اَفَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ دَمَّرَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْۘ وَلِلْكَافِر۪ينَ اَمْثَالُهَا
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Muhammed Sûresi, 10. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kafirlerin akıbeti, muhammed suresi, helak, muhammed suresi 10. ayet, yeryüzü gezisi, muhammed 10, allah, arz
-
“Yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmediler mi? Allah onların köklerini kazıdı, bu kâfirleri de benzer sonuçlar beklemektedir.”
Yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmediler mi? Bu İlahî kelâmın üç şekilde yorumlanabileceğine daha önce temas etmiştik. Birincisi, onlar yeryüzünde dolaşsalardı, önceki insanların başına nelerin ve niçin geldiğini anlarlardı; onların başına bu felâketler, peygamberleri yalancılıkla itham edip İnkâr etmeleri sebebiyle gelmişti. Aynı zamanda o felâketlerden kurtulan insanların ne sayede kurtulduklarını da anlarlardı; onlar peygamberleri tasdik etmeleri ve onlara iman etmeleri sayesinde kurtulmuşlardı. İkincisi, âyet emir mânasına gelir, yani yeryüzünde dolaşın ve peygamberleri yalancılıkla itham edip onlarla alay edenlerin başlarına nelerin geldiğini görün! Bu sayede, onların peygamberlere yaptıklarını yapmaktan sakınmak gerektiğini anlarsınız. Üçüncüsü, onlar yeryüzünde dolaşıyorlardı, fakat onların başlarına gelen felâketin niçin geldiğini düşünmüyor ve ibret almıyorlardı. Eğer bunu düşünselerdi, aynı davranışları sergilemekten kaçınırlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Yesîrû (يَسِيرُوا)
İbn Fâris, s-y-r (s-y-r) kökünün temel anlamının "bir yerden bir yere hareket etmek, yol almak ve sürekli bir akış içinde olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "seyr" kelimesinin burada hem fiziksel olarak yeryüzünde dolaşmayı hem de bu seyahat sırasında zihinsel bir süreç işletmeyi kapsadığını ifade eder. Ayetteki kullanımın, insanın sadece bedeniyle değil, basiretiyle de hareket etmesi gerektiğine işaret ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın "tarihsel bilinç" yapısında önemli bir yer tuttuğunu, geçmiş kavimlerin yaşadığı coğrafyalarda dolaşarak ilahi sünneti (yasaları) keşfetme eylemiyle özdeşleştiğini vurgular. Mustafa Öztürk, kelimenin buradaki bağlamının Mekkeli müşriklere yönelik bir kınama ve uyarı taşıdığını; onların ticaret kervanlarıyla Şam ve Yemen yolları üzerinde gördükleri helak edilmiş kavimlerin kalıntılarına (Âd, Semûd, Lût kavmi) dikkatle bakmalarının istendiğini belirtir. Sadık Kılıç, seyr eyleminin bir "anlam arayışı" olduğunu ve yeryüzünün bir ayetler manzumesi olarak okunması gerektiğini ifade eder.
El-Ardi (الْأَرْضِ)
İbn Fâris, e-r-d (e-r-d) kökünün "altta olan, gökyüzünün zıttı ve üzerine basılan mekan" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "arz" kelimesinin burada sadece üzerinde yaşanılan toprak parçasını değil, aynı zamanda geçmiş medeniyetlerin izlerini ve ilahi tecellilerin sahnelerini barındıran "tarihsel bir laboratuvar" anlamında kullanıldığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (İbranice "eres", Aramice "ar'a") yaygınlığına ve Kur'an'daki ontolojik konumuna dikkat çeker. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki fonksiyonunun, insana sunulan gözlem alanının sınırlarını ve bu alanın sunduğu nesnel verilerin (kalıntıların) sarsılmazlığını temsil ettiğini vurgular.
Yenzurû (فَيَنظُرُوا)
İbn Fâris, n-z-r (n-z-r) kökünün temelinde "bakmak, düşünmek ve bir şeyi beklemek" anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nazar"ın burada sadece göz ile görmek değil, "kalp ile ibret almak" (basiret) manasına geldiğini ifade eder. Görmek ile bakmak arasındaki farka değinerek, ayetteki talebin derinlemesine bir tefekkür ve neden-sonuç ilişkisi kurma süreci olduğunu söyler. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında "nazar"ın, duyusal algıdan teolojik bir çıkarıma (marifet) giden yolu temsil ettiğini belirtir. Mustafa Öztürk, bu bakışın sıradan bir merak değil, geçmişin yıkıntılarından geleceğe yönelik ahlaki ve hukuki dersler çıkarma zorunluluğu olduğunu ifade eder. Sadık Kılıç, kelimenin bir "yüzleşme" eylemi olduğunu, insanın kendi sonuyla başkalarının sonu üzerinden yüzleşmesini sağladığını vurgular.
Âkıbetu (عَاقِبَةُ)
İbn Fâris, a-k-b (a-k-b) kökünün "bir şeyin arkasından gelmek, topuk ve bir işin sonu" anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "âkıbet"in özellikle hayır veya şerle neticelenen son durum olduğunu, ancak Kur'an'da genellikle (takvaya bağlı olarak) övülen bir sonu veya (zulme bağlı olarak) kaçınılmaz bir yıkımı ifade etmek için kullanıldığını söyler. Toshihiko Izutsu, bu kavramı "eschatological (uhrevi) ve tarihsel son" olarak iki düzlemde analiz eder; ayetteki kullanımın tarihsel plandaki yıkılışı (destruction) simgelediğini vurgular. Mustafa Öztürk, kelimenin burada bir "determinizm" (nedensellik) içerdiğini; inkâr ve zulmün mutlaka bir çöküşle sonuçlanacağını bildirdiğini ifade eder. Hidayet Aydar, âkıbetin insanın dünya hayatındaki tercihlerinin bir meyvesi ve mutlak adaletin tecellisi olduğunu belirtir.
Demmera (دَمَّرَ)
İbn Fâris, d-m-r (d-m-r) kökünün "bir şeyi tamamen yıkmak, yerle bir etmek ve yok etmek" anlamına geldiğini belirtir. Bu yıkımın aniliğine ve kesinliğine dikkat çeker. Râgıb el-İsfahânî, "tedmir" kelimesinin bir şeyin içten içe çürümesi veya dışarıdan gelen bir güçle sisteminin bozulup dağılması anlamlarını taşıdığını, ayetteki "demmerallâhu aleyhim" ifadesinin ise ilahi gazabın o toplumların üzerine bir çatı gibi çökerek onları kökten kazıdığını temsil ettiğini ifade eder. Mustafa Öztürk, kelimenin şiddet ve kesinlik bildiren tef'il babında gelmesinin, bu toplumsal yıkımın ne derece büyük ve geri dönülemez olduğunu vurguladığını söyler. Sadık Kılıç, bu eylemin sadece fiziksel bir yok oluş değil, bâtıl üzerine kurulu bir medeniyetin ontolojik olarak silinmesi anlamına geldiğini vurgular.
Kâfirine (وَلِلْكَافِرِينَ)
İbn Fâris, k-f-r (k-f-r) kökünün "örtmek ve gizlemek" manasındaki aslına vurgu yapar; nankörlüğün nimeti örtmek, inançsızlığın ise hakikati örtmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin buradaki kullanımının belirli bir toplumsal ve zihni karakteri nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, kâfiri "Allah’ın ayetlerine ve nimetlerine karşı bilinçli bir kapalılık içinde olan ve bu kapalılığını aktif bir düşmanlığa dönüştüren özne" olarak tanımlar. Mustafa Öztürk, bu kelimenin ayet bağlamında Mekkeli muhatapları doğrudan hedef aldığını; geçmişteki helak olanların "kâfir" olma vasıfları nedeniyle o sonu yaşadıklarını, dolayısıyla aynı vasfı taşıyan güncel kâfirlerin de aynı tehdit altında olduğunu belirtir.
Emsâluhâ (أَمْثَالَهَا)
İbn Fâris, m-s-l (m-s-l) kökünün "benzerlik, dengine uygunluk ve bir şeye örnek teşkil etme" anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "emsâl" kelimesinin burada benzer akıbetleri, benzer cezaları ve benzer toplumsal çöküş süreçlerini ifade ettiğini söyler. Mustafa Öztürk, "ve lil-kâfirîne emsâluhâ" ifadesinin, ilahi adaletin bir kanun (sünnetullah) olduğunu, geçmişte kâfirler için ne takdir edilmişse, şimdiki ve gelecekteki kâfirler için de benzer bir yıkımın mukadder olduğunu bildirdiğini vurgular. Hidayet Aydar, emsâlin burada bir "mütekabiliyet" (karşılıklılık) ilkesine işaret ettiğini, eylemlerin niteliği değiştikçe sonuçların niteliğinin de değişeceğini ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla