Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Muhammed Sûresi, 23. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Muhammed Sûresi, 23. Ayet

    اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ فَاَصَمَّهُمْ وَاَعْمٰٓى اَبْصَارَهُمْ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ulâ-ike-lleżîne le’anehumu(A)llâhu fe-esammehum ve a’mâ ebsârahum

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “İşte bunları Allah lanetlemiş, kulaklarını sağır, gözlerini kör etmiştir.”

      İşte bunları Allah lânetlemiştir. Lânetlemek, rahmetten çıkarmak demektir. Bu ifade, Allah’ın İblis’e söylediği söz gibidir: “Kıyâmet gününe kadar rahmetimden uzak kalacaksın”. Yani sen rahmetimden kovulmuşsun. Bunları Allah lânetlemiştir, yani Allah onları rahmetinden kovmuştur. Kulaklarını sağır, gözlerini kör etmiştir. Yani kulaklarını sağır etmiştir, o kadar ki ibret almak ve düşünmek için kulak vermezler. Gözlerini kör etmiştir, o kadar ki gördükleri olaydan ibret almak ve üzerinde düşünmek için ona bakmazlar, eğer ibret nazarıyla baksalar ve üzerinde düşünselerdi, gerçeği anlarlardı. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ülâike (أُولَٰئِكَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin uzaklık bildiren bir işaret ismi olduğunu ve burada bir önceki ayette zikredilen "ifsat çıkaran ve akrabalık bağlarını koparan" grubun bütününe işaret ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ülâike"nin burada sadece bir gösterme değil, aynı zamanda bu grubun niteliklerinin zihinlerde iyice pekiştirilmesi ve onların hakikate olan uzaklıklarının vurgulanması amacı taşıdığını ifade eder. Mustafa Öztürk, kelimenin burada bir "tasnif" işlevi gördüğünü; kötü karakter özelliklerini taşıyan bu tipolojinin ilahi hüküm karşısındaki konumunu netleştirdiğini savunur. Sadık Kılıç, bu işaret isminin muhatapları belirli bir akıbete odakladığını ve bu grubun ontolojik olarak "uzaklaştırılmış" olma halini temsil ettiğini belirtir.

        Ellezine (الَّذِينَ)

        İbn Fâris, kelimenin bir şeyi bir şeye bağlayan (mevsul) yapısına dikkat çekerek, burada sözü edilen kişileri bir sonraki eyleme (lanetlenme) doğrudan bağladığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu ism-i mevsulün çoğul kalıbında gelmesinin, ilahi uyarının bireysel değil, aynı zihniyeti taşıyan kolektif bir gruba yönelik olduğunu gösterdiğini belirtir. Mustafa Öztürk, bu kelimenin önceki ayetteki olumsuz eylemleri (ifsat ve koparma) yapan özne grubunu karakterize ettiğini ve bu grubun artık "hüküm giymiş" bir kitle olarak tanımlandığını söyler.

        Leanehüm (لَعَنَهُمُ)

        İbn Fâris, l-a-n (ل-ع-ن) kökünün "kovmak, uzaklaştırmak ve bir şeyden mahrum bırakmak" anlamına geldiğini belirtir. Arap dilinde "laîn" kelimesinin, sürünün dışına itilen ve tek başına bırakılan hayvana denildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, lanetin Allah’a izafe edildiğinde "rahmetten mahrum bırakma ve dünyevi/uhrevi hüsrana uğratma" anlamına geldiğini söyler. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (İbranice "lâ'an", Aramice "la'natâ") köklerine değinerek, bunun dini bir dışlanma ve kutsallıktan mahrumiyet (anathema) manası taşıdığını belirtir. Toshihiko Izutsu, laneti Kur'an'ın ontolojik yapısında "ilahi iletişimden koparılma" olarak tanımlar; Allah'ın bir kulu lanetlemesi, o kulun hidayet imkânının artık ortadan kalkmasıdır. Mustafa Öztürk, bu kelimenin burada bir bedduanın ötesinde, inkârda direnenlerin ve nifak çıkaranların yaşayacağı kesin toplumsal ve manevi çöküşün adı olduğunu vurgular. Sadık Kılıç, lanetin insanın varoluşsal merkezinden (rahmetten) sürülmesi ve mutlak bir yalnızlığa mahkûm edilmesi olduğunu ifade eder.

