فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْوٰيكُمْ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Muhammed Sûresi, 19. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: muhammed 19, tevhid, bağışlanma, muhammed suresi 19. ayet, müminler, ilahi bilgi, muhammed suresi, allah, ilah, mağfiret, ilim, bilgi, mümin
-
“Bil ki, Allah’tan başka tanrı yoktur. Kendi günahın için, erkek kadın müminler için Allah’tan af dile. Ne yapacağınızı ve yerinizin neresi olacağını Allah bilir.”
Bil ki, Allah’tan başka tanrı yoktur. Bu İlâhî kelâm da iki şekilde yorumlanır. Birincisi, bil ki olay gerçekleştiğinde, Allah’tan başka tanrı yoktur, denilir. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda belirtildiği gibi: “Bizi dosdoğru yola ilet”, “Ey iman edenler! Allah’a iman edin!”. İkincisi, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Bil ki, kendisine kulluk yapılmaya lâyık olan tanrı ve gerçek mâbut, kendisinden başka ilâh olmayan Allah’tır. Çünkü Araplar, kendisine ibadet edilen mâbuda ilâh derlerdi. İşte bundan dolayı, kendisine ibadet edilmeye lâyık olan mâbut, Allah Tcâlâ’dır, sizin Allah’ı bırakıp kendilerine ibadet ettiğiniz ve onlara ibadet etmenizin sizi Allah’a yaklaştıracağını iddia ettiğiniz putlar değildir. Üçüncü bir mâna da şudur: Cenâb-ı Hak, ona ihlas halini ve Allah’ın birliği inancını her zaman kalbine nakşetmesini ve bunu dil ile de söylemesini emretmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Kendi günahın için af dile! Bu ifadenin cümle başı olması mümkündür; insana başkalarına dua etmesi emredildiğinde, önce kendi nefsine dua ederek söze başlar. Emrin hakikati ise, kendine değil, diğer mümin erkeklere ve kadınlara dua etmektir. Ancak burada kendisi için dua etmesinin emredilmesi, müstahap anlamındadır. En doğrusunu Allah bilir. Burada, bir günah işlemiş olduğundan dolayı Allah’tan af dilemesi emredilmiş de olabilir, ancak biz onu bilmiyoruz. Peygamberlerin işledikleri günahları ezberlemek ve onları saymakla mükellef değiliz. İşlenebileceği düşünülen her günah için af dilemenin emredilmiş olması caizdir. Nitekim Hz. İbrahim şöyle demişti: “Hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum yine O’dur”. Fakat peygamberlerin işledikleri günahlar ve yaptıkları hatalar, diğer insanlarınki gibi değildir; insanların işledikleri günahlar, büyük küçük her türlü çirkinlikleri kapsar, peygamberlerin günahları ise hiçbir çirkinliğe bulaşmadan sadece efdal olanı terketmek şeklinde olur. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.
Müminler İçin En Ümit Verici Âyet
Kur’ân-ı Kerim’de müminler için en ümit verici âyet, şüphesiz bu âyettir. Çünkü şanı yüce olan Allah, peygamberine, müminler için mağfiret dilemesini emretmektedir. Mevlâsı kendisine mağfiret dilemesini emrettiği halde Hz. Peygamber’in af dilememesi düşünülemez. Sonra peygamber aleyhisselâm Allah’ın emri üzerine müminler İçin af dilediği zaman, Cenâb-ı Hakk’ın onu kabul etmemesi de düşünülemez. Diğer peygamberlerin duaları da böyledir. Meselâ Hz. Nuh şöyle dua etmişti: "Rabbim! Beni, annemi babamı, inanmış olarak evime girenleri, mümin erkekleri ve mümin kadınları bağışla". Hz. İbrahim de şöyle dua etmişti: “Rabb’imiz! Hesap kurulacağı gün beni, anamı, babamı ve müminleri bağışla!”. Buna benzer başka örnekler de vardır. Meleklerin insanlar için yaptıkları dualar da böyledir; “Melekler de yerdekilerin bağışlanmasını diliyorlar”, “Ey Rabb’imiz! Tövbe edenleri ve yolundan gidenleri bağışla!”. Bu ilâhı beyanlar, müminler için en çok ümit verici âyetlerdir. Hiç şüphe yok ki peygamberlerin duaları, Allah Teâlâ’ya ulaşma vesilelerinin en üstünü ve O’nun nezdinde yakınlaştırıcı yolların en büyüğüdür. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.
