Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meâric Sûresi, 11. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meâric Sûresi, 11. Ayet

    يُبَصَّرُونَهُمْۜ يَوَدُّ الْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَد۪ي مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍ بِبَن۪يهِۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yubassarûnehum(c) yeveddu-lmucrimu lev yeftedî min ‘ażâbi yevmi-iżin bibenîh(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      11-16. "Halbuki birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kişi, o günün azabı karşısında ister ki oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran bütün ailesini ve yeryüzünde kim varsa herkesi fidye olarak versin de kendisini kurtarsın. Fakat ne mümkün! Bilinmeli ki o (cehennem) alev alev yanan. Derileri kavurup soyan bir ateştir!'"

      Halbuki birbirlerine gösterilirler. Bu, senin babandır veya oğlundur ya da dostundur şeklinde birbirlerine tanıtılmaları mümkündür, çünkü biri diğerini, başına gelecek olan dehşet ve korkunun şiddetinden dolayı ancak tanıtma ile tanıyacaktır. Sonra birbirlerini tanıyınca da hallerini sormayacaklar, aksine yüce Allah’ın “İşte o gün kişi kardeşinden kaçar” meâlindeki beyanı doğrultusunda birbirlerinden kaçacaklardır. Âyetin mânası şöyle de olabilir: Daha önce işledikleri günahlar ve suçlar kendilerine gösterilir de onları tanırlar ve bu ameller onlar için hazır hale gelir.

      Günahkâr kişi, o günün azabı karşısında ister ki oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran bütün ailesini ve yeryüzünde kim varsa herkesi fidye olarak versin. Bu âyet onları, o gün dünyada benzerini bilmedikleri ve hatırlarından bile geçmeyen büyük bir korkunun ve dehşetin karşılayacağını ifade etmektedir. Çünkü dünyada kişi, kendisini kurtarmak için oğullarını, eşini, kardeşini, akrabalarını ve yeryüzünde bulunan herkesi fidye olarak vermeyi istetecek derecede bir korku ile karşılaşır. Bu âyet, insanları Allah’a dönmeye ve bulundukları duruma son vermeye teşvik etmek için o günün dehşetini haber vermektedir.

      Günahkârların Kendilerini Kurtarmak İçin Fidye Verecekleri Kişiler

      Günahkârın kendini kurtarmak için fidye vereceği kişiler sayılırken adamın önce oğulları, ardından akrabaları belirtilmekte ve fidye olarak verilecek olanlar, en uzaklar ile bitirilmektedir. Oysa en uzak olanlarla başlamak ve akrabalarla bitirmek daha uygundur, çünkü insan nefsi, fidye verirken uzak olanları cömertçe verirken akrabaları vermekte cimri davranır. Günahkârlar, o gün oğulları ve akrabaları fidye vermekte cömert davrandığına göre uzak olan kimseleri haydi haydi feda eder. Durum bu olduğuna göre dehşete düşürme ve korkutmanın en üst noktasını, uzak olanlarla başlatıp akrabalarla bitirmektir. Peki âyette neden yakın akrabaları belirtmekle başlanmıştır?

      Bu sorunun cevabını iki şekilde vermek mümkündür: Birincisi, yeryüzündeki bütün insanları fidye vermek, kişinin onların üzerinde bir hükümranlığının bulunması ve tamamının kendisine ait olması halinde mümkün olur, insanların tamamı onun mülkü olunca, mülküne ve evlatlarına yönelik şefkati ya aynı veya farklı olur. Kişi, -her ne kadar kendisinin fidyesi olsalar da- çocuklarını vermekte nasıl cimri davranırsa uzak olanların, -tümü onun mülkü olduğu takdirde- onları vermekte de cimri davranır. Bundan dolayı uzak olanlardan önce yakın akrabaları anması uygun düşmüştür. Çünkü korku verme ve dehşete düşürme açısından tamamı eşittir. En doğrusunu Allah bilir.

      İkincisi, yakın akrabalarla yeryüzündeki insanların sıralanmasının, öncelikli şartına bağlanmaması da mümkündür. Önce fertlerin, sonra cemaatin, daha sonra da cemaatler topluluğunun belirtilmiş olması da ihtimal dâhilindedir. Bununla fidye vermek isteyenlerin o gün fidyenin fayda vermeyeceğini öğrenmeleri ve ayrıca Allah’ın azabından kurtulmak için verecekleri fidye -yeryüzü dolusu bile olsa- onlara zor gelmeyeceğini bilmeleri hedeflenmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir.

      Kendisini kurtarsın. Fakat ne mümkün! Bu ifade, fidye düşüncesini ret ve o gün kendisini kurtarmayacağına dair bir uyarı mahiyetindedir. Bilinmeli ki o (cehennem) alev alev yanan, derileri kavurup soyan bir ateştir. Âyette geçen “lezâ” (لَظَى) kelimesi ateşin isimlerinden biridir. “Şeva’ya gelince, bazıları bunun ayaklar, kol ve bacaklar olduğunu söylemiş, bazıları da deridir demiştir. Aslında cehennem ateşi, cehennemlik olana her türlü çirkinliği, iğrençliği ve fecaati yapar. Bu kelimeyi istersen ayaklar anlamında, istersen deri mânasında, istersen de güzel yaratılış diye yorumlayabilirsin, çünkü söz konusu çirkin telakkisi, bütün bunlarda mevcuttur. Bu cümle şu İlâhî beyana benzer: “Ayrıca onlar için orada tertemiz eşler de vardır” Bu âyette geçen “mutahhere” kelimesi çeşitli şekillerde tefsir edilmiştir. Birincisi kötü ahlâktan arındırılmış, pis şeylerden, kusurlardan ve âfetlerden temizlenmiş eşler. Hülâsa gerek ahlâk, gerek nefis, gerekse muamelede çirkin görülen ve güzel bulunmayan her ne varsa o eşler bunlardan temizdir. Çirkin ve iğrenç olan ne varsa cehennemliklerde mevcut olacaktır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yubassarūnehum (يُبَصَّرُونَهُمْ)

