patlatılacağını) vurgular. Sadık Kılıç, ihbatın amellerin ontolojik olarak buharlaşması ve hakikat terazisinde hiçbir karşılığının kalmaması olduğunu belirtir.
A'mâlehum (أَعْمَالَهُمْ)
İbn Fâris, a-m-l (ع-م-l) kökünün bir niyet ve amaç doğrultusunda yapılan sürekli işleri ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "amel"in iradeli bir iş olduğunu ve burada inkârcıların İslam’ı engellemek için giriştikleri siyasi, askeri ve ekonomik faaliyetlerin tamamını kapsadığını söyler. Mustafa Öztürk, bu kelimenin burada onların "stratejik yatırımlarını" temsil ettiğini ve ayetin bu yatırımların tamamen hüsranla sonuçlanacağını ilan ettiğini savunur. Hidayet Aydar, amellerin çoğul gelmesinin, onların çok yönlü ve karmaşık planlarının hiçbirinin kurtuluş sağlamayacağına işaret ettiğini belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla