Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Muhammed Sûresi, 30. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Muhammed Sûresi, 30. Ayet

    وَلَوْ نَشَٓاءُ لَاَرَيْنَاكَهُمْ فَلَعَرَفْتَهُمْ بِس۪يمٰيهُمْۜ وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ ف۪ي لَحْنِ الْقَوْلِۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اَعْمَالَكُمْ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velev neşâu le-eraynâkehum fele’araftehum bisîmâhum(c) veleta’rifennehum fî lahni-lkavl(i)(c) va(A)llâhu ya’lemu a’mâlekum

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “İstersek şüphesiz onları sana gösteririz de içyüzlerindeki işaretlerden kendilerini tanırsın. Kuşkusuz konuşma tarzlarından sen onları bileceksin. Allah bütün yaptıklarınızı bilir.”

      İstersek şüphesiz onları sana gösteririz de yüzlerindeki işaretlerden kendilerini tanırsın. Kuşkusuz konuşma tarzlarından sen onları bileceksin. Burada sanki takdim-tehir var gibidir, Allah sanki şunu söylemektedir: Biz istersek onları, yüzlerindeki işaretleriyle sana gösteririz, ayrıca sen de onları konuşma tarzlarından tanırsın. Yani biz istesek onların yüzlerine ve konuşmalarına bir alâmet koyardık ve sen de bu sayede onları tanırdın, ancak biz bu alâmeti koymadık. Fakat Allah, onları tanımayı yaptıkları amellerine bağladı ve bu yolla münafıklıklarını ortaya çıkardı. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda olduğu gibi: “İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatı konusundaki sözleri senin hoşuna gider”, “Onlara şöyle bir baktığında dış görünüşleri sana iyi bir izlenim verir; konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Ama onlar sanki bir yere dayanmış kütükler gibidir (böyle güvendeymiş gibi görünürler)”, “Kalplerinde çürüklük bulunanların sana, ölüm korkusundan baygınlık geçirmiş kimseler gibi baktığını görürsün”, "Onlar namaza ancak üşene üşene gelirler ve harcamalarını gönülsüz olarak yaparlar”, "Senden izin isteyenler sadece, Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyenler ve şüpheye kapılmış olanlardır”. Bunlara benzer âyetlerde Cenâb-ı Hak, onların münafıklıklarını ve karşı duruşlarını, yaptıkları işlerle ortaya çıkarmaktadır. Bu âyetler, Hz. Peygamber’in onları simalarıyla, konuşmalarıyla, sözleriyle ve bedenleriyle değil, yapmış oldukları işlerle tanıdığına işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları, konuşma tarzlarından sen onları bileceksin cümlesine, söylenen sözün anlamından onları bilirsin, mânasını verdiler. Onlar konuştukları zaman Resûlullah (s.a.) kendilerini tanırdı. Buna göre onları bileceksin ibaresi, gelecekle ilgili vâd anlamına gelir, yani onları konuştukları zaman bileceksin. Bu doğrusunu Allah bilir. Ebû Avsece şöyle dedi: Delilini dikkatli ve uygun bir dille ifade eden adam için "racülün lahnün bi-huccetihî” (رَجُلٌ لَحْنٌ بِحُجَّتِهِ) denilir. Bu fiil “lehane, yelhanu, lahnen” (لَحَنَ - يَلْحَنُ - لَحْنًا) kökünden kullanılınca, hatalı konuşmak anlamına gelir, bununla da haktan sapmış ve dönmüş mânası kastedilir. Konuşma tarzları ibaresine İbn Kuteybe, sözlerinin muhtevası diye mâna verdi. Allah bütün yaptıklarınızı bilir sözü iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Allah onların gizli saklı yaptıkları işleri bilir. İkincisi, Allah her şeyi bilir, yani Allah onların bütün yaptıklarını, gizledikleri ve açıkladıkları her şeyi bilir. Bu âyet aynı zamanda, “Allah, yaptıklarınızı çok iyi görmektedir” meâlindeki âyette olduğu gibi tehdit mânasına da gelmektedir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Veleu (وَلَوْ)

        İbn Fâris, bu yapının başındaki "vav" harfinin atıf, "lev" edatının ise şart bildirdiğini ve Arap dilinde genellikle "imtina" (gerçekleşmemiş bir duruma dayalı varsayım) ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "lev" edatının burada ilahi bir iradenin henüz o yönde tecelli etmediğini ancak her an tecelli edebileceğini gösteren bir ihtimali barındırdığını ifade eder. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "Eğer dileseydik..." şeklinde bir kurgu yaratarak, münafıkların deşifre edilmesinin Allah katında çok kolay olduğunu ancak bir hikmete binaen bu durumun henüz genel bir ifşaya dönüşmediğini vurgular.

        Neşâu (نَشَاءُ)

        İbn Fâris, ş-y-e (شيأ) kökünün asıl anlamının "bir şeyi istemek, var etmek ve ortaya çıkarmak" olduğunu belirtir; "şey" kelimesinin de bu kökten gelmesi, varlık sahasına çıkan her şeyin ilahi meşietle olan bağına işaret eder. Râgıb el-İsfahânî, "meşiet"in (neşâu) iradeden daha özel bir anlam taşıdığını ve bir şeyi bizzat icat etme iradesini temsil ettiğini ifade eder. Sadık Kılıç, bu kelimenin Allah'ın mutlak hürriyetini ve varlık üzerindeki tartışılmaz tasarruf gücünü simgelediğini, münafıkların gizlenmesinin de bu meşietin bir parçası olan "mühlet tanıma" yasasıyla ilgili olduğunu belirtir. Mustafa Öztürk, buradaki çoğul kalıbın (neşâu/dileriz) ilahi azamet ve otoriteyi pekiştiren bir ifade olduğunu söyler.

        Le-ereynâkehum (لَأَرَيْنَاكَهُمْ)

        İbn Fâris, r-e-y (رأي) kökünün gözle görmek veya kalp ile idrak etmek anlamlarına geldiğini, "erey" (if'âl) kalıbının ise "birine bir şeyi göstermek, onu şahit tutmak" manası taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin burada münafıkların gerçek kimliklerinin Hz. Peygamber’e bizzat Allah tarafından ayan beyan gösterilmesi ve tanıtılması anlamına geldiğini ifade eder. Mustafa Öztürk, kelimenin başındaki "lam" harfinin tekit (pekiştirme) bildirdiğini ve Allah'ın dilediği takdirde münafıkları isim isim, şahıs şahıs Peygamber'e gösterebileceğinin kesin bir vaat olarak sunulduğunu vurgular. Hidayet Aydar, bunun bir "perde kaldırma" eylemi olduğunu ve ilahi bilginin beşeri algıya aktarılmasını temsil ettiğini belirtir.

        Fele'areftehum (فَلَعَرَفْتَهُمْ)

        İbn Fâris, a-r-f (عرف) kökünün bir şeyi diğerinden ayıran alamet ve iz üzerinden tanımak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "marifet"in bir şeyi özelliklerini derinlemesine bilerek kavramak olduğunu, "le'areftehum" ifadesinin ise "onları kesinlikle tanırdın" manasına geldiğini söyler. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın semantik yapısında "ayırıcı nitelikleri keşfetme" gücünü temsil ettiğini ve mümin bir zihnin basiretiyle bu tanımayı gerçekleştirebileceğini ifade eder. Mustafa Öztürk, bu tanımanın sadece zihinsel bir bilgi değil, sosyal bir deşifre süreci olduğunu ve münafıkların toplum içindeki maskelerinin bu şekilde düşürüleceğini belirtir.

        Bisîmâhum (بِسِيمَاهُمْ)

        İbn Fâris, s-v-m (سوم) kökünün bir şeyin üzerine bırakılan alamet, nişan ve damga anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sîmâ"nın özellikle bir varlığın dış görünüşüne, yüzüne veya tavırlarına sinmiş olan ayırt edici özellikler olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice "sîmâ" ve Süryanice "sîmthâ" kelimeleriyle etimolojik bir bağı olduğunu ve "karakteristik işaret" anlamında kullanıldığını belirtir. Toshihiko Izutsu, sîmânın Kur'an'da bir "ahlaki fizyonomi" olarak yer aldığını; insanın iç dünyasındaki niyetlerin zamanla dış yüzeyine sızan ve uzman bir göz tarafından fark edilebilen işaretler olduğunu söyler. Mustafa Öztürk, bunun münafıkların yüzlerindeki o yapay ifadenin ve gerginliğin birer delil olarak sunulması anlamına geldiğini ifade eder.