        İbn Fâris, b-s-r kökünün bir şeyi görmek, sezmek ve bilmek anlamına geldiğini, bir şeyin açıklığa kavuşması durumunu ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tubsîr" kalıbının birine bir şeyi göstermek veya onu bir konuda basiret sahibi kılmak manasına geldiğini, ayetteki meçhul (edilgen) yapının "birbirlerine gösterilirler" anlamında kullanılarak, suçluların birbirlerini tanımalarına rağmen içinde bulundukları dehşetin büyüklüğü sebebiyle yardımlaşamayacaklarını ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın "görme" ve "farkındalık" semantiği içinde, gizlenen gerçeklerin o gün zorunlu bir müşahedeye dönüşmesini simgelediğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin edilgen formda gelmesinin, bu karşılaşmanın bir irade beyanı değil, ilahi bir teşhir ve yüzleştirme olduğunu, böylece suçluların birbirlerini görerek çaresizliklerini daha derinden hissetmelerinin sağlandığını belirtir.

        Yeveddu (يَوَدُّ)

        İbn Fâris, v-d-d kökünün temel anlamının sevmek, arzulamak ve bir şeyin olmasını istemek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, meveddetin sadece basit bir sevgi değil, bir şeyin gerçekleşmesine duyulan derin ve sarsılmaz bir iştiyak olduğunu, buradaki kullanımın ise suçlunun azaptan kurtulmak için duyduğu aşırı ve imkansız temenniyi dile getirdiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Arap dilindeki duygusal yoğunluğuna dikkat çekerek, bunun rasyonel bir talepten ziyade, dehşet anında ortaya çıkan hayati bir "keşke" duygusunu temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin suçlunun o andaki psikolojik çöküşünü ve kurtuluş için her türlü bedeli ödemeye hazır olan zihinsel halini yansıttığını ifade eder.

        El-Mucrimu (الْمُجْرِمُ)

        İbn Fâris, c-r-m kökünün asıl anlamının "kesmek ve koparmak" olduğunu, meyveyi ağacından koparmaya da bu kökten isim verildiğini, suçlunun da haktan ve adaletten koptuğu için bu isimle anıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "icrâm" kavramının bir kimsenin kendi nefsini hayırdan ve fıtrattan koparıp günaha yöneltmesi olduğunu, ayetteki "el-mucrim" nitelemesinin ise dünyada hayatını günah ve inkar üzerine inşa etmiş prototipi temsil ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Kur'an'ın etik yapısında Allah'ın otoritesine karşı bilinçli bir isyanı ve ahlaki bir sapmayı ifade ettiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, mücrim kelimesinin sadece bir hukuk terimi değil, varoluşsal bir kopuşu ve ilahi nizamdan ayrışmayı simgeleyen teolojik bir kimlik olduğunu belirtir.

        Yeftedî (يَفْتَدِي)

        İbn Fâris, f-d-y kökünün bir şeyi bir bedel karşılığında kurtarmak veya bir zararı önlemek için başka bir şeyi feda etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ifitidâ" fiilinin bir kimsenin canını veya özgürlüğünü geri almak için en değerli varlıklarını gözden çıkarması olduğunu, ayetteki kullanımın suçlunun azap karşısında içine düştüğü mutlak pazarlık ve çaresizlik arayışını anlattığını ifade eder. Mustafa Öztürk, bu kelimenin o gün hiçbir fidye ve bedelin kabul edilmeyeceği gerçeğiyle (la yukbelu minhu fidyeh) birlikte okunduğunda, suçlunun içine düştüğü ironik ve trajik durumu daha net ortaya koyduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, iftidâ eyleminin kişinin kendisiyle feda ettiği şey arasındaki mülkiyet ve değer ilişkisini gösterdiğini, burada ise en yakınların bile feda edilebilir hale geldiğini vurgular.

        Bibenîh (بَبَنِيهِ)

        İbn Fâris, b-n-y kökünün bir şeyi inşa etmek ve ondan bir parça türetmek olduğunu; oğulun (ibn) babanın bir parçası ve neslinin inşası olması sebebiyle bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, evladın insan için dünyadaki en kıymetli varlık ve hayatın devamlılığına dair en güçlü bağ olduğunu, bu ayette ilk sırada zikredilmesinin sebebinin ise fedakarlık hiyerarşisinde en zor vazgeçilen unsur olması olduğunu açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin başında yer alan "bi" harfinin bedel bildirdiğini ve babanın kendi canını kurtarmak için evladını azaba yakıt olarak vermeye razı oluşundaki duygusal yıkımı ve feryadı simgelediğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "benîn" kelimesinin burada insanın biyolojik ve sosyal devamlılığını temsil ettiğini, suçlunun bu bağı koparmaya razı oluşunun kıyamet dehşetinin büyüklüğüne dair en sarsıcı kanıt olduğunu belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X