Mûtezile ve Günahların Bağışlanması
Erkek kadın müminler için Allah’tan af dile. Bu âyet-İ kerime, Mûtezile’nin iddiasını geçersiz hale getirmektedir. Onlar şöyle diyorlar; Küçük günahlar bağışlanmıştır, Allah Teâlâ’nın küçük günahlarla kullarına azap etmesi caiz değildir. Büyük günahlar ise tövbe ve istiğfar yapmadıkça Allah’ın onları bağışlaması helâl değildir. Bu âyet ise onların sözlerini ve görüşlerini geçersiz kılmaktadır. Çünkü burada Allah, müminler için af dilemesini peygamberine emretmektedir. İşlenen günah ya küçüktür, onlara göre küçük günahlar zaten bağışlanmıştır. Buna göre Hz. Peygamber sanki şunu söylemektedir; Haksızlık yapma Allah’ım! Çünkü bağışlanmış olan küçük günahlardan dolayı azap etmesi caiz değildir, eğer bundan dolayı azap edecek olursa haksızlık yapmış olur. Yahut da işlenen büyük günah olur, onlara göre onun da bağışlanması helâl değildir. Bu durumda “Yâ Rabbi! Onları bağışla!” diye dua etmekle sanki şunu söylemektedir; Allah’ım!, Haksızlık yap! Çünkü O’nun büyük günahları bağışlaması caiz değildi, buna rağmen bağışlarsa haksızlık yapmış olur, uygun olmayan bir hüküm vermiş olur. Nasıl olursa olsun, bu âyet Mûtezile’nin iddiasını geçersiz hale getirmekte ve bizim görüşümüze delil olmaktadır: İşlenen günah küçük de olsa, büyük de olsa, onu yapana azap etmesi de bağışlaması da Allah'a ait bir haktır. Çünkü her ikisi de günahı bağışlamak ifadesine girmektedir. Doğruya ulaştıranı muvaffak kılan sadece Allah’tır.
Allah’ın İlmi
Ne yapacağınızı ve yerinizin neresi olacağını Allah bilir. Bazıları buna şöyle bir mâna verdi: Gündüzleri ne yapacağınızı ve geceleri nereye gideceğinizi Allah bilir. Şöyle de denildi: Gündüzleri neler yapacağınızı ve geceleri nerede kalacağınızı Allah bilir. Bunların ikisi de aynıdır. Bazıları da şöyle dedi: Dünyada neler yapacağınızı ve âhirette nereye gideceğinizi, yani nerede kalacağınızı Allah bilir. Bize göre ise bu âyet farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, muhtemelen Cenâb-ı Hak bir kavmin, “Allah Teâlâ işlerin sonunu bilmez, çünkü bu âlemi yarattı, ama insanlar O’nu ve nimetlerini inkâr ediyorlar, eğer verdiği nimetleri insanların inkâr edeceklerini bilmiş olsaydı onları yaratması ve kendilerine o nimetleri vermesi ihtimal dâhilinde olmazdı, çünkü dünyada böyle yapan biri boş işlerle uğraşan ve hikmete uygun davranmayan kişi sayılır” şeklindeki zanları ve vehimleri üzerine bu âyeti göndermiştir. Buna göre bu âyet, onların bu iddiaları üzerine gelmiştir. Cenâb-ı Hak da onlara şöyle cevap vermektedir: Ne yapacağınızı ve yerinizin neresi olacağını Allah bilir. Yani Allah, neler yapacaklarını bildiği halde onları yaratmıştır, yoksa onların zannettikleri gibi bilmediği halde yaratmış değildir. Ancak Allah Teâlâ’yı bilgisizlikle itham etmek onlara yakışmaz, bu onların, Cenâb-ı Hakk’ın yaptığı işlerdeki hikmeti hakkıyla bilmemeleri