Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meâric Sûresi, 13. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meâric Sûresi, 13. Ayet

    وَفَص۪يلَتِهِ الَّت۪ي تُـْٔو۪يهِۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve fasîletihi-lletî tu/vîh(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      11-16. "Halbuki birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kişi, o günün azabı karşısında ister ki oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran bütün ailesini ve yeryüzünde kim varsa herkesi fidye olarak versin de kendisini kurtarsın. Fakat ne mümkün! Bilinmeli ki o (cehennem) alev alev yanan. Derileri kavurup soyan bir ateştir!'"

      Halbuki birbirlerine gösterilirler. Bu, senin babandır veya oğlundur ya da dostundur şeklinde birbirlerine tanıtılmaları mümkündür, çünkü biri diğerini, başına gelecek olan dehşet ve korkunun şiddetinden dolayı ancak tanıtma ile tanıyacaktır. Sonra birbirlerini tanıyınca da hallerini sormayacaklar, aksine yüce Allah’ın “İşte o gün kişi kardeşinden kaçar” meâlindeki beyanı doğrultusunda birbirlerinden kaçacaklardır. Âyetin mânası şöyle de olabilir: Daha önce işledikleri günahlar ve suçlar kendilerine gösterilir de onları tanırlar ve bu ameller onlar için hazır hale gelir.

      Günahkâr kişi, o günün azabı karşısında ister ki oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran bütün ailesini ve yeryüzünde kim varsa herkesi fidye olarak versin. Bu âyet onları, o gün dünyada benzerini bilmedikleri ve hatırlarından bile geçmeyen büyük bir korkunun ve dehşetin karşılayacağını ifade etmektedir. Çünkü dünyada kişi, kendisini kurtarmak için oğullarını, eşini, kardeşini, akrabalarını ve yeryüzünde bulunan herkesi fidye olarak vermeyi istetecek derecede bir korku ile karşılaşır. Bu âyet, insanları Allah’a dönmeye ve bulundukları duruma son vermeye teşvik etmek için o günün dehşetini haber vermektedir.

      Günahkârların Kendilerini Kurtarmak İçin Fidye Verecekleri Kişiler

      Günahkârın kendini kurtarmak için fidye vereceği kişiler sayılırken adamın önce oğulları, ardından akrabaları belirtilmekte ve fidye olarak verilecek olanlar, en uzaklar ile bitirilmektedir. Oysa en uzak olanlarla başlamak ve akrabalarla bitirmek daha uygundur, çünkü insan nefsi, fidye verirken uzak olanları cömertçe verirken akrabaları vermekte cimri davranır. Günahkârlar, o gün oğulları ve akrabaları fidye vermekte cömert davrandığına göre uzak olan kimseleri haydi haydi feda eder. Durum bu olduğuna göre dehşete düşürme ve korkutmanın en üst noktasını, uzak olanlarla başlatıp akrabalarla bitirmektir. Peki âyette neden yakın akrabaları belirtmekle başlanmıştır?

      Bu sorunun cevabını iki şekilde vermek mümkündür: Birincisi, yeryüzündeki bütün insanları fidye vermek, kişinin onların üzerinde bir hükümranlığının bulunması ve tamamının kendisine ait olması halinde mümkün olur, insanların tamamı onun mülkü olunca, mülküne ve evlatlarına yönelik şefkati ya aynı veya farklı olur. Kişi, -her ne kadar kendisinin fidyesi olsalar da- çocuklarını vermekte nasıl cimri davranırsa uzak olanların, -tümü onun mülkü olduğu takdirde- onları vermekte de cimri davranır. Bundan dolayı uzak olanlardan önce yakın akrabaları anması uygun düşmüştür. Çünkü korku verme ve dehşete düşürme açısından tamamı eşittir. En doğrusunu Allah bilir.

      İkincisi, yakın akrabalarla yeryüzündeki insanların sıralanmasının, öncelikli şartına bağlanmaması da mümkündür. Önce fertlerin, sonra cemaatin, daha sonra da cemaatler topluluğunun belirtilmiş olması da ihtimal dâhilindedir. Bununla fidye vermek isteyenlerin o gün fidyenin fayda vermeyeceğini öğrenmeleri ve ayrıca Allah’ın azabından kurtulmak için verecekleri fidye -yeryüzü dolusu bile olsa- onlara zor gelmeyeceğini bilmeleri hedeflenmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir.

