Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Muhammed Sûresi, 25. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Muhammed Sûresi, 25. Ayet

    اِنَّ الَّذ۪ينَ ارْتَدُّوا عَلٰٓى اَدْبَارِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَىۙ الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْۜ وَاَمْلٰى لَهُمْ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne-lleżîne-rteddû ‘alâ edbârihim min ba’di mâ tebeyyene lehumu-lhudâ(ﻻ)-şşeytânu sevvele lehum ve emlâ lehum

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Doğru yol kendileri için apaçık hale geldikten sonra ona arka dönenlere şeytan bunu güzel göstermiş ve kendilerine yanlış yolda ilerleme cesareti vermiştir.”

      Buradaki “sevvele” (سَوَّلَ) kelimesi süsledi anlamına gelir. Cenâb-ı Hak süsleme işini bazan şeytana, bazan da kendine nispet etmektedir. Şeytanın süslemesinden anlaşılması gereken mâna, Allah’ın süslemesinden anlaşılması gerekenden farklıdır; tıpkı saptırmak fiilinin Allah’a nispet edildiğindeki mânası ile şeytana nispet edildiğindeki mânası farklı olduğu gibi. Allah’ın saptırmasından anlaşılması gereken mâna, şeytanın saptırmasından anlaşılandan farklıdır. İşte süslemek de böyledir. Kendilerine yanlış yolda ilerleme cesareti vermiştir. Yani onlara belli bir vakte kadar süre vermiş, cezalarını ertelemiştir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz fırsatın sakın onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Onlara verdiğimiz fırsat ancak günahlarını arttırmaya yarıyor”. Yani sözü edilen arttırmanın olması için Allah onların cezalarını erteliyor. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Doğru yol kendileri için apaçık hale geldikten sonra ona arka dönenler meâlindeki İlâhî kelâmın yahudiler hakkında gelmiş olması mümkündür. Resûlullah (s.a.) peygamber olarak gönderilmeden önce onların bir peygamberin geleceğine inandıklarını söylemiştik. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Onlar bilip tanıdıkları kendilerine gelince onu inkâr ettiler”. Onlar önce kendisine inanıyor ve tâbi oluyorlardı, fakat sonra sırtlarını döndüler. Bu âyetin münafıklar hakkında gelmiş olması da mümkündür. Onlar da Hz. Peygamber hayatta iken onun yanında görünüyorlardı, fakat vefat edince İslâm’a sırtlarını döndüler ve muhalefet gösterdiler. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnnellezine (إِنَّ الَّذِينَ)

        İbn Fâris, "in" (إِنَّ) edatının bir hükmü pekiştirmek ve şüpheyi gidermek için kullanıldığını, "elleziyne" (الَّذِينَ) ism-i mevsulünün ise belirli bir niteliği üzerinde taşıyan grubu bir sonraki habere bağladığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu yapının burada bir tahsis amacı taşıdığını; yani hidayet kendilerine geldikten sonra ondan yüz çevirenlerin durumunu diğer insanlardan ayırarak mercek altına aldığını ifade eder. Mustafa Öztürk, kelimenin burada bir "vurgu" işlevi gördüğünü ve Medine döneminde safların netleştiği bir vasatta, kimliğini gizleyen veya sarsıntı yaşayan o "kararsız ve dönek" kitleyi nitelediğini savunur.

        İrteddû (ارْتَدُّوا)

        İbn Fâris, r-d-d (ر-د-د) kökünün bir şeyi geri çevirmek, bir yerden dönmek ve iade etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "irtidad"ın bir kişinin girdiği yoldan veya benimsediği inançtan kendi isteğiyle geri dönmesi olduğunu ifade eder; burada "iftiâl" kalıbının seçilmesi, bu dönüşün bilinçli bir tercih ve iradi bir eylem olduğunu gösterir. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın inanç semantiğinde "dinden dönme" veya "iman sahasından küfür sahasına geri çekilme" olarak analiz eder; ona göre bu, hidayet nurlarını gördükten sonra karanlığı tercih etmektir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (özellikle Aramice "redad") kökenlerine değinerek, bunun dini bir bağlılıktan vazgeçme anlamındaki teknik kullanımına vurgu yapar. Mustafa Öztürk, bu eylemin sadece teolojik bir kopuş değil, aynı zamanda Medine’deki siyasi ve askeri ittifaktan ayrılıp eski cahiliye nizamına veya münafıkların safına eklemlenmek olduğunu belirtir. Sadık Kılıç, irtidadın insanın kendi varoluşsal gelişimini durdurup bir "gerileme" evresine girmesi olduğunu ifade eder.

        Alâ edbârihim (عَلَىٰ أَدْبَارِهِمْ)

        İbn Fâris, d-b-r (د-ب-ر) kökünün bir şeyin arkası, sonu ve gerisi (dubur) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "edbâr"ın burada "arkalar" manasında olduğunu ve "irteddû alâ edbârihim" kalıbının, kişinin ilerlediği hidayet yolunda durup, tam zıt yöne yani geriye/eski cahiliye alışkanlıklarına dönmesini niteleyen bir mecaz olduğunu söyler. Mustafa Öztürk, bu ifadenin askeri bir terminoloji gibi "cepheden kaçmak" veya "düşmana sırtını dönmek" anlamlarını da çağrıştırdığını, münafıkların ve imanı zayıf olanların zorluk anında verdikleri sözden dönmelerini temsil ettiğini belirtir. Sadık Kılıç, bu yönelimin insanın geleceğe ve hakikate değil, geçmişteki boş ve temelsiz (batıl) alışkanlıklarına sığınma refleksi olduğunu ifade eder.