yüzündendir. Çünkü şanı yüce olan Allah bu âlemi kendi ihtiyacı ve şahsî menfaati için değil, aksine insanların kendi menfaatleri ve ihtiyaçları için yaratmıştır. Allah’ın buyruklarını kabul edip itaat etmelerinin faydası da onlara dönecektir, O’nun buyruklarını ret ve inkâr etmelerinin zararını da onlar çekeceklerdir. Dünyada bir insanın, reddedeceğini ve kabul etmeyeceğini bildiği halde birine emir vermesi yahut yasak koyması veyahut ona bir elçi göndermesi, akılsızca bir hareket ve hikmete uymayan bir davranış olur. Çünkü o bunu sadece kendi ihtiyacı ve menfaati için yapmaktadır. Dolayısıyla reddedip kabul etmeyeceğini bildiği halde böyle bir şey yaparsa hikmete uygun davranmamış olur. Duyular âleminde ve duyu ötesi âlemde hikmet farklı olur. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.
İkincisi, Ne yapacağınızı ve yerinizin neresi olacağını Allah bilir, yani sürekli dikkatli ve uyanık olmanız için Allah sizin bütün hareket ve durma halindeki bütün davranışlarınızı bildiğini size haber veriyor. En doğrusunu Allah bilir.
Allah’ın Varlık ve Olayları Bilmesi
Üçüncüsü, Ne yapacağınızı ve yerinizin neresi olacağını Allah bilir, yani dünyada neler yapacağınızı Allah bilir, âhirette evinizin nereye olacağını da bilir. Yani Allah her şeyi, insanların bütün hallerini bilerek yaratmıştır. Tıpkı şu ilâhî beyanda belirtildiği gibi: "Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmış olduk". Başka bir âyette de meâlen şöyle buyurulur: "Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım". Yani Allah inkâr yolunu ve kendisine düşmanlığı seçeceğini bildiği kişileri cehennem için, tevhidi ve kendisine dostluğu seçeceğini bildiği kişileri de cennet için yaratmıştır. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.
Yorumu Yorumla
-
Fe'lem (فَاعْلَمْ)
İbn Fâris, e-l-m (e-l-m) kökünün bir şeyi diğerinden ayıran "alamet" ve "iz" anlamına geldiğini, bilginin de hakikati batıldan ayıran belirgin bir işaret olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilm" kelimesinin bir şeyin hakikatini idrak etmek olduğunu ifade ederek, buradaki emir kipinin (fe'lem) sadece bir bilgi aktarımı değil, zihindeki tereddütleri gideren mutlak bir kesinliğe (yakîn) ulaşma talebi olduğunu söyler. Toshihiko Izutsu, bu kavramı "cehl"in zıttı olarak analiz eder; ona göre Kur'anî bağlamda "bilmek", nesnel bir veriyi öğrenmekten ziyade, varlığın merkezindeki ilahi tekliği (tevhid) kalbi ve akli bir tasdikle kabullenmektir. Mustafa Öztürk, ayetin başındaki bu emrin, müminlerin zorlu mücadele süreçlerinde inanç esaslarını sağlam bir bilgi zeminine oturtmaları ve duygusal savrulmalardan korunmaları için bir "zihinsel inşa" hamlesi olduğunu vurgular. Sadık Kılıç, ilmin burada insanın varoluşsal pusulası olduğunu ve Allah’ın birliğine dair bilginin tüm insani eylemlerin meşruiyet zemini teşkil ettiğini ifade eder.
İlâhe (إِلَهَ)
İbn Fâris, e-l-h (e-l-h) kökünün "kulluk etmek, yönelmek ve şaşkınlık" anlamlarına geldiğini, ilahın ise kendisine tam bir bağlılıkla ve sevgiyle yönelinen otorite olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin "alyah" (sığınmak) veya "velah" (hayret etmek/tutkuyla bağlanmak) kökleriyle bağına değinerek, ilahın insanın sığındığı ve mutlak anlamda boyun eğdiği tek merci olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (İbranice "El", Aramice "İlâhâ") ortak kökenlerine dikkat çeker ve bu terimin Arapçada soyut bir "tanrı" kavramından "ibadete layık tek varlık" anlamına evrildiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, "ilah" kavramını Kur'an'ın ontolojik yapısında "merkezi değer" olarak tanımlar; ona göre her insanın bir ilahı (yöneldiği temel değer) vardır ve "lâ ilâhe" ifadesiyle tüm sahte otoritelerin reddedildiğini savunur. Sadık Kılıç, ilahın insanın anlam arayışındaki nihai nokta olduğunu ve bu kelimenin kişinin tüm bağlılıklarını tek bir merkezde toplama iradesini temsil ettiğini vurgular.
Allâh (اللَّه)
İbn Fâris, bu ismin asıl itibarıyla e-l-h kökünden türediğini ve bütün kemal sıfatları kendinde toplayan, varlığı zorunlu olan tek varlığın özel ismi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah lafzının başka hiçbir varlık için kullanılamayacağını ve O'nun her türlü noksanlıktan münezzeh oluşunu simgelediğini ifade eder. Arthur Jeffery, ismin etimolojik olarak "el-İlâh" tamlamasının kaynaşmasından oluştuğu görüşüne yer verirken, kelimenin İslam öncesi dönemde de yüce bir yaratıcıyı nitelediğini ancak Kur'an ile birlikte bu ismin tevhidi bir kimliğe büründüğünü belirtir. Toshihiko Izutsu, Allah lafzını Kur'an'ın anlamsal alanındaki "en yüksek odak kelime" (highest focus word) olarak tanımlar ve tüm diğer kavramların anlamlarını bu merkez isme göre kazandığını ifade eder. Mustafa Öztürk, Allah isminin burada müminler için mutlak güven kaynağı ve mücadelesi verilen davanın yegâne sahibi olarak konumlandırıldığını savunur.
Vestağfir (وَاسْتَغْفِرْ)
İbn Fâris, g-f-r (g-f-r) kökünün "örtmek, gizlemek ve korumak" anlamlarına geldiğini, savaşçıların başını koruyan "miğfer" kelimesinin de bu kökten türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, istiğfarın sözlü bir talebin ötesinde, kulun yaptığı hataların olumsuz etkilerinden korunma isteği ve Allah’ın rahmet örtüsüne sığınma eylemi olduğunu ifade eder. Mustafa Öztürk, Hz. Peygamber’e yönelik bu emrin, onun şahsında tüm ümmete bir kulluk bilinci aşıladığını ve peygamberin bile ilahi mağfirete muhtaç olduğu gerçeği üzerinden insani acziyetin vurgulandığını söyler. Sadık Kılıç, istiğfarın insanın kendi iç dünyasındaki kirleri temizleme ve fıtri duruluğuna (safiyet) dönme çabası olduğunu belirtir. Hidayet Aydar, kelimenin burada bir "korunma talebi" olduğunu ve gelecekteki hatalara karşı ilahi bir kalkan isteme manası taşıdığını ifade eder.
