وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَوْلَا نُزِّلَتْ سُورَةٌۚ فَاِذَٓا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ مُحْكَمَةٌ وَذُكِرَ ف۪يهَا الْقِتَالُۙ رَاَيْتَ الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِۜ فَاَوْلٰى لَهُمْۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Muhammed Sûresi, 20. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: muhammed 20, muhammed suresi 20. ayet, korku, ölüm baygınlığı, cihad ayeti, muhammed suresi, kalp hastalığı, nüzul, kalp, ölüm, nazar
-
20-21. “İman edenler ‘Keşke bir sûre indirilse!’ derler. Açık ve kesin hükümlü bir sûre indirildiğinde ve içinde savaştan söz edildiğinde kalplerinde çürüklük bulunanların sana, ölüm korkusundan baygınlık geçirmiş kimseler gibi baktığını görürsün; zaten o da başlarına geldi gelecek! Güzel olan itaattir, makbul sözdür. Durum (savaş emri) kesinlik kazanınca Allah’a karşı sadakat gösterselerdi onlar için hayırlı olacaktı.”
İman edenler ‘Keşke bir sûre indirilse!’ derler. Açık ve kesin hükümlü bir sûre indirildiğinde ve içinde savaştan söz edildiğinde... İman edenlerin bir sûre indirilmesini temenni etmelerinin ve “keşke bir sûre inse!" diye konuşmalarının birkaç sebebi vardır. Birincisi, o sûrenin risâlet, ülüinden sonra dirilmek ve tevhit konularında kendileri için bir delil, düşmanlarına karşı da bir kanıt olsun diye gelmesini istiyorlardı. İkincisi, çeşitli konularda İstifade etsinler, dine dair bilgileri ve imanları artsın diye o sûrenin gelmesini istiyorlardı. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: "Ne zaman bir sûre indirilse, içlerinden 'Bu hanginizin imanını arttırdı ki?’ diye soranlar çıkar. Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek istediler. Kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır ve onlar inkârcı olarak ölüp gitmişlerdir”. Üçüncüsü, iman edenle inkâr edeni, kesin inananla şüphelere dalanı ayırdetmek için sûrenin indirilmesini istiyorlardı. Sözünü ettiğimiz bu sebepler, sûrenin indirilmesine dair müminlerin düşüncelerini yansıtmaktadır, onlar bu sebeplerden dolayı bir sûrenin indirilmesini arzu ediyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Açık ve kesin hükümlü bir sûre indirildiğinde. Bu İlâhî beyanda geçen ve kesin hükümlü anlamına gelen "muhkem” (مُحْكَمَةٌ) kelimesi ile sonradan gelen mânası kastedilmektedir. Sonradan gelen ifadesi de “muhkem” kelimesinin tefsiri değildir, ancak onunla neshedici (nâsih) hükmü kastetmektedirler. “Nâsih” de sonradan gelen, arkadan nâzil olan âyet demektir ve bu âyet muhkemdir, onunla amel etmek zorunludur. En doğrusunu Allah bilir. Nitekim İbn Mesûd’un mushafında da böyledir: “Levlâ nüzzilet sûratün muhdesetün” (لَوْلَا نُزِّلَتْ سُورَةٌ مُحْدَثَةٌ). Bunun tefsiri de belirttiğimiz gibidir. Ancak bize göre muhkem iki mânaya gelir. Birincisi, delillerle ve kanıtlarla sağlam olandır. İkincisi, bir kavme indirildiği ve insanlar arasında dolaştığı için kimsenin değiştiremediği, aksine Allah katından geldiğinin bilinmesi için insanların korudukları âyetlerdir. En doğrusunu Allah bilir. İçinde savaştan söz edildiğinde. Cenâb-ı Hak savaşta çeşitli özellikler yaratmıştır. Birincisi, her ne kadar zâhirde savaşın canları ve malları telef etmesi söz konusu olsa da müslümanların sayılarının ve servetlerinin çoğalması da söz konusudur. Çünkü savaş farz kılınmadan önce insanlar tek tek İslâma giriyorlardı, ama savaş farz kılınınca Cenâb-ı Hakk’ın da haber verdiği üzere akın akın İslâma girmeye başladılar: “İnsanların akın akın Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde...”. İkincisi, iman edenle inkâr edeni, kesin inananla şüphelere dalan kimseler, savaş sayesinde birbirinden ayrılır. Çünkü münafık olan birinin gerçek yüzü o zamana kadar ortaya çıkmaz. Savaş farz kılındığında, nifak ve şüphe içinde olanlarla iman ve tasdik edenler ortaya çıkar. Üçüncüsü, savaşta peygamberliğin ve ölümden sonra dirilmenin işaretleri vardır. Peygamberliğin işaretinden maksat şudur: Resûlullah’ın (s.a.) ashâbı sayı itibariyle az oldukları gibi savaş teçhizatı ve kuvvet bakımından da zayıftılar. Sayılamayacak derecede kalabalık, teçhizat ve kuvvet bakımından da çok üstün olan düşmana karşı savaşmakla emrolunmuşlardı. Bu hal, onların kendi güçleriyle değil, Allah’ın yardımı ile savaştıklarının yahut sayı ve kuvvet bakımından kendilerine denk olan bir ordu ile savaşmadıklarının bilinmesi içindi. En doğrusunu Allah bilir. Ölümden sonra dirilmenin delillerine gelince, onlar akrabalık bağlarım kesmek söz konusu olduğu halde yakınlarını, akrabalarını ve dostlarını öldürmekle emrolunmuşlardı, bu emri de onlar ancak ümit edilen ve hedeflenen bir akıbetin var olduğu bilinsin diye yerine getiriyorlardı. Çünkü belirlenen bir hedef ve benimsenen bir gaye olmadan böyle bir İşe girişmek mümkün değildir. En doğrusunu Allah bilir. Kalplerinde çürüklük bulunanların sana, ölüm korkusundan baygınlık geçirmiş kimseler gibi baktığını görürsün. Münafıklar, içlerinde gizledikleri nifakı ve şüpheleri haber veren bir âyetin gelmesinden nefret ediyorlardı. Nitekim Allah şöyle buyurur: “Münafıklar, kendileri aleyhine olmak üzere kalplerindekini ortaya çıkaracak bir sûrenin indirilmesinden endişe ediyorlar”. Böyle bir sûre indirilince de âyet-i kerîmede belirtildiği gİbİ düşmanlıkları artıyordu: “Kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu onların (mânevî) kirlerine kir katmıştır”.
Güzel olan itaattir, makbul sözdür. Müfessirler şöyle dediler: Tıpkı “Acı sonun yaklaştıkça yaklaşıyor!” mealindeki âyette olduğu gibi, bu âyet de onlar için tehdit anlamına gelmektedir. Fakat âyetin zâhiri tehdit değil, sizin için daha uygun olan budur mânasına gelir, sizin için evlâ olan itaat etmeniz ve makbul söz söylemenizdir. Onlar bunu terkettikleri zaman ise âyet tehdit mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Durum kesinlik kazanınca; bu cümlenin tefsirinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Bu cümle, Açık ve kesin hükümlü bir sûre indirildiğinde ve içinde savaştan söz edildiğinde mealindeki âyetin sılasıdır, işte o zaman durum kesinlik kazanır demektir. İşte o zaman münafıkların ne hale geleceklerini Cenâb-ı Hak şöyle açıklıyor: Kalplerinde çürüklük bulunanların sana, ölüm korkusundan baygınlık geçirmiş kimseler gibi baktığını görürsün. Onların ölüm korkusundan baygınlık geçirmiş kimseler gibi bakmaları sadece savaşın zikredilmesi yüzünden değildir. Cenâb-ı Hak bu vasfı ve o hâli, savaşın farz kılındığı ve savaşa çıkmanın şart olduğu zamanla ilgili olarak söylemiştir. İşte Durum kesinlik kazanınca cümlesi, savaş farz kılınınca ve savaşa çıkmak kesinlik kazanınca onların hali âyette belirtildiği gibi olur demektir, yoksa sadece savaş sözcüğünün kullanılması anlamında değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Bazıları şöyle dedi: Durum kesinlik kazanınca, yani âhirette, peygamberlerin uyardıkları azabın gelmesi kesinlik kazanınca, dünyada iken Allah’a karşı sadakat göstermiş olsalardı, âhirette onlar için hayırlı olacaktı, çünkü âhirette azap hali başlarından hiç gitmiyor. Yani Resûlullah’ın (s.a.), âhirette azaba uğrayacakları ikazını kabul edip dünyada iken ona muhalefeti terketselerdi, bu onlar için âhirette daha hayırlı olacaktı. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Veyekulü (وَيَقُولُ)
İbn Fâris, k-v-l (قول) kökünün bir şeyi telaffuz etmek ve bir düşünceyi sesli olarak dışa vurmak olan asli manasına vurgu yapar. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin her zaman bir niyet ve bir anlam bütünlüğü taşıdığını, buradaki kullanımın müminlerin samimi bir arzu ve beklenti içindeki beyanlarını temsil ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Kur'an'ın diyalog yapısında tarafların konumlarını belirleyen merkezi bir eylem olduğunu ifade eder. Mustafa Öztürk, kelimenin burada müminlerin vahye duydukları iştiyakı ve yeni bir mesajın inişine dair sabırsızlıklarını dile getiren bir "talep" niteliği taşıdığını vurgular.
Ellezine (الَّذِينَ)
İbn Fâris, bu ism-i mevsulün bir niteliği belirli bir gruba tahsis ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, burada bu kelimenin müminleri karakterize eden bir bağlaç olduğunu ve onların vahye karşı duyarlılıklarını nitelediğini söyler. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet bağlamında, samimi müminleri münafıklardan ayıran o berrak duruşu simgelediğini ifade eder. Sadık Kılıç, bu ifadenin bir "toplumsal kimlik" inşası olduğunu ve müminlerin Allah’tan gelen her türlü hükme (savaş dahil) hazır olduklarını beyan eden grubu nitelediğini belirtir.
Âmenü (آمَنُوا)
İbn Fâris, e-m-n (أمن) kökünün "güven ve korkusuzluk" manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın burada Allah'ın vaadine tam bir güvenle bağlanmak olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, imanın "teslimiyet" boyutu üzerinde durarak, müminlerin burada yeni bir sûre istemelerinin bu teslimiyetin bir tezahürü olduğunu söyler. Mustafa Öztürk, bu kelimenin o günkü mücadele ortamında risk alan, bedel ödemeye hazır olan çekirdek kadroyu temsil ettiğini vurgular.
Levlâ (لَوْلَا)
İbn Fâris, bu edatın bir şeyin olmamasından dolayı duyulan esef veya bir şeyi teşvik (tahdid) amacıyla kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "levlâ"nın bir temenni ve arzuyu (keşke olsa) dile getirdiğini ifade eder. Mustafa Öztürk, bu edatın müminlerin dilinden dökülen bir "vahiy özlemi" olduğunu, onların sürekli bir ilahi rehberlik ve somut talimat beklediklerini simgelediğini belirtir.
Nüzzilet (نُزِّلَتْ)
İbn Fâris, n-z-l (نزل) kökünün yukarıdan aşağıya inmek ve konaklamak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tenzil" (nüzzilet) kalıbının vahyin parça parça ve hikmetle indirilmesini ifade ettiğini söyler. Mustafa Öztürk, bu edilgen yapının, müminlerin vahyin kaynağına (Allah) duydukları tam bağımlılığı ve yeni bir ilahi müdahale beklentisini temsil ettiğini belirtir.
Sûratün (سُورَةٌ)
İbn Fâris, s-v-r (سور) kökünün bir şeyi kuşatan duvar (sur) veya yüksek mertebe anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sûrenin vahyin belirli bir kısmını diğerlerinden ayıran ve onu bir bütünlük içinde koruyan yapısına vurgu yapar. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice "surta" (yazı, satır, metin bölümü) kelimesiyle kökensel bağları olabileceğini ve Kur'an'da vahyin bölümlerini nitelemek için teknik bir terim haline geldiğini ifade eder. Theodor Nöldeke, sûrenin vahyin vahyedilmiş bir birimi olarak Kur'an'ın mimari yapısındaki önemine dikkat çeker. Mustafa Öztürk, sûrenin burada müminler için somut bir yol haritası ve hüküm manzumesi anlamına geldiğini belirtir.
Muhkemetün (مُّحْكَمَةٌ)
İbn Fâris, h-k-m (حكم) kökünün engellemek, sağlamlaştırmak ve bir şeyi bozulamayacak hale getirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "muhkem" kelimesinin burada yoruma açık olmayan, net, sarsılmaz ve hükmü kesin olan sûreleri nitelediğini ifade eder. Celaleddin el-Suyuti, muhkemliğin burada özellikle cihad ve kıtal gibi hayati hükümlerde hiçbir şüpheye yer bırakmayan açıklık anlamına geldiğini söyler. Mustafa Öztürk, bu kelimenin münafıkların tevil ve kaçış yollarını kapatan, uygulaması zorunlu ve berrak bir ilahi talimatı temsil ettiğini vurgular. Sadık Kılıç, muhkemin hakikatin sarsılmaz formu olduğunu ve müminin bu netlik karşısında tam bir sebat sergilediğini belirtir.
Zükire (ذُكِرَ)
İbn Fâris, z-k-r (ذكر) kökünün bir şeyi dille anmak veya zihinde hazır tutmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zikr"in burada bir hükmün (kıtal) vahiy metni içinde açıkça yer alması ve muhataplara duyurulması anlamına geldiğini söyler. Mustafa Öztürk, bu kelimenin pasif kullanımının, hükmün otoritesinin Allah’a ait olduğunu ve bu hükmün artık toplumsal bir gerçeklik haline geldiğini ifade ettiğini belirtir.
El-Kıtâlü (الْقِتَالُ)
İbn Fâris, k-t-l (قتل) kökünün bir canlının hayatına son vermek veya onu etkisiz hale getirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kıtal"in (mufâale babı) iki taraf arasındaki karşılıklı savaş halini nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, kıtalin Kur'an'ın semantik dünyasında "Allah yolunda verilen fiziki mücadele" olarak meşruiyet kazandığını ve müminlerin sadakatini ölçen en ağır imtihan olduğunu vurgular. Mustafa Öztürk, kelimenin burada Medine dönemindeki askeri seferberlik ve sıcak çatışma emirlerini temsil ettiğini belirtir.
Raeyte (رَأيتَ)
İbn Fâris, r-e-y (رأي) kökünün gözle görmek veya kalp ile idrak etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki görme eyleminin hem münafıkların fiziksel şaşkınlıklarını müşahede etmeyi hem de onların iç dünyalarındaki korkuyu anlamayı kapsadığını söyler. Mustafa Öztürk, bu hitabın Hz. Peygamber’e yönelik olduğunu ve münafıkların o "anlık" dramatik tepkilerini gözlemlemesi için bir vurgu taşıdığını ifade eder.
Meradun (مَّرَضٌ)
İbn Fâris, m-r-d (مرض) kökünün sağlık ve dengenin bozulması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "maraz"ın burada fiziksel bir hastalık değil, kalpteki nifak, şüphe ve korku olduğunu, insanın manevi bütünlüğünün parçalanmasını temsil ettiğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kavramın Kur'an'da münafıkların psikolojik durumunu niteleyen en sarsıcı terim olduğunu ve hakikate karşı duyulan o içsel direncin bir yansıması olduğunu vurgular. Mustafa Öztürk, kalplerinde maraz olanların, menfaatleri söz konusu olduğunda mümin görünen ancak zorluk (savaş) anında asıl kimlikleri ortaya çıkan "kaypak" tipler olduğunu belirtir. Sadık Kılıç, meradın ontolojik bir istikrarsızlık olduğunu ve insanın hakikatle olan bağının çürümesi anlamına geldiğini söyler.
Yenzurûne (يَنظُرُونَ)
İbn Fâris, n-z-r (نظر) kökünün bir şeye göz dikmek ve beklemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki bakışın sıradan bir bakış değil, dehşet ve şaşkınlık içinde, ne yapacağını bilemeyen bir "donup kalma" halini nitelediğini ifade eder. Mustafa Öztürk, münafıkların Hz. Peygamber’e olan bu bakışlarının, ondan gelecek bir "istisna" veya "kurtuluş" haberi bekleyen ama aynı zamanda ondan ölesiye korkan bir ruh halini simgelediğini belirtir.
El-Mağşiyyi (الْمَغْشِيِّ)
İbn Fâris, g-ş-y (غشي) kökünün bir şeyi bütünüyle örtmek ve kaplamak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mağşiy" kelimesinin burada korku ve dehşetin şiddetinden dolayı bilinci kapanan, baygınlık geçiren (üzeri örtülen) kimse anlamına geldiğini ifade eder. Mustafa Öztürk, bu tasvirin münafıkların savaş emri karşısındaki o aşırı korkaklıklarını ve ruhsal çöküşlerini betimleyen mübalağalı bir imge olduğunu söyler. Hidayet Aydar, kelimenin bir "teslimiyet" değil, tam bir "çaresizlik" ve "irade kaybı" hali olduğunu belirtir.
El-Mevti (الْمَوْتِ)
İbn Fâris, m-v-t (موت) kökünün hayatın ve büyüme gücünün kesilmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ölümün burada münafıklar için bir "nihai korku nesnesi" olarak zikredildiğini ifade eder. Mustafa Öztürk, münafıkların ölüm korkusunun, onların dünya hayatına olan aşırı hırslarından ve ahirete dair şüphelerinden kaynaklandığını bu kelime üzerinden analiz eder. Sadık Kılıç, ölümün burada kâfir ve münafık zihninde mutlak bir yok oluş (nihilizm) olarak algılandığını ve bu yüzden onlara dehşet verdiğini belirtir.
Evlâ (أَوْلَىٰ)
İbn Fâris, v-l-y (ولى) kökünün yakınlık ve bir şeyin ardınca gelmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "evlâ"nın bir şeye en layık ve en yakın olanı ifade ettiğini, ancak buradaki "fe evlâ lehüm" kalıbının bir tehdit ve kınama (layık oldukları bela başlarına gelsin) anlamı taşıdığını söyler. Arthur Jeffery, kelimenin bu formda kullanımının Arapçada bir "beddua" veya "felaket uyarısı" olarak yerleştiğini ifade eder. Mustafa Öztürk, bu ifadenin münafıkların bu korkaklık ve ikiyüzlülükleri sonucunda hak ettikleri o kötü akıbetin (yıkımın) onlara çok yakın olduğunu bildirdiğini savunur. Hidayet Aydar, evlâ kelimesinin burada "yazıklar olsun onlara" veya "ölüm onlara daha yakındır" şeklinde bir vurguyla münafıkların trajedisini özetlediğini belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla