Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meâric Sûresi, 20. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meâric Sûresi, 20. Ayet

    اِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعاًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İżâ messehu-şşerru cezû’â(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      20-21. "Başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur. Ona bir nimet nasip olursa da cimrilik eder!"

      Başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur. Ona bir nimet nasip olursa da cimrilik eder! Yani insan, kendisine bir hayır dokunduğu zaman onu başka kimseye vermez, kendisinden başkasını yararlandırmaz, ondan herhangi bir şeyi kendinden başkasını harcamaz, nefsinden ve Allah'ın hakkı olarak malından vermez. Bu durum, Cenâb-ı Hakk’ın şu beyanlarına benzer: “Gerçek şu ki insan Rabb’ine karşı pek nankördür”; “İnsan duadan usanmaz”; “İnsan aceleci yaratılmıştır”; “Eğer Rabb’inden umduğun rahmeti elde etmek için onlardan yüz çevirmek zorunda kalırsan”; “De ki: ‘Rabb’imin rahmet hazineleri sizin elinizde olsaydı, harcamakla tükenir korkusuyla muhakkak onu da vermeyip elinizde tutardınız.’ Zaten insan pek cimridir”. Bütün bunlar insanda var olan tabiatın ve huyun haber verilmesidir.

      Esasen insan, her ne kadar lezzet aldığı nesne ve eylemleri sevme, elem ve acı duyduğu nesne ve eylemlerden dc nefret etme karakteri üzere yaratılmışsa da lezzetli olanı ondan daha büyük bir lezzete sahip bulunanlar uğruna terk etme, eziyete ve istenmeyen durumlara sabırla katlanma karakteri üzerinde yaratılmıştır, tâ ki, daha büyük bir elemden ve istenmeyen durumdan kurtulmuş olsun. Durum öyle olunca insan, dünya nimetini âhiret nimeti ile, iki lezzetten daha yakın olanı uzağı ile kıyaslayıp da âhiretin daha büyük ve daha kalıcı olduğunu gördüğü zaman, yakını daha uzak ve daha azı daha çok uğruna terk etmesi ona ağır gelmez. Buna paralel olarak, dünyanın çilesini âhiretin çilesi ve azabını âhiretin azabı ile mukayese edip de âhiretin azabının daha şiddetli ve daha devamlı olduğunu görünce dünyanın meşakkatlerine katlanmaya tahammül gösterir. Belirttiğimiz bu sebepledir ki, nefis eğitimine gidilebilir, İnsanın, ileride elde edeceğini umduğu lezzetlerden dolayı ağır mükellefiyetleri yapmakta ve peşin lezzetleri terk etmekte zorlanmayacağının delili şudur: Ticaret maksadıyla memleketinden ayrılıp uzak diyarlara çıkan kişi örneğinde olduğu gibi, fayda ve kâr umudu ile yeryüzünde sefere çıkmak, mesafeleri katetmek, sıkıntıları sineye çekmek, korkulu yollardan geçmek, birtakım faciaları göze almak ve lezzetlerden vazgeçmek, o kişiye hiç de zor gelmez. Bu uğurda, elde edeceğini umduğu lezzetler, terk ettiği lezzetlerden çok daha büyük olduğu için karşılaşacağı meşakkat ve sıkıntılara katlanır. Aynen bunun gibi kişi âhiret nimetini düşündüğü ve âhiret cezasını göz önüne aldığı zaman mevcut lezzetleri terk etmek ona kolay gelir ve dünyadaki zorluklara katlanmak da ağrına gitmez. Diğer taraftan, lezzetleri sevme ve hoş olmayan durumlardan da nefret etme karakterinde yaratıldığı için peşinen elde etmek istediğini ileriye ertelemesi insana emredilmiştir. Böylece onun meşgalesini hep ileride elde edeceği nimetlere ulaştıracak olan eylemler teşkil eder. Bir de insana ileride başına gelecek elemlerden kaçması emredilmiştir ki bu elemlerden yakasını kurtarmaya ve kurtuluşu sağlayacak eylemleri yapmak üzere çaba harcamaya baksın. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Messe (مَسَّهُ)

        İbn Fâris, m-s-s kökünün temel manasının bir şeyin bir şeye dokunması ve temas etmesi olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "mess"in asıl anlamının el ile dokunmak olduğunu, ancak burada mecazen, kişinin iradesi dışında bir musibetin veya acının ona isabet etmesini simgelediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an semantiğinde genellikle olumsuz dış etkenlerin (şer, azap veya cinnet gibi) insan ruhuna veya bedenine temas etmesi bağlamında kullanıldığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "isabet etmek" veya "başına gelmek" anlamında olduğunu ve insanın kontrol edemediği dış faktörlerin onda bıraktığı anlık etkiyi nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu temasın sadece fiziksel değil, insanın ruhsal dengesini sarsan her türlü olumsuz uyarana karşı nefsin verdiği tepkinin başlangıç noktası olduğunu belirtir.

        Eş-Şerru (الشَّرُّ)

        İbn Fâris, ş-r-r kökünün temel manasının hayrın zıddı olan kötülük ve bir şeyin etrafa yayılması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın tabiatı gereği kaçındığı, nefret ettiği ve kendisine zarar veren her türlü musibet, hastalık ve darlığın bu isimle anıldığını açıklar. Toshihiko Izutsu, "şer" kavramının Kur'an'ın etik yapısında hayırla sürekli bir gerilim içinde olduğunu ve insanın bu olumsuzluk karşısındaki tavrının onun ahlaki seviyesini belirlediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki şerrin özellikle dünyevi sıkıntılar, fakirlik ve bedensel rahatsızlıklar gibi insanın tahammülünü zorlayan somut durumları temsil ettiğini söyler. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin belirlilik takısı ile gelmesinin, genel anlamda insanın huzurunu kaçıran ve onu mutsuz eden her türlü olumsuzluğu kapsadığını belirtir.

        Cezûâ (جَزُوعًا)

        İbn Fâris, c-z-a kökünün sabır ve dayanma sınırının kesilmesi, kopması anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "cezâ"nın sabrın tam karşıtı olduğunu, bir musibet anında kişinin vakarını ve sükunetini kaybederek feryat figan etmesi, telâşa kapılması durumunu nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin bir önceki ayette geçen "helû'" kavramının pratik bir dışa vurumu olduğunu, insanın varoluşsal zayıflığının şerle karşılaştığında nasıl bir "panik ve kontrol kaybı" ürettiğini simgelediğini vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin mübalağalı ism-i fâil kalıbında gelmesinin, bu tepkinin sadece basit bir üzüntü değil, ruhu sarsan ve sabrı tamamen ortadan kaldıran şiddetli bir tutum olduğunu gösterdiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamında "sızlanmak" ve "tahammül gösterememek" manasında kullanıldığını, insanın başına gelen olumsuzluklara karşı sergilediği metanetsiz duruşu deşifre ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın ruhsal bir dayanıksızlığı temsil ettiğini ve ilahi rızaya teslim olmayan nefsin kaçınılmaz bir tepkisi olduğunu dile getirir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X