Zenbike (لِذَنْبِكَ)
İbn Fâris, z-n-b (z-n-b) kökünün "kuyruk" (zeneb) ve "bir şeyin arkasından gelen sonuç" anlamlarına geldiğini belirtir. Günaha "zenb" denilmesi, onun kişinin peşini bırakmayan ve mutlaka bir karşılığı olan eylem olması sebebiyledir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin özellikle kişinin kendi fıtratına veya ilahi emirlere karşı işlediği, sorumluluğu omuzlarına yüklenen her türlü kusur ve hata olduğunu ifade eder. Mustafa Öztürk, ayette Hz. Peygamber’e hitaben kullanılan "senin zenbin" ifadesinin, peygamberin tebliğ görevindeki ağır yükler, beşeri hassasiyetler veya mücadelesinde karşılaştığı zorluklar karşısındaki insani durumları nitelediğini, bunun teknik anlamda bir "suç" değil, ilahi mükemmeliyet karşısındaki "eksiklik" olduğunu savunur. Hidayet Aydar, kelimenin burada insanın kendi sorumluluklarını yerine getirmedeki yetersizliğini simgelediğini belirtir.
Mü'miniyne (الْمُؤْمِنِينَ) - Mü'minâti (الْمُؤْمِنَاتِ)
İbn Fâris, e-m-n (e-m-n) kökünün "korkusuzluk, sükûnet ve bir şeye güvenmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Müminin bu adı alması, hem Allah'a güvenmesi hem de çevresine güven vermesi sebebiyledir. Râgıb el-İsfahânî, imanın kalbin tasdiki ve ilahi emanete sadakat olduğunu, mümin ve müminat ayrımının ise İslam toplumundaki cinsiyet farkı gözetmeksizin her bireyin aynı manevi sorumluluğa ve mağfiret ihtiyacına sahip olduğunu gösterdiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, mümin kavramını "Allah'ın vahyine tam bir teslimiyetle karşılık veren özne" olarak tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu ayette kadınların (müminat) ayrıca zikredilmesinin, İslam'ın kadın kimliğini sosyal ve hukuki bir özne olarak tanımasının ve onları manevi mücadelenin asli bir parçası kılmasının en açık delili olduğunu vurgular. Mustafa Öztürk, bu hitabın Medine’deki toplumsal birliği pekiştiren, "birbirine mağfiret dileyen" kolektif bir ruh inşa ettiğini belirtir.
Mütakallebeküm (مُتَقَلَّبَكُمْ)
İbn Fâris, k-l-b (k-l-b) kökünün "bir şeyi altüst etmek, döndürmek ve bir halden diğerine geçirmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mütakalleb" kelimesinin insanın dünyadaki hareketliliğini, günlük işlerini, yer değiştirmelerini ve iç dünyasındaki fikirsel dönüşümlerini kapsadığını ifade eder. Mustafa Öztürk, bu kelimenin burada insanların gündüz vakti sergiledikleri aktif yaşamı, kazanç çabalarını ve sosyal ilişkilerini nitelediğini, Allah'ın bu hareketliliğin her anına şahit olduğunu vurguladığını söyler. Sadık Kılıç, bu kavramın insanın "oluş" halindeki değişkenliğini simgelediğini ve hiçbir eylemin ilahi gözetimin dışında kalmadığını belirtir. Hidayet Aydar, kelimenin insanın hayattaki tüm manevralarını ve niyetlerini kapsayan geniş bir anlamı olduğunu ifade eder.
Mesvâküm (مَثْوَاكُمْ)
İbn Fâris, s-v-y (s-v-y) kökünün bir yerde konaklamak, orayı vatan edinmek ve yerleşmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mesvâ"nın hareketin bittiği, insanın sükûnete erdiği ve ikamet ettiği yer olduğunu ifade eder. Mustafa Öztürk, "mütakalleb"in gündüzdeki hareketi, "mesvâ"nın ise geceleyin dönülen yuvayı veya nihai olarak gidilecek olan ebedi yurdu (ahiret) temsil ettiğini savunur. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin insanın varış noktasını ve istikrar bulduğu son menzili nitelediğini söyler. Sadık Kılıç, mesvâ'nın insanın varoluşsal "limanı" olduğunu ve ayetin bu iki kavramla insanın tüm zamanını ve mekanını ilahi bilgiye (ya'lemu) bağladığını belirtir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla