Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meâric Sûresi, 40. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meâric Sûresi, 40. Ayet

    فَلَٓا اُقْسِمُ بِرَبِّ الْمَشَارِقِ وَالْمَغَارِبِ اِنَّا لَقَادِرُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felâ uksimu birabbi-lmeşâriki velmeġâribi innâ lekâdirûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      40-41. "Doğuların ve batıların Rabb'ine yemin ederim ki, onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter, kimse bizim önümüze geçemez."

      Doğuların ve batıların Rabb’ine yemin ederim ki. Doğuların ve batıların anılması, göklerin ve yerin anılması demektir; bunların belirtilmesi de göklerde ve yerlerde bulunanların anılması demektir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: “Bütün mahlûkatın Rabb’ine yemin ederim”. Bu durumda “” (لَا) harfi cümlede zâit olup sözü edilen hususta yemini pekiştirmek için ifade edilmiş olur. Buna göre mâna “muhakkak yemin ederim” şeklini alır. Öte yandan bu yemin Allah tarafından yapılınca “Doğuların ve batıların Rabb’ine yemin ederim” yerine “Kendime yemin ederim” şeklinde olmalıydı. Arap dilinde alışılagelen duruma göre ifadenin zâhiri budur. Fakat burada birkaç ihtimal söz konusudur. Birincisi, yeminin Hz. Peygamber tarafından yapılmış olmasıdır. Sanki Allah Teâlâ ona kendi adına nasıl yemin edeceğini öğretmemiş ve şöyle demiştir: Ey Muhammed! De ki: “Doğuların ve batıların Rabb’ine yemin ederim ki”. Şayet bu yemin, Cenâb-ı Hak tarafından yapılan bir yemin ise bu durumda da iki açıdan doğrudur. Birinci açıklama tarzına göre cümlede gizli bir zamir vardır ve sanki yüce Allah şöyle demektedir: “Kendime yemin ederim ve ben doğuların ve batıların Rabb’iyim”. İkinci açıklamaya göre bu yemin Allah tarafından yapılmakta ise muhatap kipiyle doğru olduğu gibi gaib kipiyle de doğrudur. Zira O’nun zatının bir sınırı ve nihayeti yoktur.

      Onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter. Yeminin konusu budur. Bu cümle ile onlardaki kötü hali iyisi ile değiştirmeye gücümüz yeter ve böylece onların kötü hallerini iyiye tebdil edebiliriz demektir; şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Eğer Rabb’in dileseydi yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi”. Nitekim O, bunu yapmıştır, zira onlar müslüman olmuştur. Bu cümle ile onlardan daha hayırlı bir kavim getirmeyi de murat etmiş olabilir.

      Allah’ın Yeni Nesiller Yaratması

      Öte yandan “yerine daha iyisini getirme” iki şekilde açıklanabilir. Birincisine göre bunun ilâhî kudretin dâhilinde bulunmuş olmasıdır. İkincisine göre ise "kudref"in “yapma iradesi” mânasına gelmesidir. Birinci ihtimal de kendi içinde iki mânada olur. Bunların birincisi, Mekkelileri korkutma mânasında olmak üzere şayet tutumlarından vazgeçmezlerse Cenâb-ı Hak onların yerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem açısından daha hayırlı olanları getirmesidir. Bedel, ancak yerine bedel geldiği kişiden sonra gelir. Nitekim Allah Teâlâ, fiilen onlara bunu yapmıştır: İçlerinden inatçı olanları helâk etmiş ve Resûlullah için onların çocuklarını, kendilerinden olan muhacirleri, Resûlullah’ı barındıran ve ona yardım eden ensarı getirmiştir. İlk yaklaşıma göre ikinci mâna şöyle olur: Kendilerine peygamber olarak gönderdiklerimizden daha hayırlısını onların yerine getirmeye gücümüz vardı. Çünkü onlar, bunun Azız ve Celîl olan Allah’ın kudreti dâhilinde olduğunu, onları yaratanın ve yoktan varedenin Allah olduğunu biliyorlardı. Fakat yüce Allah’ın onlara peygamber göndermesi ve emirler vermesi onların ihtiyaçları içindi yoksa dünya hükümdarlarında olduğu gibi kendisine dönen bir menfaatten dolayı değildi. Fakat Allah Teâlâ kendilerini kurtarmaya çabalasınlar diye onlara emirler vermiş ve boyunlarını cehennem ateşinden kurtarsınlar diye yasaklar koymuştur. Böylece iman etmedikleri için onlara üzülen Hz. Peygamber’in kalbini yatıştırmıştır.

      Mânasını tahlil etmeye çalıştığımız İlâhî kudretin ikinci yaklaşımı “kudret” kelimesinin özellikle “fiil iradesi” mânasında olmasıdır. Zira bazan “kudret” kelimesi belirtilir, ama kinâye yoluyla “fiil” kastedilebilir, çünkü kudret fiilin sebebidir. Bu hususun, günlük hayatta da benzeri vardır; Meselâ kişi başkasından herhangi bir fiili yapmasını ister. O da “gücüm ve kudretim yetmez” der; aslında ona “yapmıyorum” demek ister. “Rabb’in bize gökten bir sofra indirebilir mi?” meâlindeki İlâhî beyan da bu doğrultudadır, yani “Rabb’in bunu yapar mı?” demektir. Benzer şekilde “innâ lekâdirûn” (إِنَّا لَقَادِرُونَ) cümlesinin tevili de böyledir, yani “biz bunların yerine Resûlullah’a daha hayırlı olanları yaparız”. Mâna böyle olduğu takdirde ifade, Cenâb-ı Hakk’ın Resûlullah’a (a.s.) hoşnut olacağı sahâbîler vereceğine dair bir müjde içermiş olur, ayrıca ona kendisini yalancı sayanlara karşı zafer sağlanacağına dair haber de içerir. Ayrıca bu ifadede Hz. Peygamber’e, ne kadar çaba harcarlarsa harcasınlar tuzak ve hilelerinin işlemeyeceğinin de haberi vardır. Bir de söz konusu beyanda, Resûlullah’a yüce Allah’ın onlardan intikam alacağı ve azapla cezalandıracağının bildirilmesi mevcuttur. Allah’a hamdolsun ki -bütün güç ve kudret Allaha aittir- Cenâb-ı Hak, bunların tamamını yapmıştır: Allah Teâlâ Mekkeliler’in yerine Medineliler’i getirmiştir; onlar Mekkeliler’den daha hayırlıydı, çünkü Mekkeliler, Resûlullah’ın karşısında, Medineliler yanında yer almıştır, dolayısıyla onlar daha hayırlıydı.

      Kimse bizim önümüze geçemez. “Mesbûk” mağlup demektir. Yüce Allah sanki şöyle buyurmuştur: Bu konuda kimse bizim önümüze geçemez, bizi kimse aciz bırakamaz, dilediğimizi yapmaktan kimse bizi alıkoyamaz.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Uksimu (أُقْسِمُ)

        İbn Fâris, k-s-m kökünün asıl anlamının "bir şeyi parçalara ayırmak ve adaletle paylaştırmak" olduğunu belirtir; yemine "kasem" denmesinin sebebinin, yemin edenin üzerine aldığı yükümlülüğü veya verdiği sözü kesin bir paya, kopmaz bir inanç parçasına bağlamasından kaynaklandığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kasemin bir sözün, niyetin veya haberin doğruluğunu yüce bir varlığı şahit tutarak pekiştirmek olduğunu açıklar; ayetin başındaki "lâ" edatının yeminle birleşmesi (lâ uksimu) suretiyle, konunun aslında yemine bile gerek duyulmayacak kadar açık ve kesin olduğunu, ancak ciddiyeti vurgulamak için yemin formunun kullanıldığını ifade eden güçlü bir retorik olduğunu belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "lâ uksimu" kalıbının Kur'an'daki estetik ve edebi gücüne dikkat çekerek, bu yapının hem sarsıcı bir yemin hem de müşriklerin batıl iddialarını (cennete şartsız girecekleri iddiasını) şiddetle reddeden çift yönlü bir uyarı işlevi gördüğünü vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, nüzul ortamındaki Arap dilinin yemin geleneğine uygun olarak, ilahi otoritenin kendi kudretine dair sarsılmaz bir teminat verdiğini, "lâ" (hayır) ekinin ise inkarcıların cüretkar beklentilerine çekilmiş aşılmaz bir set olduğunu ifade eder.

        Meşârik (الْمَشَارِقِ)

        İbn Fâris, ş-r-k kökünün temel manasının "güneşin doğması, aydınlanmak ve parlamak" olduğunu; şark kelimesinin de güneşin dünyayı aydınlatmaya başladığı o ilk doğuş tarafını nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, meşrık kelimesinin doğuş yeri anlamına geldiğini, çoğul formda (meşârik) kullanılmasının ise güneşin yıl boyunca her gün farklı bir ufuk noktasından doğmasına veya evrendeki sayısız yıldızın ve gök cisminin doğuş yerlerine işaret ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu çoğul kullanımın Kur'an'ın kozmolojik tasvirlerinde evrenin devasa boyutlarını, akıl almaz genişliğini ve ilahi kudretin uzay üzerindeki sınır tanımaz hakimiyetini simgeleyen çok güçlü bir sembol olduğunu vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, doğuş yerlerinin çoğul olarak zikredilmesinin, yeryüzünün farklı coğrafyalarına, mevsimlerin muazzam döngüsüne ve kainattaki kusursuz düzene hükmeden yegane otoritenin Allah olduğunu muhatabın zihnine nakşettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, doğuların (meşârik) sadece astronomik bir yön bildiriminden ziyade, varoluşun her an yeniden başlamasını, aydınlığın, hayatın ve ilahi nizamın her gün yepyeni bir kudretle yenilenmesini simgelediğini ifade eder.

        Meğârib (الْمَغَارِبِ)

        İbn Fâris, ğ-r-b kökünün asıl manasının "uzaklaşmak, gözden kaybolmak ve gitmek" olduğunu belirtir; güneşin batmasına da ufuk çizgisinde kaybolup insandan uzaklaşması sebebiyle "ğurûb" denildiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, mağrib kelimesinin batış noktası olduğunu, doğular gibi batıların da çoğul (meğârib) kalıbında gelmesinin, güneşin ve kainattaki devasa sistemlerin farklı batış koordinatlarını, ufukların mekansal çeşitliliğini ve zamanın geçişini ifade ettiğini açıklar. Angelika Neuwirth, erken dönem Mekke surelerindeki bu tarz kozmik yeminlerin, ilahi vahyin gücünü doğanın sarsılmaz ritmi, devinimi ve görkemi üzerinden muhataba aktaran, insanı kainatın büyüklüğü karşısında küçülten spesifik bir edebi araç olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, doğular ve batılar şeklindeki bu ikili zıtlığın ve çoğul kullanımın, Mekkeli müşriklere hitaben tüm uzamın, zamanın, makro ve mikro kainatın mutlak sahibinin Allah olduğunu hatırlatan son derece ihtişamlı bir kuşatıcılık tasviri olduğunu kaydeder.

        Kâdirûn (قَادِرُونَ)

        İbn Fâris, k-d-r kökünün bir şeyin miktarı, ölçüsü ve bir işe güç yetirmek manalarına geldiğini belirtir; kudretin, bir işi tasarlanan hassas ölçüye ve zorluğa göre eksiksiz yapabilme gücü olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "kâdir" sıfatının, dilediği şeyi dilediği gibi, eksiksiz ve tam bir hikmetle meydana getirmeye gücü yeten, yapısında hiçbir acizlik ve noksanlık bulunmayan mutlak iradeyi nitelediğini; çoğul ve azamet bildiren bir kalıpla (kâdirûn - biz kadiriz) kullanılmasının ilahi gücün ihtişamını gösterdiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kudret kavramının Kur'an'ın tevhid ekseninde Allah'ın yaratma, yok etme ve yeniden var etme eylemindeki karşı konulamaz otoritesini temsil ettiğini, müşriklerin ilahi gücü sorgulayan veya küçümseyen tavırlarının bu kelimeyle ezildiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, cümlenin ism-i fâil yapısıyla kurulmasının, bu gücün anlık bir enerji patlaması değil, Allah'ın zatıyla kaim, kalıcı, kesintisiz ve asla tükenmeyen bir vasıf olduğunu ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu nitelemenin, doğuları ve batıları o muazzam yörüngelerde elinde tutan gücün, kibirlenen insanları yok edip yerlerine yenilerini getirmeye veya onları ahirette yeniden diriltmeye aynı basitlikle muktedir olduğunu gösteren ontolojik bir meydan okuma olduğunu dile getirir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X