Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meâric Sûresi, 39. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meâric Sûresi, 39. Ayet

    كَلَّاۜ اِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِمَّا يَعْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kellâ innâ ḣalaknâhum mimmâ ya’lemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Asla! Biz onları, şu bildikleri şeyden yaratmışızdır"

      Asla! Biz onları, şu bildikleri şeyden yaratmışızdır. “Kellâ” (كَلَّا), yukarıdan itibaren yaptığımız tevile göre onların inançlarını ret ve umutlarını kesme anlamına gelir. Yüce Allah, “kellâ” buyurdu, yani onlar oraya asla giremezler. Aziz ve Celîl olan Allah bundan sonra sözüne yeniden başlayarak “Şüphesiz biz onları kendilerinin de bildikleri nesneden yarattık” buyurmuştur. Yaptığımız birinci tevile göre “kellâ” gerçekten onlar ummuş olamazlar. Sonra yüce Allah, “Şüphesiz biz onları kendilerinin de bildiği nesneden”, yani şu döllenmiş yumurtalardan “yarattık” şeklinde yeni bir cümleyi başlatmıştır. Bu beyanı ile onlara yönelik nimetlerinin büyüklüğünü ve lütfunu hatırlatmış; onları döllenmiş yumurtadan çıkarmış, bir halden bir başka hale getirmiş ve sonunda tastamam bir insan biçimi vermiştir, tâ ki onları başı boş bırakmayacağını, aksine imtihan edeceğini ve lütfettiği nimetlerin şükrünü eda etmelerini isteyeceğini, bunun da peygamberleri tasdik etmeyi gerektirdiğini bilsinler. Bu âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hakk’ın kudretine ve hükümranlığına dikkat çekilmekte ve onların dünyaya geldikleri ilk anlarda ne kadar zayıf oldukları hatırlatılmaktadır. Tâ ki kendilerini yaratan gücün onları yok ettikten sonra tekrar diriltmeye kadir olduğunu anlasınlar. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kellâ (كَلَّا)

        İbn Fâris, bu kelimenin sözlükte "reddetmek, menetmek ve şiddetle alıkoymak" (red' ve zecr) işlevi gören bir edat olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kellâ" edatının muhatabın sözünü veya zihnindeki beklentiyi kesin bir dille çürütmek için kullanıldığını; ayette müşriklerin iman etmeden cennete gireceklerine dair besledikleri temelsiz umudu bıçak gibi kesip attığını açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın retorik yapısında bu edatın güçlü bir anlamsal sarsıcı (disruptor) olduğunu, inkarcıların kibrine ve sahte argümanlarına karşı ilahi otoritenin fırlattığı kesin bir "Hayır!" ihtarı olduğunu vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "kellâ" kelimesindeki şeddeli "lam" harfinin fonetik keskinliğine dikkat çekerek, bu sesin müşriklerin şımarık beklentilerine indirilmiş psikolojik bir tokat, estetik bir uyarı olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamında elitist müşriklerin dünyevi statülerini ahirete de taşıma hülyalarına karşı çekilmiş mutlak bir set olduğunu, cennetin soya veya servete değil ancak imana bağlı olduğunu onlara en sert biçimde haykırdığını ifade eder.

        Halaknâhum (خَلَقْنَاهُمْ)

        İbn Fâris, h-l-k kökünün asıl manasının "bir şeyi ölçüp biçmek, takdir etmek ve belli bir nizama göre var etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "halk" eyleminin bu ayette var olan basit bir maddeden (meniden) yeni bir form inşa etmek manasında kullanıldığını, Allah'ın insanı biyolojik bir süreçle tasarlamasını ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sonundaki "hum" (onları) zamiriyle bizzat o kibirli müşriklerin hedef alındığını; onların kibrini kırmak için şanlı soylarına değil, yaratıldıkları o değersiz ve sıradan biyolojik kökene atıf yapıldığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, yaratılış eyleminin burada ontolojik bir hatırlatma olduğunu; varlığını kendi elinde tutamayan, basit bir sıvıdan inşa edilen insanın ilahi iktidar karşısında büyüklenme veya cenneti talep etme hakkı olamayacağını vurguladığını dile getirir.

        Ya'lemûn (يَعْلَمُونَ)

        İbn Fâris, a-l-m kökünün temel manasının "bir şeyi diğerinden ayıran iz, işaret ve bir nesnenin hakikatini idrak etmek" olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "ilm" eyleminin bir şeyin mahiyetini kesin olarak kavramak olduğunu, ayette ise müşriklerin kendi biyolojik kökenlerinin (meninin) ne kadar basit ve değersiz bir madde olduğunu bizzat müşahede ederek bildiklerini ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin geniş zaman (muzari) kalıbında gelmesinin, bu bilginin insanlık tarihi boyunca değişmeyen, herkesin üzerinde ittifak ettiği açık bir gerçeklik olduğunu gösterdiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayette "nutfeden (spermden) yaratıldılar" demek yerine "kendi bildikleri o malum şeyden yaratıldılar" şeklinde kinayeli bir dil kullanılmasının, Kur'an'ın edebi üslubundaki zarafeti yansıttığını, aynı zamanda muhatabı o hakir kökenini zihninde itiraf etmeye mecbur bırakan retorik bir aşağılama içerdiğini ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X