Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Muhammed Sûresi, 3. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Muhammed Sûresi, 3. Ayet

    ذٰلِكَ بِاَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْبَاطِلَ وَاَنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِنْ رَبِّهِمْۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ لِلنَّاسِ اَمْثَالَهُمْ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Żâlike bi-enne-lleżîne keferû-ttebe’û-lbâtile ve enne-lleżîne âmenû-ttebe’û-lhakka min rabbihim(c) keżâlike yadribu(A)llâhu linnâsi emśâlehum

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bunun da sebebi şudur ki, inkâr edenler boş şeylerin peşine düşmüşlerdir, iman edenlerse Rab’lerinden gelen gerçeğe uymuşlardır. Allah insanlara kendilerinden örnekleri işte böyle vermektedir.”

      Sonra Allah Teâlâ o kâfirlerin amellerini boşa çıkardığını ve bunun sebebini, müminlerin ise amellerini boşa çıkarmadığını ve onların iyi hallerini haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: Bunun da sebebi şudur ki, inkâr edenler boş şeylerin peşine düşmüşlerdir. Burada kullanılan bâtıl kelimesinden maksat, muhtemelen şeytandır yahut nefsânî arzulardır veyahut bâtıl olan her iştir. Bâtıl ise Cenâb-ı Hakk’ın, fâilini ve peşinden koşanları yerdiği her iştir. İman edenlerse Rab’lerinden gelen gerçeğe uymuşlardır. Allah Teâlâ o sözü bâtıla uyanlar, bunu da hakka uyan ve onu kabul edenler için söylemektedir. Allah insanlara kendilerinden örnekleri işte böyle vermektedir. Yani “onlar” sözüyle bâtıla uyan herkes için açıkladığı örnekleri ve “bunlar” sözü ile de hakka uyan herkes için beyan ettiği örnekleri böyle belirtmektedir. Örnek vermek, aslında açık olduğu halde insanlara gizli kalan ve onlara karışık gelen işleri açıklamaktır, böylece gizli ve karışık kalan meselelerin cevabını net olarak ortaya çıkarmaktır. İnsanlara verdiği örnekleri ve karmaşık meselelerin cevabını en iyi bilen Allah'tır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Zâlike (ذَٰلِكَ)

        İbn Fâris, bu kelimeyi uzaklık bildiren bir işaret ismi olarak ele alır ve burada zikredilen hükmün (önceki ayetlerdeki akıbetin) kesinliğini ve yüksek mertebesini vurguladığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zâlike"nin buradaki işlevinin, kâfirlerin ve müminlerin durumları arasındaki keskin ayrımı ve bu sonucun kaçınılmaz bir gerekçeye dayandığını göstermek olduğunu ifade eder. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet başındaki kullanımının "işte bu durum şundandır ki..." şeklinde bir gerekçelendirme bağı başlattığını, önceki iki ayette anlatılan ontolojik ve sosyolojik durumun nedenini açıkladığını vurgular.

        İttebe'u (اتَّبَعُوا)

        İbn Fâris, t-b-e (تبع) kökünün bir şeyin arkasından gitmek, ona eklemlenmek ve izini sürmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin hem fiziksel bir takibi hem de bir düşünce veya inancın peşinden gitmeyi (iktidâ) kapsadığını söyler. Ayetteki bağlamda, kâfirlerin bâtıla bilinçli bir bağlılık gösterdiklerini ifade eder. Toshihiko Izutsu, "ittiba" kavramının Kur'an'da bir rehberin veya otoritenin izinden gitmek anlamına geldiğini, burada kâfirlerin sahte otoriteleri ve asılsız inançları (bâtıl) rehber edindiklerini vurgular. Mustafa Öztürk, bu eylemin sadece bireysel bir taklit değil, cahiliye sisteminin tüm değer yargılarını ve toplumsal normlarını sistematik bir şekilde sürdürme eylemi olduğunu belirtir.

        El-Bâtıle (الْبَاطِلَ)

        İbn Fâris, b-t-l (بطل) kökünün bir şeyin zayi olması, gitmesi, boş ve asılsız çıkması anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bâtılı "hak"kın zıttı olarak tanımlar; varlığı sabit olmayan, kalıcı bir esası bulunmayan ve sonuç itibarıyla hüsrana uğratan her şeyi temsil ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, bâtılı ontolojik bir boşluk (hiçlik) olarak tanımlar; ona göre kâfirlerin takip ettiği şey, gerçeklikten kopuk, illüzyonel ve varoluşsal bir temeli olmayan sahte değerlerdir. Mustafa Öztürk, bu terimin bağlam içerisinde müşriklerin putperest inançlarını, adaletsiz toplumsal düzenlerini ve İslam'ın getirdiği hakikate karşı direndikleri asılsız iddialarını nitelediğini belirtir. Sadık Kılıç, bâtılın bir "anlamsızlık" hali olduğunu ve insanın hakikatten koptuğunda içine düştüğü değersizlik zeminini ifade ettiğini vurgular.

        El-Hakku (الْحَقُّ)

        İbn Fâris, h-k-k (حقق) kökünün bir şeyin yerli yerine oturması, sarsılmaz bir gerçeklik kazanması ve mutlak doğruluğu temsil etmesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "hak" kelimesinin, müminlerin takip ettiği vahiyle özdeşleştiğini, çünkü vahyin kaynağının Allah (el-Hak) olduğunu ve her türlü şüpheden uzak, sarsılmaz bir temele dayandığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, hakkın Kur'an'da bâtılın zıttı olarak "nihai gerçeklik" olduğunu ve müminlerin eylemlerinin bu gerçekliğe uyum sağladığı ölçüde değer kazandığını söyler. Mustafa Öztürk, ayetteki "Rablerinden gelen hak" ifadesinin, Hz. Muhammed’e indirilen mesajın nesnel ve mutlak bir doğru olduğunu, bu doğrunun kurgusal olmadığını (bâtılın aksine) tescil ettiğini belirtir.

        Rabbihim (رَبِّهِمْ)

        İbn Fâris, r-b-b (رب) kökünün bir şeyi malikiyet, ıslah ve terbiye yoluyla kemale erdirmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" isminin burada müminlere izafe edilmesinin (Rabbihim), Allah'ın onlara olan özel inayetini, onları vahiy yoluyla nasıl eğittiğini ve kemale erdirdiğini gösterdiğini ifade eder. Mustafa Öztürk, bu kullanımın müminler ile Allah arasındaki aidiyet bağını pekiştirdiğini, hakkın kaynağının tesadüfi değil, mutlak otorite olan yaratıcıdan geldiğini vurgular. Sadık Kılıç, Rabb kavramının burada koruyucu ve düzenleyici vasfıyla ön planda olduğunu, müminlerin bu rehberliğe güvenerek hakka tabi olduklarını belirtir.

        Yadribu (يَضْرِبُ)

        İbn Fâris, d-r-b (ضرب) kökünün temel anlamının "vurmak" olduğunu, ancak mecazen bir şeyi beyan etmek, ortaya koymak veya bir misali zihinlere kazımak anlamında kullanıldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "darb-ı mesel" ifadesindeki bu kelimenin, soyut bir hakikati somut bir örnekle (mühür vurur gibi) akıllarda kalıcı hale getirmek anlamına geldiğini söyler. Mustafa Öztürk, Allah'ın bu şekilde kâfir ve mümin tiplemeleri üzerinden insan karakterlerini ve bunların kaçınılmaz akıbetlerini birer prototip (emsal) olarak sunduğunu belirtir. Hidayet Aydar, kelimenin burada bir şeyi açıkça vasıflandırmak ve bir gerçeği herkesin anlayabileceği düzeyde tasvir etmek işlevi gördüğünü vurgular.

        Emsâlehum (أَمْثَالَهُمْ)

        İbn Fâris, m-s-l (مثل) kökünün bir şeyin dengi, benzeri ve sıfatı anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mesel"in sadece basit bir benzetme olmadığını, bir topluluğun durumunu, karakterini ve tipik özelliklerini yansıtan çarpıcı bir tasvir olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Kur'an'ın eğitim metodolojisinde önemli bir yer tuttuğunu, insanların kendi durumlarını görebilmeleri için ayna görevi gören modeller sunulduğunu söyler. Mustafa Öztürk, buradaki "emsal" kelimesinin müminlerin ve kâfirlerin tarihsel süreçteki "temsili durumlarını" ve bu durumların yol açtığı sonuçları kapsadığını ifade eder. Sadık Kılıç, bu örneklerin insanın hakikat karşısındaki duruşunu sembolize eden evrensel karakter tahlilleri olduğunu belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X