      Kendisini kurtarsın. Fakat ne mümkün! Bu ifade, fidye düşüncesini ret ve o gün kendisini kurtarmayacağına dair bir uyarı mahiyetindedir. Bilinmeli ki o (cehennem) alev alev yanan, derileri kavurup soyan bir ateştir. Âyette geçen “lezâ” (لَظَى) kelimesi ateşin isimlerinden biridir. “Şeva’ya gelince, bazıları bunun ayaklar, kol ve bacaklar olduğunu söylemiş, bazıları da deridir demiştir. Aslında cehennem ateşi, cehennemlik olana her türlü çirkinliği, iğrençliği ve fecaati yapar. Bu kelimeyi istersen ayaklar anlamında, istersen deri mânasında, istersen de güzel yaratılış diye yorumlayabilirsin, çünkü söz konusu çirkin telakkisi, bütün bunlarda mevcuttur. Bu cümle şu İlâhî beyana benzer: “Ayrıca onlar için orada tertemiz eşler de vardır” Bu âyette geçen “mutahhere” kelimesi çeşitli şekillerde tefsir edilmiştir. Birincisi kötü ahlâktan arındırılmış, pis şeylerden, kusurlardan ve âfetlerden temizlenmiş eşler. Hülâsa gerek ahlâk, gerek nefis, gerekse muamelede çirkin görülen ve güzel bulunmayan her ne varsa o eşler bunlardan temizdir. Çirkin ve iğrenç olan ne varsa cehennemliklerde mevcut olacaktır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fasîletih (فَصِيلَتِهِ)

        İbn Fâris, f-s-l kökünün temel manasının bir şeyi diğerinden ayırmak ve koparmak olduğunu belirtir. Bu kökten türeyen "fasîleh" kelimesinin, annesinden ayrılan deve yavrusuna dendiği gibi, kişinin kopup geldiği ve mensubu olduğu en yakın küçük kabilesini, aşiretini veya sülalesini ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bir ağaçtan ayrılan dal örneğinde olduğu gibi, kişinin kendisinden türediği ve kendisine en yakın olan klanını nitelediğini; "fasl" (ayırma) eylemiyle bireyin o büyük toplumsal kütleden ayrılmış en sıcak parçasını temsil ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kavramın Cahiliye dönemi sosyal yapısındaki "asabiyet" ruhunu temsil eden en çekirdek birimlerden biri olduğunu, bireye mutlak koruma sağlayan bu en yakın akraba grubunun bile kıyamet günü suçlu tarafından feda edilebilir bir nesneye dönüştüğünü vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet bağlamında, suçlunun başı sıkıştığında dünyada kendisine kol kanat geren, koruyan ve her şartta sahiplenen "en yakın sülalesi" anlamında kullanıldığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "fasîletih" ifadesinin kişinin sosyal güvenlik duvarını ve en mahrem aidiyet alanını simgelediğini, bu duvarın bile o gün dehşet sebebiyle suçlu tarafından bizzat yıkılmak istendiğini ifade eder.

        Tu'vîh (تُؤْوِيهِ)

        İbn Fâris, e-v-y kökünün bir araya gelmek, birleşmek ve bir yere yerleşmek anlamlarını taşıdığını belirtir; bir nesnenin veya kişinin bir mekana veya gruba sığınması durumunu ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "ivâ" eyleminin birini şefkatle yanına almak, ona sığınak sağlamak ve onu dışarıdaki her türlü tehlikeden korumak (himaye etmek) olduğunu açıklar. Ayette geçen bu fiilin, o sülalenin veya ailenin kişiyi "barındırma" ve "koruma" işlevini en üst seviyede gerçekleştirdiğine işaret ettiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin buradaki kullanımının sadece fiziksel bir barınma değil, aynı zamanda manevi bir aidiyet ve tam bir emniyet içinde saklama/himaye anlamını barındırdığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "onu bağrına basan, ona kol kanat geren" manasında olduğunu; suçlunun ise kendisini o günün azabından kurtarmak için, dünyada kendisini en güvenli hissettiren bu "himaye merkezi"ni bile kurban etmeye hazır olduğunu vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), fiilin geniş zaman (muzari) kalıbinda gelerek o sülalenin barındırma ve koruma vasfının dünyadaki sürekliliğine işaret ettiğini, ancak bu kalıcı sığınağın bile o günkü dehşet karşısında bir pazarlık aracı haline getirildiğini dile getirir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X