Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meâric Sûresi, 12. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meâric Sûresi, 12. Ayet

    وَصَاحِبَتِه۪ وَاَخ۪يهِۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve sâhibetihi ve eḣîh(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      11-16. "Halbuki birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kişi, o günün azabı karşısında ister ki oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran bütün ailesini ve yeryüzünde kim varsa herkesi fidye olarak versin de kendisini kurtarsın. Fakat ne mümkün! Bilinmeli ki o (cehennem) alev alev yanan. Derileri kavurup soyan bir ateştir!'"

      Halbuki birbirlerine gösterilirler. Bu, senin babandır veya oğlundur ya da dostundur şeklinde birbirlerine tanıtılmaları mümkündür, çünkü biri diğerini, başına gelecek olan dehşet ve korkunun şiddetinden dolayı ancak tanıtma ile tanıyacaktır. Sonra birbirlerini tanıyınca da hallerini sormayacaklar, aksine yüce Allah’ın “İşte o gün kişi kardeşinden kaçar” meâlindeki beyanı doğrultusunda birbirlerinden kaçacaklardır. Âyetin mânası şöyle de olabilir: Daha önce işledikleri günahlar ve suçlar kendilerine gösterilir de onları tanırlar ve bu ameller onlar için hazır hale gelir.

      Günahkâr kişi, o günün azabı karşısında ister ki oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran bütün ailesini ve yeryüzünde kim varsa herkesi fidye olarak versin. Bu âyet onları, o gün dünyada benzerini bilmedikleri ve hatırlarından bile geçmeyen büyük bir korkunun ve dehşetin karşılayacağını ifade etmektedir. Çünkü dünyada kişi, kendisini kurtarmak için oğullarını, eşini, kardeşini, akrabalarını ve yeryüzünde bulunan herkesi fidye olarak vermeyi istetecek derecede bir korku ile karşılaşır. Bu âyet, insanları Allah’a dönmeye ve bulundukları duruma son vermeye teşvik etmek için o günün dehşetini haber vermektedir.

      Günahkârların Kendilerini Kurtarmak İçin Fidye Verecekleri Kişiler

      Günahkârın kendini kurtarmak için fidye vereceği kişiler sayılırken adamın önce oğulları, ardından akrabaları belirtilmekte ve fidye olarak verilecek olanlar, en uzaklar ile bitirilmektedir. Oysa en uzak olanlarla başlamak ve akrabalarla bitirmek daha uygundur, çünkü insan nefsi, fidye verirken uzak olanları cömertçe verirken akrabaları vermekte cimri davranır. Günahkârlar, o gün oğulları ve akrabaları fidye vermekte cömert davrandığına göre uzak olan kimseleri haydi haydi feda eder. Durum bu olduğuna göre dehşete düşürme ve korkutmanın en üst noktasını, uzak olanlarla başlatıp akrabalarla bitirmektir. Peki âyette neden yakın akrabaları belirtmekle başlanmıştır?

      Bu sorunun cevabını iki şekilde vermek mümkündür: Birincisi, yeryüzündeki bütün insanları fidye vermek, kişinin onların üzerinde bir hükümranlığının bulunması ve tamamının kendisine ait olması halinde mümkün olur, insanların tamamı onun mülkü olunca, mülküne ve evlatlarına yönelik şefkati ya aynı veya farklı olur. Kişi, -her ne kadar kendisinin fidyesi olsalar da- çocuklarını vermekte nasıl cimri davranırsa uzak olanların, -tümü onun mülkü olduğu takdirde- onları vermekte de cimri davranır. Bundan dolayı uzak olanlardan önce yakın akrabaları anması uygun düşmüştür. Çünkü korku verme ve dehşete düşürme açısından tamamı eşittir. En doğrusunu Allah bilir.

      İkincisi, yakın akrabalarla yeryüzündeki insanların sıralanmasının, öncelikli şartına bağlanmaması da mümkündür. Önce fertlerin, sonra cemaatin, daha sonra da cemaatler topluluğunun belirtilmiş olması da ihtimal dâhilindedir. Bununla fidye vermek isteyenlerin o gün fidyenin fayda vermeyeceğini öğrenmeleri ve ayrıca Allah’ın azabından kurtulmak için verecekleri fidye -yeryüzü dolusu bile olsa- onlara zor gelmeyeceğini bilmeleri hedeflenmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir.

      Kendisini kurtarsın. Fakat ne mümkün! Bu ifade, fidye düşüncesini ret ve o gün kendisini kurtarmayacağına dair bir uyarı mahiyetindedir. Bilinmeli ki o (cehennem) alev alev yanan, derileri kavurup soyan bir ateştir. Âyette geçen “lezâ” (لَظَى) kelimesi ateşin isimlerinden biridir. “Şeva’ya gelince, bazıları bunun ayaklar, kol ve bacaklar olduğunu söylemiş, bazıları da deridir demiştir. Aslında cehennem ateşi, cehennemlik olana her türlü çirkinliği, iğrençliği ve fecaati yapar. Bu kelimeyi istersen ayaklar anlamında, istersen deri mânasında, istersen de güzel yaratılış diye yorumlayabilirsin, çünkü söz konusu çirkin telakkisi, bütün bunlarda mevcuttur. Bu cümle şu İlâhî beyana benzer: “Ayrıca onlar için orada tertemiz eşler de vardır” Bu âyette geçen “mutahhere” kelimesi çeşitli şekillerde tefsir edilmiştir. Birincisi kötü ahlâktan arındırılmış, pis şeylerden, kusurlardan ve âfetlerden temizlenmiş eşler. Hülâsa gerek ahlâk, gerek nefis, gerekse muamelede çirkin görülen ve güzel bulunmayan her ne varsa o eşler bunlardan temizdir. Çirkin ve iğrenç olan ne varsa cehennemliklerde mevcut olacaktır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Sâhibeti (صَاحِبَتِهِ)

        İbn Fâris, s-h-b kökünün temel manasının bir şeyin bir diğeriyle mülazemet etmesi, ona eşlik etmesi ve beraber bulunması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sâhibe" kelimesinin bu bağlamda erkeğin sürekli hayat arkadaşı olan eşini ifade ettiğini, aradaki yoğun birliktelik ve ülfet sebebiyle bu kelimenin seçildiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal alanında bu kelimenin sadece biyolojik değil, derin bir sosyal ve duygusal yakınlığı temsil ettiğini, kişinin o gün bu derin bağı bile koparmaya hazır olmasının dehşetin boyutunu gösterdiğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "sâhibe" kelimesinin kullanımının, insanın hayatındaki en özel ve mahrem paydaşını nitelediğini, bu yakınlığın fidye olarak sunulmasının insani reflekslerin nasıl felç olduğunu gösterdiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin evlilik bağını nitelediğini ve evlatlardan sonra eşin zikredilmesinin, fedakarlık hiyerarşisinde kişinin kendisi dışındaki her şeyi azaba yakıt olarak görmeye başladığını simgelediğini söyler.

        Ehî (أخيه)

        İbn Fâris, e-h-v kökünün asıl anlamının benzerlik, aynılık ve bir asılda birleşmek olduğunu, kardeşin de aynı soydan gelmesi sebebiyle bu isimle anıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kardeşliğin kan bağına dayalı en temel dayanışma birimi olduğunu, ayette ise insanın en zor anında arkasını yasladığı bu desteği bile elden çıkarmaya razı olacağını ifade eder. Toshihiko Izutsu, kardeşlik bağının (uhuvvet) Arap toplumundaki merkezi önemine dikkat çekerek, mücrimin kardeşini feda etme arzusunun, toplumsal ve kabilesel dayanışmanın o gün tamamen buharlaştığını gösteren bir metafor olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kardeş kelimesinin burada insanın sosyal kimliğini ve dış dünyadaki en güçlü sığınağını temsil ettiğini, bu bağın feda edilmesinin kişinin mutlak bir tecrit ve çaresizlik içinde olduğunu simgelediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin hiyerarşik bir sıralamayla sunulduğunu; çocuklardan ve eşten sonra kardeşin de gözden çıkarılmasının, o günün şiddetinin her türlü akrabalık hukukunu ortadan kaldırdığına işaret ettiğini söyler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X