        Ve-leta'rifennehum (وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ)

        İbn Fâris, a-r-f (عرف) kökünün burada "nun-u müşeddede" (pekiştirme nunu) ile gelerek tanımanın kaçınılmazlığını ve sürekliliğini vurguladığını belirtir. Mustafa Öztürk, bir önceki "arafe" fiilinden farklı olarak bu kalıbın, münafıkların zaman içerisinde mutlaka kendilerini ele verecekleri bir zeminin oluşacağını bildirdiğini savunur. Sadık Kılıç, bu kelimenin müminin basiretinin ne kadar keskinleşeceğine dair bir vaat ve münafık için ise saklanamayacağı bir geleceğin uyarısı olduğunu ifade eder.

        Lahni (لَحْنِ)

        İbn Fâris, l-h-n (لحن) kökünün iki ana aslı olduğunu; birinin "bir şeyi ezgiyle okumak", diğerinin ise "sözü asıl amacından saptırarak imalı ve dolaylı söylemek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "lahnu'l-kavl" ifadesinin, sözün dış anlamının altına gizlenen başka bir anlamı, yani kinayeli, alaycı veya iğneleyici konuşma tarzını nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi münafıkların kendilerine has "dil oyunları" ve "retorik sapmaları" olarak analiz eder; ona göre münafıklar dili bir hakikat aracı olarak değil, bir örtme aracı olarak kullandıkları için konuşmalarında her zaman bir "eğrilik" (lahn) bulunur. Mustafa Öztürk, lahnın burada münafıkların Hz. Peygamber’e ve müminlere karşı kullandıkları o çift anlamlı, imalı ve gizli bir öfke barındıran üslup olduğunu vurgular. Hidayet Aydar, kelimenin ses tonundaki ve ifade biçimindeki o yapaylığı ve samimiyetsizliği temsil ettiğini belirtir.

        El-Kavli (الْقَوْلِ)

        İbn Fâris, k-v-l (قول) kökünün düşüncenin dışa vurumu ve her türlü ifade biçimi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl"in burada münafıkların sistemli konuşmalarını ve meclislerde dile getirdikleri iddiaları kapsadığını ifade eder. Mustafa Öztürk, kelimenin "lahn" ile tamlama oluşturarak münafıkların en büyük silahı olan "söz"ün, aynı zamanda onların en büyük açığına dönüştüğünü gösterdiğini savunur.

        Ya'lemu (يَعْلَمُ)

        İbn Fâris, e-l-m (علم) kökünün bir şeyi gerçeğiyle birbirinden ayıran "kesin işaret" ve "bilgi" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah’ın bilmesinin (ya'lemu) tüm gizli niyetleri, kapalı kapılar ardındaki pazarlıkları ve kalplerdeki sarsıntıları kuşatan mutlak bir kuşatıcılık olduğunu ifade eder. Mustafa Öztürk, bu fiilin ayet sonunda gelmesinin, münafıklar için bir tehdit, müminler için ise bir güvence olduğunu; hiçbir eylemin ilahi denetimin dışında kalamayacağını vurguladığını söyler.

        A'mâlekum (أَعْمَالَكُمْ)

        İbn Fâris, a-m-l (عمل) kökünün bir niyet ve amaç doğrultusunda, süreklilik arz eden işler yapmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, amelin iradeli bir eylem olduğunu, burada ise münafıkların hem dillerindeki (kavl) hem de eylemlerindeki (amel) tüm kurguların Allah tarafından bilindiğinin ifade edildiğini söyler. Toshihiko Izutsu, bu kavramın bireyin tüm varoluşsal çabasını ve bu çabanın ahlaki değerini temsil ettiğini belirtir. Mustafa Öztürk, bu kelimenin burada hem müminlerin fedakârlıklarını hem de münafıkların sabotaj girişimlerini kapsayan bir hesaplaşma zemini kurduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X