Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meâric Sûresi, 42. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meâric Sûresi, 42. Ayet

    فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذ۪ي يُوعَدُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Feżerhum yeḣûdû ve yel’abû hattâ yulâkû yevmehumu-lleżî yû’adûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Şimdi bırak onları, kendilerine söz verilen güne kavuşuncaya kadar boş şeylerle oyalansınlar, eğlensinler."

      Şaşkın: Boş Şeylerle Meşgul Olan

      Şimdi bırak onları, kendilerine söz verilen güne kavuşuncaya kadar boş şeylerle oyalansınlar, eğlensinler. Allah Teâlâ bu beyanında, Resûlullah’a (a.s.) onların peşini bırakmasını, kendilerini şaşkınlıkları ve cehaletleriyle baş başa bırakmasını ve kendilerine cevap yetiştirmemesini emrediyor. Yüce Allah başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmuştur: “Bırak onları yesinler, eğlensinler, boş ümit onları oyalasın dursun. Ama zamanı gelince anlayacaklardır!” “Yevdun” (يَخُوضُوا) ve “yelabun” (وَيَلْعَبُوا) kelimelerinin açıklaması daha önce yapılmıştı. Buna göre kavd (خَوْض), bâtıla dalmak, “laib” (لَعِب) de Allah’ın dinini alaya almak veya alay ederek dünya hayatına dalmak demektir. Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir”. Boş şeylerle oyalansınlar. Yani sana muhalefet edip Allah’ın dinini yalanlamaktan zevk alsınlar. Onlara bu yaptıklarında bir fayda olmayacak mı? Onlar, Allah’ın dinine karşı geldikleri ve peygamberi yalanladıkları takdirde akıbetlerinin nasıl olacağını kendileri bilir. Bütün bu davranışları kendilerine bırak. “Kıbeleke” (قِبَلَكَ) kelimesi “min kıbelike” (مِنْ قِبَلِكَ) mânasında da olabilir. Yani onlar sana muhalefet etmekle ne umuyorlar? Sana karşı gelip inkâr etmekle kendilerine ne gibi bir fayda gelebilir? Bu cümle kâfirleri tehdit etmektedir.

      Kendilerine söz verilen güne kavuşuncaya kadar. Allah Teâlâ, o günün ne zaman olacağını açıklamamıştır. Böylece tehdidin daha etkili olmasını hedeflemiştir. Çünkü onlar, bu tehdidin ne zaman gerçekleşeceğini bilmiyorlar. Bu tehdidin ne zaman gerçekleşeceğini öğreninceye kadar her an onun başlarına geleceğinden korku duyarlar. Söz konusu “gün”den maksat, dünyadaki azap günü de olabilir. Yüce Allah’ın bu günü belirtmemiş olmasının hikmeti, Bedir savaşı gününe kadar korku içinde olmaları olabilir. Bu “gün” ile ölüm gününün kastedilmiş olması da mümkündür. Onlar ölüm gelinceye kadar korku içinde yaşarlar. Bu beyanın kıyâmet gününe yönelik olması da ihtimal dâhilindedir. O gün başlarına gelecekleri görünce pişman olacaklardır. Âyetin mânası şöyle de olabilir: O güne ulaşıncaya kadar onlar, iman edip de kendilerini kurtarmak ve azaptan korumaktan başka bir şeye ulaşamazlar. O gün artık imana dönmek fayda etmeyecek, çünkü o gün, oyun ve eğlence günü olmayıp herkese kazandığının karşılığının verileceği gündür; tıpkı şu âyette beyan edildiği üzere: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, Allah’ın birliğine inandık, O’na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz derler”. Cenâb-ı Hak, başlarına gelen azabın iman etmekten yüz çevirmeleri sebebiyle olduğuna kesin olarak kani oldukları zaman Allah’a imana sığınacaklarını haber veriyor. Onlar azabın kesin olarak geleceğinden emin olunca azaptan kurtulma ümidiyle imana sığınırlar. Ancak bu kendilerine fayda vermez ve Allah’ın azabını hiçbir şekilde eksiltmez, çünkü o vakit tövbenin kabul edildiği zaman değildir. Dolayısıyla bu İlâhî beyan, kendilerine fayda vermeyecek bir imanla iman etmeden önce davetçinin davetine icabette acele etmeye ve davet ettiği şeye inanmaya yönelik bir teşviktir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fezarhum (فَذَرْهُمْ)

        İbn Fâris, v-z-r kökünün bir şeyi bırakmak, terk etmek manasına geldiğini; bu kökten türeyen fiillerin mazi (geçmiş zaman) formunun Arapçada kullanılmadığını, sadece emir ve muzari formlarının kaldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zar" emrinin, bir şeyi önemsemeyerek veya dikkate almayarak kendi haline bırakmak olduğunu, ayette Peygamber'e hitaben müşriklerin inatçı tutumlarıyla daha fazla meşgul olmaması ve onları kendi sapkınlıkları içinde terk etmesi gerektiğinin emredildiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu emrin, Peygamber'i psikolojik olarak rahatlatmayı amaçlayan bir "teselli ve tehdit" kalıbı olduğunu; onlarla tartışmanın faydasızlığını ve kararın nihai olarak ilahi adalete bırakıldığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, terk etme eyleminin, muhatabı yok saymak değil, onun ahlaki düşüşünü kendi iradesine teslim etmek olduğunu ve hakikati inatla reddedenlerin ilahi rahmetin ilgi alanından çıkarılmasını simgelediğini belirtir.

        Yehûdû (يَخُوضُوا)

        İbn Fâris, h-v-d (hı-vav-dad) kökünün asıl manasının suya girmek, suya dalmak ve içinden geçmek olduğunu belirtir; mecazen batıl ve faydasız sözlere dalanlar için de bu tabirin kullanıldığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "havd" eyleminin suya dalmaktan alınarak, dinde ve hakikatte yeri olmayan yalan yanlış laflara, dedikodulara ve batıl inançlara şuursuzca dalıp gitmek manasında kullanıldığını, ayette müşriklerin Kur'an ve ahiret hakkındaki ciddiyetsiz tartışmalarını nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, havd kelimesinin, Kur'an'ın semantik alanında hakikatin ağırlığına (ciddiyet) karşı sergilenen zihinsel bir laubaliliği ve entelektüel savrulmayı temsil ettiğini, müşriklerin dini meseleleri bir oyun gibi ele aldıklarını vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "dalmak" mecazının, bu kişilerin içinde bulundukları bataklığın farkında olmadan, boğulurcasına bir kelime kalabalığı ve inkar sarhoşluğu içinde debelendiklerini estetik bir dille aksettirdiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada inkarcıların Kur'an ayetleri üzerinde ürettikleri asılsız spekülasyonlara ve kendi aralarındaki o alaycı dedikodu çarkına dalıp gitmelerini görselleştiren çok canlı bir tasvir olduğunu ifade eder.

        Yel'abû (يَلْعَبُوا)

        İbn Fâris, l-a-b kökünün asıl anlamının tükürüğün akması, bir eylemi ciddiyetten uzak ve faydasız bir şekilde yapmak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "la'b" (oyun) eyleminin, kişinin hiçbir gerçek fayda sağlamayan, sadece hevasına uyarak yaptığı boş ve anlamsız işler olduğunu; ayette müşriklerin dünya hayatındaki vurdumduymazlıklarını ve ahiret gerçeğini bir eğlence konusu yapmalarını nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik yapısında oyun kavramının, hak (gerçek/ciddiyet) kavramının tam zıddı olarak konumlandırıldığını; inkarcıların hayatı ontolojik bir gayeden yoksun, sırf geçici bir eğlence sarmalı olarak algıladıklarını vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "yehûdû" (batsınlar/dalsınlar) kelimesinden hemen sonra zikredilmesinin, müşriklerin sadece zihinsel bir sapma içinde olmadıklarını, aynı zamanda fiili olarak da hayatı bir panayıra ve eğlenceye çevirdiklerini gösterdiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin insanın fıtri sorumluluğundan kaçışını simgelediğini, ciddiyeti reddeden ruhun kendini oyalayacak sahte meşgalelere sığınarak varoluşsal bir uyuşma yaşadığını dile getirir.

        Yulâkû (يُلَاقُوا)

        İbn Fâris, l-k-y kökünün temel manasının bir şeyin başka bir şeyle yüz yüze gelmesi, karşılaşması ve ona kavuşması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "likâ" eyleminin hem gözle görülen fiziksel bir karşılaşmayı hem de idrak ve kalp ile olan manevi bir yüzleşmeyi ifade ettiğini; ayette ise inkarcıların reddettikleri o dehşetli hesap günüyle kaçınılmaz bir biçimde burun buruna geleceklerini nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "hattâ" (ta ki, -e kadar) edatıyla birlikte gelmesinin, müşriklerin dalıp gittikleri o alaycı oyunların ve dünya sersemliğinin sonsuza dek sürmeyeceğini, ilahi tokatla uyanacakları o sert çarpışma anına kadar onlara mühlet verildiğini ifade eden bir tehdit içerdiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, karşılaşma kavramının insanın kendi amellerinin sonucuyla ontolojik olarak yüzleşmesini temsil ettiğini, bu yüzleşmenin ertelenebilir ancak asla iptal edilemez ilahi bir yasa olduğunu dile getirir.

        Yû'adûn (يُوعَدُونَ)

        İbn Fâris, v-a-d kökünün birine hayır veya şer konusunda bir söz vermek, gelecekte olacak bir şeyi önceden bildirmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "va'd" kelimesinin mutlak olarak kullanıldığında genellikle hayırlı bir söz verme olduğunu, ancak "vaîd" formunun veya ayetteki gibi ceza bağlamında meçhul (edilgen) fiil kalıbında kullanıldığında, başa gelecek kesin bir azabın tehdidi manasını taşıdığını açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik uyarısında va'd kavramının, ilahi adaletin tecelli edeceğine dair Allah'ın verdiği sarsılmaz sözü temsil ettiğini; bu edilgen fiil yapısının, tehdidin kaynağının (Allah) mutlaklığını ve cezanın kaçınılmazlığını muhatabın zihnine kazıdığını vurgular. Angelika Neuwirth, erken Mekke surelerinin karakteristik özelliği olan bu eskatolojik vaat ve tehditlerin, sadece bir korkutma aracı değil, aynı zamanda kozmik adaletin yerini bulacağına dair müminlere verilen psikolojik bir güven ve umut bildirgesi olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet bağlamında, müşriklerin alay ederek "hani nerede bu azap?" dedikleri o tehdidin, vakti saati geldiğinde tam olarak tahakkuk edeceği uyarısını barındırdığını ve surenin başından beri işlenen ilahi intikam temasını güçlü bir şekilde noktaladığını ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X