طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ۠ فَاِذَا عَزَمَ الْاَمْرُ۠ فَلَوْ صَدَقُوا اللّٰهَ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Muhammed Sûresi, 21. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: muhammed 21, itaat, hayırlı sonuç, muhammed suresi 21. ayet, muhammed suresi, güzel söz, sadakat, allah, emir, buyruk
-
20-21. “İman edenler ‘Keşke bir sûre indirilse!’ derler. Açık ve kesin hükümlü bir sûre indirildiğinde ve içinde savaştan söz edildiğinde kalplerinde çürüklük bulunanların sana, ölüm korkusundan baygınlık geçirmiş kimseler gibi baktığını görürsün; zaten o da başlarına geldi gelecek! Güzel olan itaattir, makbul sözdür. Durum (savaş emri) kesinlik kazanınca Allah’a karşı sadakat gösterselerdi onlar için hayırlı olacaktı.”
İman edenler ‘Keşke bir sûre indirilse!’ derler. Açık ve kesin hükümlü bir sûre indirildiğinde ve içinde savaştan söz edildiğinde... İman edenlerin bir sûre indirilmesini temenni etmelerinin ve “keşke bir sûre inse!" diye konuşmalarının birkaç sebebi vardır. Birincisi, o sûrenin risâlet, ölümden sonra dirilmek ve tevhit konularında kendileri için bir delil, düşmanlarına karşı da bir kanıt olsun diye gelmesini istiyorlardı. İkincisi, çeşitli konularda İstifade etsinler, dine dair bilgileri ve imanları artsın diye o sûrenin gelmesini istiyorlardı. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: "Ne zaman bir sûre indirilse, içlerinden 'Bu hanginizin imanını arttırdı ki?’ diye soranlar çıkar. Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek istediler. Kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır ve onlar inkârcı olarak ölüp gitmişlerdir”. Üçüncüsü, iman edenle inkâr edeni, kesin inananla şüphelere dalanı ayırdetmek için sûrenin indirilmesini istiyorlardı. Sözünü ettiğimiz bu sebepler, sûrenin indirilmesine dair müminlerin düşüncelerini yansıtmaktadır, onlar bu sebeplerden dolayı bir sûrenin indirilmesini arzu ediyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Açık ve kesin hükümlü bir sûre indirildiğinde. Bu İlâhî beyanda geçen ve kesin hükümlü anlamına gelen "muhkem” (مُحْكَمَةٌ) kelimesi ile sonradan gelen mânası kastedilmektedir. Sonradan gelen ifadesi de “muhkem” kelimesinin tefsiri değildir, ancak onunla neshedici (nâsih) hükmü kastetmektedirler. “Nâsih” de sonradan gelen, arkadan nâzil olan âyet demektir ve bu âyet muhkemdir, onunla amel etmek zorunludur. En doğrusunu Allah bilir. Nitekim İbn Mesûd’un mushafında da böyledir: “Levlâ nüzzilet sûratün muhdesetün” (لَوْلَا نُزِّلَتْ سُورَةٌ مُحْدَثَةٌ). Bunun tefsiri de belirttiğimiz gibidir. Ancak bize göre muhkem iki mânaya gelir. Birincisi, delillerle ve kanıtlarla sağlam olandır. İkincisi, bir kavme indirildiği ve insanlar arasında dolaştığı için kimsenin değiştiremediği, aksine Allah katından geldiğinin bilinmesi için insanların korudukları âyetlerdir. En doğrusunu Allah bilir. İçinde savaştan söz edildiğinde. Cenâb-ı Hak savaşta çeşitli özellikler yaratmıştır. Birincisi, her ne kadar zâhirde savaşın canları ve malları telef etmesi söz konusu olsa da müslümanların sayılarının ve servetlerinin çoğalması da söz konusudur. Çünkü savaş farz kılınmadan önce insanlar tek tek İslâma giriyorlardı, ama savaş farz kılınınca Cenâb-ı Hakk’ın da haber verdiği üzere akın akın İslâma girmeye başladılar: “İnsanların akın akın Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde...”. İkincisi, iman edenle inkâr edeni, kesin inananla şüphelere dalan kimseler, savaş sayesinde birbirinden ayrılır. Çünkü münafık olan birinin gerçek yüzü o zamana kadar ortaya çıkmaz. Savaş farz kılındığında, nifak ve şüphe içinde olanlarla iman ve tasdik edenler ortaya çıkar. Üçüncüsü, savaşta peygamberliğin ve ölümden sonra dirilmenin işaretleri vardır. Peygamberliğin işaretinden maksat şudur: Resûlullah’ın (s.a.) ashâbı sayı itibariyle az oldukları gibi savaş teçhizatı ve kuvvet bakımından da zayıftılar. Sayılamayacak derecede kalabalık, teçhizat ve kuvvet bakımından da çok üstün olan düşmana karşı savaşmakla emrolunmuşlardı. Bu hal, onların kendi güçleriyle değil, Allah’ın yardımı ile savaştıklarının yahut sayı ve kuvvet bakımından kendilerine denk olan bir ordu ile savaşmadıklarının bilinmesi içindi. En doğrusunu Allah bilir. Ölümden sonra dirilmenin delillerine gelince, onlar akrabalık bağlarım kesmek söz konusu olduğu halde yakınlarını, akrabalarını ve dostlarını öldürmekle emrolunmuşlardı, bu emri de onlar ancak ümit edilen ve hedeflenen bir akıbetin var olduğu bilinsin diye yerine getiriyorlardı. Çünkü belirlenen bir hedef ve benimsenen bir gaye olmadan böyle bir İşe girişmek mümkün değildir. En doğrusunu Allah bilir. Kalplerinde çürüklük bulunanların sana, ölüm korkusundan baygınlık geçirmiş kimseler gibi baktığını görürsün. Münafıklar, içlerinde gizledikleri nifakı ve şüpheleri haber veren bir âyetin gelmesinden nefret ediyorlardı. Nitekim Allah şöyle buyurur: “Münafıklar, kendileri aleyhine olmak üzere kalplerindekini ortaya çıkaracak bir sûrenin indirilmesinden endişe ediyorlar”. Böyle bir sûre indirilince de âyet-i kerîmede belirtildiği gİbİ düşmanlıkları artıyordu: “Kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu onların (mânevî) kirlerine kir katmıştır”.
Güzel olan itaattir, makbul sözdür. Müfessirler şöyle dediler: Tıpkı “Acı sonun yaklaştıkça yaklaşıyor!” mealindeki âyette olduğu gibi, bu âyet de onlar için tehdit anlamına gelmektedir. Fakat âyetin zâhiri tehdit değil, sizin için daha uygun olan budur mânasına gelir, sizin için evlâ olan itaat etmeniz ve makbul söz söylemenizdir. Onlar bunu terkettikleri zaman ise âyet tehdit mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Durum kesinlik kazanınca; bu cümlenin tefsirinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Bu cümle, Açık ve kesin hükümlü bir sûre indirildiğinde ve içinde savaştan söz edildiğinde mealindeki âyetin sılasıdır, işte o zaman durum kesinlik kazanır demektir. İşte o zaman münafıkların ne hale geleceklerini Cenâb-ı Hak şöyle açıklıyor: Kalplerinde çürüklük bulunanların sana, ölüm korkusundan baygınlık geçirmiş kimseler gibi baktığını görürsün. Onların ölüm korkusundan baygınlık geçirmiş kimseler gibi bakmaları sadece savaşın zikredilmesi yüzünden değildir. Cenâb-ı Hak bu vasfı ve o hâli, savaşın farz kılındığı ve savaşa çıkmanın şart olduğu zamanla ilgili olarak söylemiştir. İşte Durum kesinlik kazanınca cümlesi, savaş farz kılınınca ve savaşa çıkmak kesinlik kazanınca onların hali âyette belirtildiği gibi olur demektir, yoksa sadece savaş sözcüğünün kullanılması anlamında değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Bazıları şöyle dedi: Durum kesinlik kazanınca, yani âhirette, peygamberlerin uyardıkları azabın gelmesi kesinlik kazanınca, dünyada iken Allah’a karşı sadakat göstermiş olsalardı, âhirette onlar için hayırlı olacaktı, çünkü âhirette azap hali başlarından hiç gitmiyor. Yani Resûlullah’ın (s.a.), âhirette azaba uğrayacakları ikazını kabul edip dünyada iken ona muhalefeti terketselerdi, bu onlar için âhirette daha hayırlı olacaktı. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Taat (طَاعَةٌ)
İbn Fâris, t-v-’ (طوع) kökünün asıl anlamının "boyun eğmek, bir şeye uymak ve zorlanmadan kabul etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, taatın özellikle iradi bir boyun eğme olduğunu, ikrahın (zorlamanın) zıttı olarak kişinin kendi isteğiyle emre muvafakat etmesini ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın "Allah'a teslimiyet" semantiğinde merkezi bir yer tuttuğunu, imanın somut bir eylem olarak "mutlak itaat" formuna bürünmesi olduğunu vurgular. Mustafa Öztürk, bu kelimenin müminlerin Peygamber’e verdikleri "işittik ve itaat ettik" sözünün bir gereği olarak, samimi bir bağlılığı temsil ettiğini ifade eder. Sadık Kılıç, taatın insanın iradesini ilahi irade ile uyumlu hale getirmesi sonucu oluşan bir "varoluşsal ahenk" olduğunu belirtir.
Kavl (قَوْلٌ)
İbn Fâris, k-v-l (قول) kökünün her türlü telaffuz ve ifade anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin burada sadece ağızdan çıkan bir ses değil, bir düşüncenin ve niyetin dışa vurulmuş formu olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın söz (kavl) ve eylem (amel) arasındaki bütünlüğe önem verdiğini, burada "kavl"in müminlerin veya münafıkların dillerindeki bağlılık beyanlarını nitelediğini söyler. Mustafa Öztürk, bu ifadenin bir önceki ayette geçen "keşke bir sûre indirilseydi" diyenlerin taleplerine atıfta bulunduğunu, samimi bir ikrarın gerekliliğini vurguladığını belirtir.
Ma'rûf (مَّعْرُوفٌ)
İbn Fâris, a-r-f (عرف) kökünün "tanınan, bilinen ve kabul gören şey" anlamına geldiğini, kötülüğün zıttı olarak "iyilik" manasında kullanıldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, ma'rufun akıl ve şeriat tarafından "güzel ve doğru" kabul edilen, vicdanların reddetmediği tutum ve davranışlar olduğunu söyler. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olduğunu teyit etmekle birlikte, Sami kültüründe sosyal düzeni sağlayan "ortak kabul görmüş kurallar" ile olan anlamsal bağına dikkat çeker. Toshihiko Izutsu, ma'rufu Kur'an'ın etik yapısında "toplumsal vicdanın onayladığı iyilik" olarak tanımlar. Mustafa Öztürk, "kavlun ma'ruf" ifadesinin, fitneye ve nifaka yer bırakmayan, net, dürüst ve yerli yerinde bir söz olduğunu belirtir.
Azeme (عَزَمَ)
İbn Fâris, a-z-m (عزم) kökünün bir şeyde kararlı olmak, sağlam durmak ve geri adım atmamak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "azm"ın kalbin bir şeye kesin olarak hükmetmesi ve o işi yapmaya tam bir kararlılıkla yönelmesi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin müminin karakteristik özelliklerinden biri olduğunu, özellikle savaş ve cihad gibi zorlu süreçlerde gösterilen "sarsılmaz iradeyi" nitelediğini söyler. Mustafa Öztürk, ayetteki "iş ciddiye bindiğinde" ifadesinin, nazari olanın pratik bir imtihana dönüştüğü o kritik eşiği temsil ettiğini belirtir.
El-Emru (الْأَمْرُ)
İbn Fâris, e-m-r (أمر) kökünün hem "emir/komuta" hem de "iş/durum" anlamına gelen iki temel aslı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "emr" kelimesinin burada özellikle "savaş durumu" veya "vahyedilen hükmün uygulanma zamanı" manasına geldiğini ifade eder. Mustafa Öztürk, bu kelimenin Medine bağlamındaki askeri seferberlik ve siyasi kriz anlarını niteleyen bir terim olarak seçildiğini vurgular. Sadık Kılıç, emrin burada ilahi takdirin tecelli ettiği "karar anı" olduğunu söyler.
Sadaku (صَدَقُوا)
İbn Fâris, s-d-k (صدق) kökünün asıl anlamının "sertlik, sağlamlık ve doğruluk" olduğunu; sözün gerçeğe uygun olmasına bu yüzden "sıdk" denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sadaku" fiilinin burada müminlerin Allah’a verdikleri sözde durmaları, iç dünyalarındaki niyetin dış dünyadaki eylemle tam bir uyum içinde olması anlamına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, "sıdk" kavramını "küfür"ün zıttı olarak analiz eder; ona göre bu, Allah ile yapılan ahde gösterilen mutlak sadakattir. Mustafa Öztürk, Allah’a sadık kalmanın, özellikle savaş gibi can pazarında geri adım atmadan Peygamber’in yanında yer almak olduğunu vurgular.
Hayran (خَيْرًا)
İbn Fâris, h-y-r (خير) kökünün "üstünlük, tercih ve bolluk" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hayrın herkesin arzuladığı, faydalı ve iyi olan şey olduğunu; burada ise Allah’a sadık kalmanın hem dünyada zafer hem de ahirette kurtuluş getirecek olan "en iyi seçenek" olduğunu ifade eder. Mustafa Öztürk, kelimenin burada bir karşılaştırma anlamı taşıdığını; münafıkça geri durmaktansa sadakat göstermenin sonuçları itibarıyla çok daha bereketli ve üstün olduğunu belirttiğini savunur. Sadık Kılıç, hayrın varlığın kemale ermesi olduğunu ve sadakatin insanı bu kemale ulaştıran en hayırlı yol olduğunu ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla