سَيَهْد۪يهِمْ وَيُصْلِحُ بَالَهُمْۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Muhammed Sûresi, 5. Ayet
Daralt
X
-
4. “Kâfirlerle savaşa tutuştuğunuzda hemen öldürücü darbeyi vurun, nihayet onları çökertince esirleri sağlam bağlayın (kaçmamaları için tedbir alın). Sonra ya karşılıksız bırakırsınız yahut bedel alarak; tâ ki savaş ağır yüklerini indirsin (sona ersin). İşte böyle; Allah dileseydi onları bizzat cezalandırırdı, fakat sizleri birbirinizle denemek istiyor. Allah, yolunda öldürülenlerin amellerini asla boşa çıkarmayacaktır.”
5. “(Dünyada) onlara doğru yolu gösterecek, durumlarını düzeltecektir.”
Kâfirlerle savaşa girdiğinizde hemen öldürücü darbeyi vurun. Başka bir âyet-i kerîmede Allah şöyle buyurdu: “O sırada Rabb’in meleklere şunu vahyediyordu: "Onların boyunlarının üzerine vurun, onların bütün parmaklarına vurun"”. Kâfirlerle savaşa girdiğinizde hemen öldürücü darbeyi vurun mealindeki âyetin savaş halindeki durumu kastetmiş olması mümkündür. "Onlann boyunlarının üzerine vurun, onların bütün parmaklarına vurun" mealindeki âyet de yine savaş halini kastetmektedir; düşman askerlerinin mafsallarını ve başka yerlerine, ele geçirebildikleri her yerlerine vuruyor ve onları öldürüyorlardı. "Onların boyunlarının üzerine vurun” cümlesi, kırılacak kemik ve başka bir şey bulunmayan mafsallarına vurun, mafsal yerinden başını kesin demektir. En doğrusunu Allah bilir. Bir hadiste, "Öldürürken güzellikle öldürünüz” buyurulmaktadır. Güzel öldürmek de mafsal yerinden keserek bir anda canının çıkmasını sağlamaktır. En doğrusunu Allah bilir. “Onların boyunlarının üzerine vurun, onların bütün parmaklarına vurun” ve öldürücü darbeyi vurun mealindeki âyetler de bu mânaya gelir. Burada takdim, tehir ve gizli bir kelimenin bulunmaması da mümkündür, her âyet zikredildiği sıra ve düzende gelmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Söylediğimiz gibi burada eğer takdim, tehir ve gizli bir kelime yoksa, o zaman Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Kâfirlerle savaşa girdiğinizde hemen öldürücü darbeyi vurun, nihayet onları çökertip esir aldığınız zaman boyunlarının üzerine vurun. Çünkü bize göre devlet başkanı onları yenip esir aldığı zaman serbesttir; dilerse öldürür, dilerse lütfeder ve cizye ile serbest bırakır. Çünkü Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “Kendi elleriyle cizye verinceye kadar onlarla savaşın!”. Buna göre. Esirleri sağlam bağlayın! cümlesi, onları lütfedip öldürmez, sağlam bir şekilde bağlar ve dilerse fidye ile serbest bırakır, mânasına gelir. Ancak fidye konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Alınan esirler mal karşılığında ve onların aldığı müslüman esirler karşılığında serbest bırakılırlar. Bazıları da şöyle dedi: Onların almış oldukları müslüman esirler karşılığında serbest bırakılırlar, fakat mal karşılığında serbest bırakılmaları caiz değildir. Bizim görüşümüz budur. Bazıları ise şöyle söyledi: Mal karşılığında değil, fakat müslüman esirler karşılığında serbest bırakılırlar. Bu da Ebû Hanîfe’nin (r.h.) görüşüdür. Alınan esirlerin öldürülmesi konusunda da ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Alınan esirler öldürülmez, ya karşılıksız serbest bırakılır yahut fidye alınır. Bazıları da şöyle dedi: Devlet başkanı muhayyerdir; dilerse öldürür, dilerse karşılıksız olarak ve müslüman esirler karşılığında serbest bırakır. Öldürmenin delili, yukarıda belirttiğimiz “Onların boyunlarmın üzerinden vurun” meâlindeki âyetle Hz. Peygamber döneminde yaşanan şu olaydır: Rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.). Bedir esirlerine yapılacak muamele konusunda Hz. Ebû Bekir (r.a.), Hz. Ömer (r.z.) ve diğer sahâbelerle istişare etmişti, hepsi karşılıksız serbest bırakılmasını söylemişler, sadece Hz. Ömer (r.a.) öldürülmelerini söylemişti. Hz. Peygamber onları fidye ile serbest bırakmış, sonra da konu ile ilgili ayetin gelmesi üzerine şöyle demişti: “Eğer gökten bir ateş gelecek olsaydı, Ömer’den başka hiç birimiz kurtulamazdı”. Bu rivayet devlet başkanının esirler hakkında verilecek hüküm konusunda serbest olduğuna, onlan hakkında Hz. Ömer’in (r.a.) verdiği hüküm, yani öldürmek, olduğu için Resûlullah (s.a.), "Ömer’den başka kimse kurtulamazdı" buyurmuştur. Bu rivayet devlet başkanının esirler hakkında dilediğini yapmak ve Ehl-i Kitap hakkında lütfedip cizye ile serbest bırakmakla muhayyer olduğuna delâlet eder. Mağlup düştükleri zaman bile İslâm’ı kabul etmedikleri takdirde onlardan cizye almamız ve bulundukları din üzere serbest bırakmamız caiz ise muzaffer olup onları esir aldıktan sonra da câizdir. Sonra bazıları şunları söyledi: Onları ya karşılıksız, bırakırsınız yahut bedel alarak serbest bırakırsınız mealindeki âyetin hükmü, "Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün ve esir alın" mealindeki âyetle kaldırılmıştır. Ancak bu iki âyeti telif etmek mümkündür; bunlardan biri bir kavim hakkında, diğeri de başka bir kavim hakkındadır. Yahut biri belli bir zamanla diğeri de başka bir zamanla ilgilidir.
Tâ ki savaş ağır yüklerini indirsin. Bazıları bu âyeti şöyle tefsir etti; Tâ ki Meryem oğlu İsâ aleyhisselâm çıksın! İşte o zaman savaşlar biter, yani İsâ aleyhisselâm çıkana [nüzûl-i İsâ] kadar onları öldürün ve sözü edilen işleri yapın. Bazıları da şöyle dedi: Tâ ki silahlarını bıraksınlar ve savaştan vazgeçsinler. Bazıları ise şöyle söyledi: Tâ ki küfür ve şirk yok olsun ve din olarak sadece İslâm kalsın. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Fitne ortadan kalkıncaya kadar onlarla savaşın”. Buradaki fitneden maksat şirk ve küfürdür. En doğrusunu Allah bilir.
Âyette geçen bazı kelimeler şöyle tefsir edildi; “İshân" (إِثْخَان) kelimesi galip gelmek, öldürmek ve yaralamak suretiyle işini bitirmek mânasına gelir. Ebû Avsece şöyle dedi; “Eshantümûhum” (أَثْخَنْتُمُوهُمْ) kelimesi onlardan çok kişiyi öldürdünüz ve yaraladınız demektir. Konuşmada şöyle söylenir: "Darabtühû hattâ eshantühû hattâ lâ yakdiru en yeteharrake” (ضَرَبْتُهُ حَتَّى أَثْخَنْتُهُ حَتَّى لَا يَقْدِرُ أَنْ يَتَحَرَّكَ) yani onu kımıldayamayacak derecede dövdüm. Âyette geçen "vesâk" (وَثَاق) kelimesi de insanın ellerini veya ayaklarını bağladığın şey demektir. "Evzârahâ” (أَوْزَارَهَا) kelimesi de ağırlıklar demektir, tekili "vizr" (وِزْر) gelir, o da ağırlık demektir. İbn Kuteybe şöyle dedi: Tâ ki savaş ağır yüklerini indirsin, yani savaşan askerler silahlarını indirsin. "Vizr" kelimesi aslında taşınan nesne (eşya) demektir, bundan dolayı silâha da âyette "vizr" denilmiştir, çünkü o da taşınmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
İşte böyle; Allah dileseydi onları bizzat cezalandırırdı. Buradaki işte böyle sözü, âyetin başından beri emrettiğimiz bu şeyler anlamına gelir; Kâfirlerle savaşa girdiğinizde hemen öldürücü darbeyi vurun, nihayet onları çökertince esirleri sağlam bağlayın (kaçmamaları için tedbir alın). Sonra ya karşılıksız bırakırsınız yahut bedel alarak; tâ ki savaş ağır yüklerini indirsin (sona ersin). En doğrusunu Allah bilir. Allah dileseydi onları bizzat cezalandırırdı. En doğrusunu Allah bilir ya, bu cümlenin tefsiri şöyledir: Allah dileseydi, aranızda savaş ve ölüm olmadan da dostları için düşmanlarını cezalandırırdı. Allah’ın cezalandırması, bazan onları helâk etmekle, bazan boyunduruk altına almakla, bazan da başlarına yarattıklarının en zayıfını ve en rezilini musallat etmek ve yarattıklarının en zayıfı ile onları perişan etmekle olur.
Müslümanların İmanlarını Sınamak
Fakat Allah sizleri birbirinizle denemek istiyor. Yani bazınızı bazınızın eliyle öldürmek ve çeşitli sıkıntılar yaşatmakla sınıyor. Allah Teâlâ insanı, zahirî hallerinde birbirine aykırı niteliklerle değil, birbirine benzer olarak yarattı. Farklılık ancak çeşitli sıkıntılarla ve farklı haller ile imtihan etmekle ortaya çıkıyor; işte o zaman iman eden inkâr edenden, hak yolda olan bâtıl yolda olandan, muvafık olan muhalif olandan, tasdik eden bocalayandan, kesin inanan şüphe edenden ayırtedilir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Onları iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik”, “Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz”, “Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu deneyerek göstermek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur”. Bunlara benzer başka âyetlerde de farklı haller ile İmtihandan söz edilmektedir, işte bu imtihanın neticesinde insanın tasdik, tekzip ve tahkik ehli olup olmadığı ortaya çıkar. Sonra Cenâb-ı Hak belirttiğimiz gibi dostları için düşmandan intikam alsa, imtihansız ve külfetsiz olarak onları düşmanlarına galip getirecek olsa, Allah’ın birliğine iman ve peygamberlerini tasdik inancı, ihtiyarî değil zorunlu olarak gerçekleşmiş olurdu. Çünkü peygamberlere muhalefet edenlerin köklerinin kurutulduğunu ve helâk edildiklerini gördükleri zaman, onlara muhalefet etmezler, helâk olmaktan ve köklerinin kurutulmasından korkarak peygamberlere muvafakat ederlerdi. O zaman imtihan olgusu da kalkar, kendi iradesi ve tercihi ile inanan anlaşılmazdı. Bundan dolayı bu konu, bizim söylediğimiz gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah, yolunda öldürülenlerin amellerini asla boşa çıkarmayacaktır. (Dünyada) onlara doğru yolu gösterecektir. Bu âyet-i kerîme iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Cenâb-ı Hak, Allah yolunda savaşıp hezimete uğrayanların yahut galip gelenlerin veyahut bir süre geri çekilenlerin veyahut da savaştan kaçanların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır, yani onların düşmana karşı cihada giderek yaptıklarını ve diğer amellerini iptal etmeyecektir. Onlara doğru yolu gösterecektir, yani ikinci defa olarak onlara dünyada savaşmanın ve düşmana galip gelmenin yollarını ve âhirette de cennete girmenin yollarını gösterecektir. İkincisi, Allah yolunda savaşanların amellerini Cenâb-ı Hak âhirette boşa çıkarmayacak, âhirette onlara cennete giden yolu gösterecektir.
Yorumu Yorumla
-
Seyehdîhim (سَيَهْدِيهِمْ)
İbn Fâris, h-d-y (هدي) kökünün "bir şeyi delaletle göstermek, yönlendirmek ve rehberlik etmek" olan asli manasına vurgu yapar; kelimenin başındaki "sîn" harfinin ise bu hidayetin gelecekte ve süreklilik arz eden bir biçimde gerçekleşeceğini bildirdiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hidayeti "maksuda ulaştıran lütuf" olarak tanımlar ve buradaki kullanımı, bir önceki ayette zikredilen Allah yolunda canını ortaya koyanların, ahiret yolculuğunda ve cennet menziline ulaşmada ilahi bir rehberliğe mazhar kılınmaları şeklinde açıklar. Toshihiko Izutsu, bu hidayeti İslam'ın temel semantik yapısındaki "kurtuluş yolu" ile ilişkilendirir; ona göre bu, dünyadaki "belâ" ve çatışma evresinin ardından gelen mutlak selamet yönelimidir. Mustafa Öztürk, kelimenin buradaki bağlamının bir "vaat" niteliği taşıdığını, Allah yolunda mücadele edenlerin yollarının asla karartılmayacağını ve her daim ilahi bir nur ile destekleneceklerini ifade ettiğini vurgular. Sadık Kılıç, hidayeti insanın varoluşsal hedefiyle (telos) buluşturulması olarak ele alır ve bu eylemin Allah tarafından bir garanti (tekeffül) altına alındığını belirtir.
Yuslihu (وَيُصْلِحُ)
İbn Fâris, s-l-h (صلh) kökünün "fesat" yani bozulma, düzensizlik ve kargaşanın zıttı olduğunu; bir şeyi olması gereken en iyi, en uyumlu ve en faydalı hale getirmek anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, ıslah kelimesinin burada hem dış dünyadaki sosyal ve maddi durumların iyileştirilmesini hem de insanın iç dünyasındaki noksanlıkların giderilerek ruhun kemale erdirilmesini kapsadığını belirtir. Celaleddin el-Suyuti, "ıslah" fiilinin burada müminlerin geçmişteki hatalarının silinmesi ve hallerinin güzelleştirilmesi yoluyla bir ödül olarak sunulduğuna dikkat çeker. Mustafa Öztürk, kelimenin bu ayetteki fonksiyonunun, yaşanan savaş ve ağır mücadele atmosferinden sonra gelen bir "toplumsal ve bireysel rehabilitasyon" olduğunu, Allah'ın müminlerin halini her açıdan sükûnete ve istikrara kavuşturacağını ifade ettiğini savunur. Sadık Kılıç, ıslah eylemini ontolojik bir onarım olarak tanımlar; Allah'ın müminin yorulmuş veya sarsılmış iç bütünlüğünü yeniden tevhit etmesi olarak açıklar.
Bâlehum (بَالَهُمْ)
İbn Fâris, b-v-l (بول) veya b-e-l (بأل) köküne dayandırdığı bu kelimenin "kalp, zihin, hal, endişe ve kişinin üzerine titrediği durum" gibi geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "bâl" kelimesini insanın en derin düşüncesi, hafızası ve kalbi huzuru olarak niteler; "ıslah-ı bâl" ifadesinin ise zihni vesveselerden, kalbi ise dünyevi ve uhrevi kaygılardan arındırmak olduğunu ifade eder. Celaleddin el-Suyuti, bu kelimenin Kur'an'daki "vücuh" (çok anlamlılık) yönüne değinerek, burada hem "kalp" (kalplerini mutmain kılmak) hem de "durum" (yaşam şartlarını iyileştirmek) manasına geldiğini söyler. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'da her zaman insanın en mahrem ve derin iç dünyasına atıfla kullanıldığını, burada müminlere sunulan vaadin sadece maddi bir iyileşme değil, sarsılmaz bir iç barış ve psikolojik dinginlik (sekine) olduğunu vurgular. Mustafa Öztürk, bu kavramın özellikle Medine sürecinde mücadele eden müminlerin sosyo-politik konumlarını, genel refahlarını ve içine düştükleri sıkıntılı durumların Allah eliyle hayra tebdil edilmesini kapsadığını belirtir. Hidayet Aydar, kelimenin "istikbal" ve "akıbet" ile olan anlamsal bağına işaret ederek, Allah'ın onların sonlarını hayırla neticelendireceğini ve onları mutlak bir esenliğe kavuşturacağını ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla