وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِــعُ اِلَيْكَۚ حَتّٰٓى اِذَا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ قَالُوا لِلَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ مَاذَا قَالَ اٰنِفاً۠ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ طَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَاتَّبَعُٓوا اَهْوَٓاءَهُمْ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Muhammed Sûresi, 16. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: muhammed 16, muhammed suresi, münafıklar, muhammed suresi 16. ayet, dinleme, kalp mühürlenmesi, anlamama, allah, kalp, ilim, bilgi
-
“İçlerinden sana kulak verenler de var. Nihayet senin huzurundan ayrılınca, bilgi sahiplerine, ‘Biraz önce ne söyledi?’ diye sorarlar. İşte Allah bunların kalplerini mühürlemiştir, arzularının peşine takılıp gitmektedirler.”
Hz. Muhammed’in Nübüvvetine Dair Deliller
İçlerinden sana kulak verenler de var. Nihayet senin huzurundan ayrılınca, bilgi sahiplerine, ‘Biraz önce ne söyledi?’ diye sorarlar. Allah Teâlâ, peygamber aleyhisselâmın peygamberliğine delil olacak [gaybî] mûcizeler ve alâmetler, münafıkların yaptıklarına ve içlerinde gizledikleri muhalefete ve düşmanlığa dair kanıtlar yaratmıştır. Cenâb-ı Hak, Resûlullah’ın (s.a.) risâletinin alâmeti ve nübüvvetinin kanıtı olsun diye, onların içlerinde gizledikleri ve sakladıkları düşüncelere resûlünü muttali kıldı. Çünkü onlar, kalplerinde gizlenen düşüncelere Allah’tan başka kimsenin muttali olamayacağını biliyorlardı. Resûlullah (s.a.) onların içlerinde gizledikleri ve sakladıkları düşünceleri kendilerine haber verince, Hz. Peygamber’in bunları Allah'tan öğrendiğine kanaat getirdiler. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: “Aranızdan gizlice sıvışıp gidenleri Allah elbette bilir”, “Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında, ’Biz sizinleyiz’ derler”. Sonra Resûlullah’a (s.a.) kulak vermekte insanlar üçe ayrılır. Müminler, irşâd olmak için ve girdikleri doğru yolda daha sağlam şekilde devam etsinler diye onu dinlerler. Bu beyan, “Hidâyeti benimseyenlere gelince Allah onların hidâyetlerini arttırır” meâlindeki âyet gibidir. İnkârcılar ise kendi yandaşlarına şunları söylemek için onu dinlerler: O kendi kafasından uydurmaktadır, yalancıdır, büyücüdür. Bunu da yandaşlarının kalplerine Muhammed’in (s.a.) getirdikleri haktır fikri uyanıp da onu dinlemeye gitmesinler diye yaparlar, yandaşlarının yanında Hz. Peygamber’i ve getirdiklerini tahkir ederler. Bu beyan, “Onlar hep yalana kulak verirler” meâlindeki âyet gibidir. Münafıklar ise kendisini kabul ediyor görünmek için Hz. Peygamber’e kulak verirler, bunu da içlerinde saklayıp gizledikleri düşmanlıkları ve muhalefetlerine dair bir hedef olmamak için yaparlar. En doğrusunu Allah bilir.
Bilgi sahiplerine, ‘Biraz önce ne söyledi?’ diye sorarlar. Onların söylemiş oldukları bu söz, zâhirde söyleyeni kınamayı gerektiren bir söz değildir. Çünkü söylenen bazı sözleri duymayan yahut maksadı anlayamayan veyahut işittiğini aklında tutamayan kişinin, onu bilen ve aklında tutan birine sorması gerekir. Ancak onlar bu sözü, kendilerinin de onların dininde olduklarını, Hz. Peygamber’e kulak verdiklerini ve sözlerini ezberlediklerini bilmeleri için söylüyorlardı. Hakikatte ise onlarla alay ediyorlardı, işte bundan dolayı bu sözle onlar kınanmışlardır.
Sonra Allah onların kalplerini mühürlediğini haber vermektedir: İşte Allah bunların kalplerini mühürlemiştir, arzularının peşine takılıp gitmektedirler. Çünkü söylediğimiz gibi onların Hz. Peygamber’i dinlemeleri, kendisine duydukları muhalefeti, düşmanlığı ve alaylarını gizlemek için onun yanında görünme arzusuna dayanıyordu. Âyette geçen “ânifen” (آنِفًا) kelimesine bazıları başlangıçta mânası, bazıları da az önce anlamı verdi.
Yorumu Yorumla
-
Veminhum (وَمِنْهُمْ)
İbn Fâris, bu yapının başındaki "vav" harfinin atıf, "min" harfinin ise teb'iz (parçalara ayırma) ifade ettiğini, dolayısıyla genel bir grubun içinden bir kesime işaret edildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "min" edatının burada bir topluluğun içindeki farklı karakter yapılarını tefrik etmek için kullanıldığını ifade eder. Mustafa Öztürk, bu ifadenin Medine toplumundaki homojen olmayan yapıyı, özellikle de Hz. Peygamber'in meclisinde bulunup da kalben ona uymayan münafık tiplemesini tasvir etmek için bir başlangıç teşkil ettiğini savunur.
Men yestemiu (مَنْ يَسْتَمِعُ)
İbn Fâris, s-m-e (سمع) kökünün temel anlamının sesin kulak yoluyla algılanması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istima" (yestemiu) formunun "sema"dan (işitmek) farklı olarak, bir amaç doğrultusunda kulak vermeyi ve dinleme eylemindeki iradi çabayı ifade ettiğini söyler. Ancak buradaki kullanımın ironik olduğunu, fiziksel bir dinleme olsa da kalbi bir kavrayışın eksik olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın iletişim semantiği içinde değerlendirerek, "işitme"nin imana giden yolda ilk adım olduğunu, ancak münafıkların bu eylemi sadece fiziksel bir "duyma" seviyesinde bıraktıklarını vurgular. Mustafa Öztürk, kelimenin burada münafıkların Peygamber'in meclisindeki kayıtsız ve alaycı tavırlarını nitelediğini, onların dinler gibi görünüp aslında zihinlerinin başka yerde olduğunu ifade eder.
Harecû (خَرَجُوا)
İbn Fâris, h-r-c (خرج) kökünün bir yerden başka bir yere, içten dışa doğru hareket etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin burada sadece mekânsal bir çıkışı değil, aynı zamanda o meclisin manevi havasından ve tesirinden sıyrılma halini de kapsadığını ifade eder. Mustafa Öztürk, bu eylemin münafıkların Hz. Peygamber’in yanından ayrılır ayrılmaz sergiledikleri o "eski hallerine dönme" ve "alaycı tutuma bürünme" sürecinin başlangıcı olduğunu vurgular.
İlme (الْعِلْمَ)
İbn Fâris, e-l-m (علم) kökünün bir şeyi diğerinden ayıran "alamet" (iz, işaret) anlamından türediğini, dolayısıyla ilmin bir şeyi gerçeğiyle birbirinden ayıran kesin bilgi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilmin eşyanın hakikatini kavramak olduğunu ve burada "kendilerine ilim verilenler" (ûtül ilme) ifadesiyle, vahiyle inşa olan ve derin kavrayış sahibi olan sahabe grubunun kastedildiğini söyler. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "cahiliye" karşısında konumlandırdığı en önemli kavramın "ilm" olduğunu, bunun sadece bilgi değil, ontolojik bir dönüşüm ve hakikati tasdik süreci olduğunu belirtir. Mustafa Öztürk, bu ifadenin Peygamber'in mesajını doğru anlayan ve içselleştiren nitelikli müminleri temsil ettiğini, münafıkların bu gruba yönelik alaycı sorularının aradaki seviye farkını gösterdiğini savunur.
Ânifen (آنِفًا)
İbn Fâris, e-n-f (أنف) kökünün "burun" anlamına geldiğini, bir şeyin en önü ve ucu olduğu için "yeni başlayan" veya "az önce olan" durumlar için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bir eylemin hemen bitimindeki en yakın zaman dilimini ifade ettiğini söyler. Arthur Jeffery, kelimenin "öncelik" ve "yakın zaman" vurgusuna dikkat çekerek, bunun Kur'an'da bir olayın hemen ardından gelen şaşkınlık veya alay durumlarını nitelemek için seçildiğini belirtir. Mustafa Öztürk, münafıkların "az önce ne dedi?" şeklindeki sorusunun, aslında mecliste fiziksel olarak bulunmalarına rağmen zihinsel olarak tam bir kopuş ve ilgisizlik içinde olduklarını kanıtlayan bir ifade olduğunu vurgular.
Tabaa (طَبَعَ)
İbn Fâris, t-b-e (طبع) kökünün bir kabın ağzını mühürlemek veya bir madenin üzerine damga vurmak (darbetmek) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin "hatm" (mühürleme) kelimesine yakın olduğunu, ancak tabaa'nın bir şeyin fıtratının ve karakterinin o hal üzere sabitlenmesini, artık değişime kapalı hale gelmesini ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, bu kavramın münafıklar ve kâfirler için "psikolojik bir geri dönüşsüzlük noktası" olduğunu, kişinin kendi iradesiyle hakikati defalarca reddetmesi sonucunda kalbinin anlama yetisini yitirmesini simgelediğini belirtir. Mustafa Öztürk, tab' eyleminin Allah'a izafe edilmesinin, münafıkların kendi ısrarlı tutumlarının bir doğal sonucu (sünnetullah) olarak kalplerinin hidayete kapanması anlamına geldiğini ifade eder. Sadık Kılıç, mühürleme eyleminin bir "karakter donması" olduğunu ve insanın kendi eliyle kendini manevi bir hapishaneye mahkûm etmesi olduğunu belirtir.
Kulûbihim (قُلُوبِهِمْ)
İbn Fâris, k-l-b (قلب) kökünün bir şeyin içini dışına çıkarmak, döndürmek ve bir şeyin özü/merkezi anlamlarına geldiğini belirtir. Kalbin değişkenliğine ve insanın merkez noktası olmasına atıf yapar. Râgıb el-İsfahânî, kalbin hem ruhu hem de akli melekeleri temsil ettiğini, burada "kalplerin mühürlenmesi"nin kavrayış ve basiretin tamamen yok olması demek olduğunu ifade eder. Mustafa Öztürk, Kur'an semantiğinde kalbin bir düşünme ve idrak merkezi olduğunu, bu ayette ise münafıkların idrak yollarının kapandığının bu kelime üzerinden vurgulandığını söyler.
Ehvâehum (أَهْوَاءَهُمْ)
İbn Fâris, h-v-y (هوى) kökünün "yüksekten aşağıya düşmek" ve "boşluk" anlamına geldiğini, nefsin arzularına da insanı felakete düşürdüğü için bu adın verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hevanın akıl ve vahiy dışındaki tüm sübjektif ve aşırı tutkuları temsil ettiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, heva kavramını "hidayet"in zıttı olarak konumlandırır; ona göre bu, kişinin hakikati değil, kendi bencil ve tutarsız arzularını tanrı edinmesi halidir. Mustafa Öztürk, münafıkların hidayet yerine kendi kabilevi çıkarlarını, siyasi hesaplarını ve şahsi arzularını (heva) rehber edindiklerini, bu sebeple de kalplerinin mühürlendiğini belirtir. Sadık Kılıç, hevanın bir "istikamet kaybı" olduğunu ve insanın kendi iç boşluğuna yuvarlanması anlamına geldiğini ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla