Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meâric Sûresi, 4. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meâric Sûresi, 4. Ayet

    تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ta’rucu-lmelâ-iketu ve-rrûhu ileyhi fî yevmin kâne mikdâruhu ḣamsîne elfe sene(tin)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Melekler ve rûh O'na, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkar."

      Melekler ve rûh O'na yükselip çıkar. “Ta‘rucu” (تَعْرُجُ) kelimesi, muhtemelen aşağıdan yukarı doğru yükselip çıkarlar değil, yüce Allah melekleri ve ruhu böyle yukarı çıkan şeklinde yaratmıştır anlamına gelir. İfade bu takdirde “ve enzele leküm mine'l-enami” (وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْأَنْعَامِ) âyetine benzer. Bu ayette de “enzele” (أَنْزَلَ) fiili “indirdi” anlamına değil, “yarattı, meydana getirdi” mânasınadır. Bir başka örnek “ve's-semâe rafeʻaha (وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا)” “göğü yükseltti” anlamındaki ilâhî beyandır. Bu âyet de “gök alçak bir yerde idi de onu yükseltti” mânasına değil, “göğü yüksek olarak yarattı” demektir. İşte “ta'rucu'l-melâiketü” ifadesi de bu doğrultudadır. Yani Allah Teâlâ “melekleri miktarı elli bin yıl olan bir günde çalıştırmak için bu şekilde yaratmıştır”. Ayetin başka bir açıklama şekli daha vardır ki bu, âyetin bağlamına daha uygundur. Buna göre mâna şöyle olur: Melekler, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerini çeşitli görevler için gönderdiği yere bir günde yükselip çıkarlar, öyle bir yükseliş ki insanların yükselişi ve yürüyüşleri ile mukayese edilse miktarı elli bin sene tutar.

      Bin Yıllık ve Elli Bin Yıllık Sürenin Anlamı

      Miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkar. Başka bir âyette “sizin hesabınıza göre bin yıl” buyurmuştur. Bu sürenin, bazı meleklerin yukarı çıkma ve yükselmelerinin zaman cinsinden değeri olması muhtemeldir. Bazı melekler, uzunluğu bin yıl olan bir günde aşağı inip yukarı yükselirler. Bazıları da süresi elli bin yıl olan bir günde aşağı inip yukarı yükselirler. Bu durum bize şunu gösterir: Gökte bulunan bazı varlıklar, yerdekilerin işlerini çekip çevirme açısından diğer gök varlıklarına nispetle daha öncelikli değillerdir. Aksine gökte bulunan bazı varlıklar, bir görevi ifa etmeleri irade edildiği için inerken, diğer bazıları başka bir görev için inerler. Bir de melek, hangi gökten gönderilmişse bir günde yine o göğe yükselir. Yedinci veya altıncı ya da birinci gökten gönderilmişse aynı gün o göğe yükselir. Bu da bazı meleklerin bazılarına nispetle daha güçlü olduklarını gösterir; meleklerin içinde, bir günde elli bin yıllık mesafeyi kat ederken bazıları bin senelik bir mesafe kat eder. Yarattığı varlıklar arasında bir günde bu kadar mesafeyi kat edebilen bir varlık yaratmaya muktedir olan yaratıcıyı herhangi bir şeyin aciz bırakması ihtimal dışıdır. Bu gerçeğin belirtilmesinde korkutuldukları kıyamet ve yeniden dirilmenin kesinleştirilmesi anlamı bulunmaktadır. Miktarı elli bin yıl olan bir günde cümlesindeki süre, kıyamet günü ile de alakalı olabilir. Cenâb- Hak bir yerde onun miktarının bin sene olduğunu belirtirken, burada elli bin seneden söz edilmiştir.

      Aslında kıyamet gününün herhangi bir sınırı ve nihayeti yoktur. Verilen sınırlar korkutma ve dehşete düşürme amacıyla o günü yüceltme konumundadır. Kıyamet gününün anılması, kalplerde hangi kelime ile dehşetli hale geliyorsa yüce Allah onu zikretmektedir. Cenâb- Hak onu bazan ebedîlikle anar: “Bu sonsuza kadar sürecek gündür” meâlindeki beyanıyla, bazan “çağlar boyu” deyimini kullanır: “Orada yıllar ve yıllar boyu kalırlar”. Kimi zaman elli bin yıl derken, bazan da “bin sene” der. Çünkü bütün bunlar kalplerde dehşet uyandıran ifadelerdir. “Bin” sayısı da aynı şekilde kalplerde azamet hissettirmektedir. Bunlar, anılması kalplerde büyük imgeler uyandıran tasavvurlardan olunca, Cenâb-ı Hak bütününün arasından tek mânayı gerektiren birini veya bir kısmını belirtmiştir. Bazı âlimler bu bin sayısını yaratıkların o gün semaya yükselmelerinin süresi, elli bin seneyi de kâfirlerin cehenneme girmeden önce hesap vermek için duracakları süre şeklinde yorumlamıştır. Söz konusu bu ifadenin bazı müfessirlerin belirttiği üzere tevil edilmesi de mümkündür. Şöyleki Allah Teâlâ, insanların o gün hesaba çekilmesini kendilerine bıraksaydı hesaplarını görüp bitirmede zorlanırlar ve bu işi ancak elli bin yılda bitirirlerdi. Fakat Azîz ve Celîl olan Allah lütfu ile onları öyle bir hesaba çeker ki rivayetlerde kaydedildiği gibi bundan en kısa zamanda kurtulurlar ve sonunda cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme giderler, şu ilâhî beyanda buyurulduğu gibi: “Allah hesabı çok çabuk görendir”.

      Sonra bütün bu işler sizin hesabınıza göre bir yıl tutan bir günde O'nun katına çıkar” meâlindeki âyetle ilgili olarak şöyle bir soru akla takılabilir: Göğe yükselme imkânı bize verilmedi ve oraya yükselecek şekilde yaratılmadık ki yükselmenin bin yıl mı veya daha az, daha çok olduğuna karar verebilelim. Şu halde yüce Allah nasıl oldu da bunu bizim yükselmemize kıyaslayarak belirtmiş oldu?

      Bu soruya şöyle cevap vermek mümkündür: En doğrusunu Allah bilir ya, âyetin tevili şöyle olmalıdır: Gökle yeryüzü bir düzleme yayılsa ve üzerinde yürümek mümkün hale gelse bu mesafeyi kat etme ihtiyacımız doğduğu takdirde sayıp durduğunuza göre ancak bin senede kat edebilirsiniz. Bu âyetin tevili şöyle de olabilir: Cenâb- Hak önümüze göğe açılan bir kapı koysa ve bu kapıyı açsa, biz de o kapıya doğru yükselmeye devam etsek ona ancak bin yıllık bir sürede ulaşabiliriz.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ta'rucu (تَعْرُجُ)

        İbn Fâris, a-r-c kökünün temel manasının yukarı doğru çıkmak, yükselmek ve bazen de meyletmek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin özellikle dikey bir yükselişi ve bir yerden bir yere urûc etmeyi (yükselmeyi) simgelediğini, ayette meleklerin ve Ruh'un ilahi makama yönelişini nitelediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın dikey kozmolojisinde bu kelimenin yer ile gök arasındaki ontolojik bağı ve varlıkların Allah'a doğru olan hareketini ifade ettiğini, bu hareketin fiziksel bir yer değiştirmeden ziyade varlıksal bir hiyerarşiyi temsil ettiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul dönemindeki dilsel karşılığı üzerinden, meleklerin ilahi emirleri yerine getirip tekrar mertebelere dönmelerini anlatan bir devinimi simgelediğini kaydeder.

        El-Melâike (الْمَلَائِكَةُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin e-l-k veya l-e-k kökünden türediğini, "elûke" kelimesinin "elçilik ve risalet" anlamına geldiğini, meleklerin de Allah'ın emirlerini mahlukata ulaştıran elçiler olmaları sebebiyle bu ismi aldıklarını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin kökeni hakkında Etyopyaca "mal'ak" veya İbranice "mal'akh" (elçi) kelimeleriyle dilsel bir yakınlık içinde olduğunu, Kur'an'ın bu terimi Arap dilinde yerleşik bir dini kavram olarak devralarak semavi elçilere tahsis ettiğini ifade eder. Angelika Neuwirth, kavramı geç antik dönemin göksel hiyerarşileri bağlamında ele alarak, meleklerin ilahi iradenin evrendeki uygulayıcıları ve ilahi tahtın muhafızları olarak tasvir edildiğini söyler. Gabriel Said Reynolds, kelimenin Kitab-ı Mukaddes geleneğindeki "haberci" kavramıyla olan teolojik sürekliliğine dikkat çekerek, Kur'an'ın bu varlıkları Allah'ın mutlak hükümranlığı altındaki görevliler olarak sunduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, meleklerin mahiyetleri gereği nurani varlıklar olduğunu ve bu ayetteki yükselişlerinin, görevli oldukları alemden ilahi huzura doğru gerçekleşen bir yöneliş olduğunu ifade eder.

        Er-Rûhu (الرُّوحُ)

        İbn Fâris, r-v-h kökünün nefes, rüzgar, ferahlık ve genişlik anlamına geldiğini, canlılığın esası olan bu unsurun bedene hayat vermesi ve hareket kabiliyeti kazandırması sebebiyle "Ruh" olarak adlandırıldığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, Kur'an'daki Ruh kavramının meleklerden ayrı zikredildiği durumlarda genellikle Cebrail'e ya da mahlukata hayat veren ilahi bir sırra işaret ettiğini, bu ayetteki konumunun ise onun melekler arasındaki mümtaz ve yüksek mertebesini gösterdiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice "ruha" ve İbranice "ruah" kelimeleriyle olan etimolojik bağlarına işaret ederek, kavramın hem "soluk" hem de "ilahi kudretin tezahürü" anlamlarını barındırdığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, Ruh'un Kur'an semantiğinde ilahi alemle maddi alem arasındaki en rafine bağlantı noktası olduğunu, meleklerin fevkinde bir statüyle ilahi iradeyi temsil ettiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki Ruh'un, melekler ordusunun başında bulunan yüksek bir kudret veya ilahi emrin kendisi olarak, kainattaki nizamın merkezindeki varlığı temsil ettiğini belirtir.

        Yevm (يَوْمٍ)

        İbn Fâris, y-v-m kökünün sınırlı bir zaman dilimi anlamına geldiğini, güneşin doğuşundan batışına kadar olan süreyi ifade etmekle birlikte Arap dilinde mutlak zaman ve dönemler için de kullanıldığını belirtir. Toshihiko Izutsu, "yevm" kelimesinin Kur'an'da her zaman yirmi dört saatlik bir zaman dilimini değil, özellikle ahiret ve hesapla ilgili bağlamlarda "teolojik bir olay zamanı" veya "kozmik bir dönem" anlamına geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "elli bin yıl" ifadesiyle nitelenen günün, insani zaman algısının ve kronolojisinin ötesinde, ilahi bir hüküm sürecini ve melekût alemindeki bir boyutu anlatan mecazi bir zaman birimi olduğunu vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin burada bir ölçü birimi olarak kullanılmasının, ahiret sürecinin dehşetini veya meleklerin katettiği manevi mesafenin büyüklüğünü muhatabın zihnine yaklaştırma amacı taşıdığını belirtir.

        Mikdâru (مِقْدَارُهُ)

        İbn Fâris, k-d-r kökünün bir şeyin sınırını, ölçüsünü, değerini ve gücünü belirlemek anlamına geldiğini, miktarın da bu ölçülmüş niceliği ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bir şeyin hacmini, süresini veya sayısını belirleyen kesin bir sınır olduğunu, bu ayette ise o günün veya yükseliş sürecinin uzunluğunu ve yoğunluğunu vurguladığını kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, mikdar kelimesinin o günün zorluğunu ve mesafesini beşerî ölçeklerle kıyaslayarak anlatmak için kullanılan bir benzetme unsuru olduğunu ifade eder.

        Hamsîne (خَمْسِينَ)

        İbn Fâris, h-m-s kökünün sayısal bir değer olan beşi temsil ettiğini, bu kökten türeyen elli sayısının ise bir miktar ve dereceyi nitelediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Arap dilinde ve Kur'an üslubunda bu tür büyük sayıların (elli, yetmiş, bin) her zaman matematiksel bir kesinlikten ziyade "çokluk" ve "mübalağa" ifade etmek için kullanıldığını, buradaki elli bin yılın da o sürecin ulaşılamazlığını ve dehşetini simgelediğini kaydeder.

        Elfe (أَلْفَ)

        İbn Fâris, e-l-f kökünün "alışmak, birleşmek, tamama ermek" anlamlarına geldiğini, bin sayısının da birimlerin birleşip en büyük bütünlerden birini oluşturması sebebiyle bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu sayının Arapçada en üst kemal derecelerinden biri olarak kabul edildiğini ve bu ayetteki kullanımın, bahsedilen zamanın ne kadar uzun ve sarsıcı olduğunu pekiştirdiğini ifade eder.

        Senetin (سَنَةٍ)

        İbn Fâris, s-n-v veya s-n-h kökünden türeyen bu kelimenin, zamanın bir döngüsü, değişimi ve üzerinden geçen vakit anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Kur'an dilinde genellikle zorluk, kuraklık ve meşakkat içeren yıllar için "sene", verimlilik ve kolaylık içeren yıllar için "âm" kelimesinin seçildiğine dikkat çekerek, bu ayette "sene" denilmesinin o günün meşakkatine ve ağırlığına bir işaret olduğunu savunur. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin burada insanların dünyadaki zaman birimleriyle kıyas yapabilmesi için bir referans noktası olarak kullanıldığını, ancak kastedilenin bildiğimiz takvim yılından ziyade devasa bir süreklilik olduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X