        Allâh (اللَّهُ)

        İbn Fâris, ismin e-l-h (أ-ل-ه) kökünden geldiğini ve "ibadet edilen, her şeyin kendisine boyun eğdiği mutlak otorite" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah lafzının bütün kemal sıfatlarını barındıran tek varlığın özel ismi olduğunu ve lanet eyleminin O'na nispet edilmesinin, bu dışlamanın sarsılmaz bir hüküm olduğunu gösterdiğini ifade eder. Mustafa Öztürk, bu ismin Kur'an'ın tevhit sistemindeki merkezi konumuna ve ilahi adaletin bizzat sahibi oluşuna vurgu yapar.

        Fe-asammehum (فَأَصَمَّهُمْ)

        İbn Fâris, s-m-m (ص-م-م) kökünün "katılık, sertlik ve bir şeyin tıkalı olması" anlamına geldiğini belirtir. Sağır kişiye (asamm), kulak yolu tıkalı olduğu için bu adın verildiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "isam"ın burada fiziksel bir işitme kaybı değil, hakkı duyma ve anlama yetisinin tıkanması (manevi sağırlık) olduğunu ifade eder. Kişinin kendi iradesiyle kulaklarını hakikate kapatması sonucunda Allah'ın da o kapıyı mühürlemesini temsil eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramı "bilgi edinme kanallarının felç olması" şeklinde analiz eder; vahyî mesajın içeri giremediği bir zihni durumu nitelediğini belirtir. Mustafa Öztürk, kelimenin başındaki "fe" harfinin lanetin bir sonucu olduğunu; yani rahmetten uzaklaşanların artık doğruyu yanlıştan ayırt edemeyecek bir "idrak tıkanıklığına" düçar olduklarını savunduğunu ifade eder. Sadık Kılıç, bu durumun insanın hakikatle olan iletişimsel bağının kopması ve ontolojik bir sessizliğe gömülmesi anlamına geldiğini belirtir.

        Ve-a'mâ (وَأَعْمَىٰ)

        İbn Fâris, a-m-y (ع-م-ي) kökünün "gizlenmek, örtülmek ve bir şeyi görememek" olduğunu belirtir. Göze inen perdenin görüntüyü engellemesine bu yüzden "amâ" denildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "amâ"nın burada basiretin (kalp gözünün) körleşmesi olduğunu, kişinin önündeki apaçık delilleri görmekten mahrum kalmasını simgelediğini söyler. Toshihiko Izutsu, görme eyleminin Kur'an'da "bilgi" (marifet) ile eşdeğer olduğunu, körleşmenin ise gerçeği fark etme yeteneğinin tamamen yitirilmesi (gnostic blindness) olduğunu belirtir. Mustafa Öztürk, bu eylemin münafıkların ve inkârcıların kendi elleriyle ördükleri karanlığın bir bedeli olduğunu ve onların artık doğru yolu (sebiyl) göremeyecek hale geldiklerini vurgular.

        Ebsârahüm (أَبْصَارَهُمْ)

        İbn Fâris, b-s-r (ب-ص-ر) kökünün "görmek, sezmek ve bir şeyin hakikatine nüfuz etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "basar"ın hem gözdeki ışık hem de kalpteki kavrayış gücü (basiret) olduğunu; burada çoğul (ebsâr) gelmesinin, insanların farklı idrak yollarının ve algılama biçimlerinin tamamının hakikate kapandığını gösterdiğini ifade eder. Mustafa Öztürk, bu kelimenin burada insanın gerçekliği değerlendirme merkezlerini temsil ettiğini, Allah'ın bu merkezleri kör etmesinin, o kişilerin hayatı sadece maddi bir boyuttan görüp asıl manayı (gaybı) ıskalamaları anlamına geldiğini belirtir. Sadık Kılıç, ebsârın körelmesinin insanın varoluşsal ufkunun daralması ve karanlık bir hapishaneye (nefis) mahkûm olması olduğunu ifade eder. Hidayet Aydar, kelimenin burada münafıkların dış dünyayı görseler bile onun işaret ettiği ilahi manayı yakalayamayacaklarını niteleyen bir perdelemeyi simgelediğini söyler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X