        Tebeyyene (تَبَيَّنَ)

        İbn Fâris, b-y-n (ب-ي-ن) kökünün bir şeyin diğerinden net bir şekilde ayrılması ve açığa çıkması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tebeyyün"ün bir meselenin şüpheye yer bırakmayacak kadar belirginleşmesi, delillerin kemale ermesi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi "beyyine" (apaçık delil) ile ilişkili olarak ele alır; ona göre bu, hakikatin zihinsel bir kurgu olmaktan çıkıp nesnel bir gerçeklik olarak algılanması halidir. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "gerçeği görmemek için hiçbir mazeretin kalmaması" durumunu nitelediğini, yani bu kişilerin cahillikten değil, bilinçli bir inatla döndüklerini vurgular. Hidayet Aydar, tebeyyün eyleminin burada ilahi mesajın açıklığına (vuzuh) işaret ettiğini söyler.

        El-Hüdâ (الْهُدَى)

        İbn Fâris, h-d-y (ه-د-ي) kökünün rehberlik etmek, yönlendirmek ve doğru yolu göstermek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hidayeti "maksuda ulaştıran lütuf" olarak tanımlar ve burada hidayetin "el-" takısıyla (el-hüdâ) gelmesinin, Hz. Muhammed’e indirilen mutlak ve nihai rehberlik olan Kur'an ve İslam olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, hidayeti Kur'an'ın semantik dünyasındaki "kurtuluş yolu" (path of salvation) olarak tanımlar. Mustafa Öztürk, buradaki hidayetin sadece soyut bir doğru değil, Medine’de kurulan ve bütün delilleriyle kendini kanıtlamış olan "yeni nizam" olduğunu belirtir. Sadık Kılıç, hidayetin insanın fıtratıyla vahyî gerçeklik arasındaki uyum noktası olduğunu ifade eder.

        Eş-şeytânü (الشَّيْطَانُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin ş-t-n (ş-t-n) kökünden gelmesi durumunda "uzaklaşmak" (hakikaten uzaklaşan), ş-y-t (ş-y-t) kökünden gelmesi durumunda ise "yanmak ve öfkeyle dolmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, şeytanın her türlü kibir, isyan ve kötülüğü temsil eden bir "temsili varlık" olduğunu, burada ise insanı hakikatten koparan o dış ve iç ayartıcı gücü simgelediğini söyler. Arthur Jeffery, kelimenin kökenini Habeşçe ve Süryanice üzerinden analiz ederek "Satan" (muhalif/düşman) kavramıyla olan bağına dikkat çeker. Mustafa Öztürk, şeytanın burada münafıkların ve kâfirlerin zihinlerine fısıldayan, onları eski cahiliye korkularına ve hırslarına geri çağıran her türlü ideolojik ve psikolojik odağı temsil ettiğini belirtir.

        Sevvele (سَوَّلَ)

        İbn Fâris, s-v-l (س-و-ل) kökünün bir şeyin nefse çekici gelmesi, nefsin bir arzuyu süslemesi ve iradenin gevşemesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tesvil"in çirkin ve zararlı olan bir şeyi nefsin arzularına uygun bir biçimde güzel ve faydalıymış gibi göstermek (illüzyon) olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi "psikolojik bir manipülasyon" olarak tanımlar; şeytanın insan algısını nasıl bozduğunu ve kötülüğü estetik bir kılıfa büründürdüğünü açıklar. Mustafa Öztürk, tesvilin burada kişinin kendi ihanetini veya geri adım atışını "mantıklı ve maslahata uygun" bir gerekçeyle kendine kabul ettirme süreci olduğunu savunur. Sadık Kılıç, bu eylemin bir "algı kayması" yaratarak insanın hakikati görmesine engel olan manevi bir perde olduğunu belirtir.

        Emlâ (أَمْلَىٰ)

        İbn Fâris, m-l-v (م-ل-و) veya m-l-y (م-ل-ي) kökünün zamanın bir bölümü, mühlet ve uzun süre (meliyy) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "imlâ"nın bir kişiye günahlarını sürdürmesi için mühlet tanımak, onu boş ümitlerle oyalamak ve ona uzun bir zamanı varmış gibi hayaller kurdurmak olduğunu ifade eder. Mustafa Öztürk, şeytanın bu kişilere "Henüz vaktiniz var, İslam’ın sonu belli değil, eski müttefiklerinizle bağınızı koparmayın" şeklinde uzun vadeli ve boş bir gelecek kurgusu (ümit) verdiğini savunur. Hidayet Aydar, kelimenin burada "istidrac" (derece derece helake sürükleme) bağlamında bir aldatmaca ve sahte bir güvenlik hissi olduğunu belirtir. Sadık Kılıç, imlâ eyleminin insanın ecelini ve sorumluluğunu unutturacak bir "zaman illüzyonu" olduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X