Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meâric Sûresi, 1. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meâric Sûresi, 1. Ayet

    سَاَلَ سَٓائِلٌ بِعَذَابٍ وَاقِعٍۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Se-ele sâ-ilun bi’ażâbin vâki’(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Birisi, gelecek olan azabı istedi!"

      Birisi gelecek olan azabı istedi! Âyetteki ilk kelime hemze verilmeksizin “sale” (سَالَ) şeklinde de okunmuştur. Mânası, “azap vadisi, gelecek bir azapla aktı”, yani azap vadisi kesin bir azapla aktı. Kırâat âlimleri, genel olarak istemek anlamındaki “sual (سُؤَال)” kökünden olmak üzere hemzeli okumuştur. Buna göre mânası “O topluluk azap istedi” şeklinde olur. Çünkü onlar şöyle demişlerdi: “Eğer bu kitap senin katından gelmiş hakikat ise gökten üzerimize taş yağdır”. “Onlar, (alaycı bir tavırla), 'payımıza düşen azabı hemen şimdi ver!' dediler”. Denildi ki bu sözü söyleyen Nadr b. Hâris'ti, bunu istedi ve Bedir savaşı günü esir düştükten sonra öldürüldü. Bazı müfessirler böyle demiştir. Fakat bize göre bu ilâhî beyan, zâhiren her ne kadar istek kalıbında söylenmişse de iyice düşünüldüğünde görülecektir ki o kişi gerçekte bu cümleyi, başına azabın gelmesini istemek için söylememiştir. Söz konusu ifade, azabın geleceğini uzak gördüğü için ve Hz. Peygamber'i alaya almak amacıyla söylemiştir. İnkârcıları azabı uzak görmeye ve inkâra sevkeden şu anlayıştı: Mekkeliler'in kanaatine göre şayet onlardan bir peygamber çıkacaksa kendileri buna Hz. Peygamberden daha lâyıktı. Çünkü dünya onların ayaklarına serilmişti ve o diyarda sözü geçen de onlardı. Resûlullah'ın (s.a.) ise dünya ayaklarına serilmemiş ve sözü de aralarında geçerlilik kazanmamıştı. Dolayısıyla onlarda mertebe itibariyle Allah Teâlâya Hz. Peygamber'den daha yakın olduklarını zannediyorlardı. Zira bir dostun düşmanına gidip iyilikte bulunması, buna karşılık dostuyla olan ilişkisini kesip ona cefada bulunması aklen isabetli değildir. Hz. Peygamber'in kendisini yalanlayıp alay etmeleri karşısında azaba çarpılacakları şeklindeki tehditlerini yalanlamalarının sebebi bundan ibarettir. Buna göre azabın gelmesini isteyen kişinin talebi, azabı kabul edip de acele ile başlarına gelmesini talep etmesi tarzında değil, azabı uzak görme ve inkâr etme açısından olmuştur. Rivayet edildiğine göre Ebû Cehil Bedir savaşı gününde şöyle bir niyazda bulunmuştur: “Allah'ım! İçimizden yeminine daha sadık kalana, akrabalarını daha çok görüp gözetene ve misafiri daha çok ağırlayana yardım et”. Onun bu şekilde dua etmesinin sebebi, kendisinin Allah katında Hz. Muhammed ve bağlılarından daha şerefli ve daha yüksek bir mertebede bulunduğuna inanmasıydı. Ona göre durumu bundan ibaret olan kişi Allah tarafından, yardım edilmeye daha lâyıktı. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Allahım! Eğer bu kitap senin katından gelmiş bir hakikat ise gökten üzerimize taş yağdır veya bize acı veren bir azap gönder”. Şayet onlar mertebe itibariyle daha yakın ve dost olmaya daha lâyık oldukları kanaatinde olmasalardı azap istemeye cüret edemezlerdi. Zikrettiğimiz bu yanlış delil, onlarda sözünü ettiğimiz zannı doğurmuş ve kendilerinin peygamberliğe daha lâyık olduklarını iddia etmişlerdir. Onların bu zannı İblis'in zannından doğmuştur. Şöyleki: İblis “Ben ondan daha üstünüm, çünkü beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” demişti. İblis, üstün olanın aşağı derecede olana boyun eğme secdesinde bulunması emrinin, hikmet dışı bir şey olduğunu zannetmiş ve (secde etmeyerek) o başına gelen rezalet ve lânete mâruz kalmıştır. İşte müşrikler de böyle oldu. Sözlerinin geçtiğini ve dünyadaki durumlarının iyi olduğunu görünce kendilerinin Allah'a daha yakın olduklarını zannetmişlerdir. Zira insanın dünyadaki hali vaktinin iyi oluşu, onlara göre dostluk ve yakınlığın alâmetidir.

      Öte yandan dünyada rahat bir hayat sürmeleri, onları Allah'ın resûlüne karşı böbürlenmeye ve ona boyun eğmemeye sevketti. Aksi takdirde iç âlemlerinden kendilerine insaf verilmiş olsaydı Allah'ın en itaatkâr kulları olmaları gerekirdi. Çünkü üzerinde nimetlerin başkalarına nazaran daha çok olduğu kimsenin, Allah'ın davet ettiği hususlarda nimetleri az olan kimselere nazaran ona daha çok şükreden kişi olması gerekir. Allah'ın onlara verdiği nimetler daha çok, lütfunun daha bol olduğunu ikrar ettikleri zaman, bu ikrarları, O'na daha çok itaat eden ve emrettiğine daha çok sarılan kimseler olmalarını gerektirir. Allah'ın lânetine uğramış olan İblis de böyledir; kendisinde üstünlüğün bulunduğunu kabul ettiği takdirde -ki bu Azîz ve Celil olan Allah'ın lütfuyla olur- kendisine gereken O'na itaate koşmak ve emrettiği şeye boyun eğmektir. Yoksa derûnî muhalefetini ortaya koymak ve emrine sarılmayı terk etmek değil.

      Gelecek olan azabı. Yani, Allah Teâlânın ilminde başlarına kesin olarak gelecek olan azabı demektir. Yahut da vakiun (وَاقِعٍ) “yakında gelecek” demektir, tıpkı “kātilün” yakında öldürecek kelimesinde olduğu gibi.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Seele (سأل)

        İbn Fâris, s-e-l kökünün temel anlamının bir şeyi istemek veya talep etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât adlı eserinde bu fiili bir şeyi bilmeyi veya anlamayı istemek ya da bir menfaat talep etmek şeklinde açıklar ve bu ayetteki kullanımını inkarcıların alaycı bir şekilde azabın gerçekleşmesini talep etmeleri olarak yorumlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal alanında bu kelimenin müşrikler tarafından Hz. Peygamber'e karşı meydan okuyucu ve alaycı bir talep, bir nevi kışkırtma bağlamında kullanıldığına dikkat çeker. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki karşılığının, Mekkeli müşriklerin tehdit edildikleri azabı inanmadıkları için ironik bir dille istemeleri olduğunu ifade eder.

        Sâil (سائل)

        İbn Fâris, kelimenin türediği s-e-l kökünün anlamı doğrultusunda bu kelimenin eylemi gerçekleştiren, yani istekte bulunan veya soru soran özneye işaret ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ayet bağlamında azabın gelmesini talep eden kişi anlamında kullanıldığını, ism-i fâil yapısıyla bu talebi gerçekleştiren şahsın fiilindeki ısrarı ve cüreti gösterdiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki ism-i fâil kalıbının, talebi yönelten kişinin psikolojik durumunu, inkarındaki kibrini ve azabı hafife alan cüretkar tutumunu yansıttığını ifade eder.

        Azâb (عذاب)

        İbn Fâris, a-z-b kökünün asıl anlamının bir şeyi engellemek veya alıkoymak olduğunu, cezanın da kişiyi günah işlemekten alıkoyması sebebiyle bu isimle anıldığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı insanın hayatındaki tatlılığı ve huzuru yok eden, ona acı veren şiddetli bir ceza olarak tanımlar ve kelimenin tatlılık ifade eden azb kelimesiyle olan zıtlık ilişkisine değinir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahiret ve ceza semantiğinde bu kelimenin Allah'ın mutlak adaletini ve inkarcılara yönelik gazabını temsil eden en temel kavramlardan biri olduğunu vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin kökeni üzerine erken dönem dilbilimcilerinin tartışmalarına değinmekle birlikte, Kur'an'daki kullanımının eskatolojik bağlamda yerleşik bir kavram olarak şekillendiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'da azap kavramının muhatapların dünyasında korkutucu ve caydırıcı bir gerçeklik olarak inşa edildiğini, bu ayette ise müşriklerin ciddiye almadıkları ilahi cezanın ta kendisini ifade ettiğini söyler.

        Vâki' (واقع)

        İbn Fâris, v-k-a kökünün bir şeyin düşmesi ve yerleşmesi anlamına geldiğini, bunun da kaçınılmaz bir gerçekleşmeyi ve isabet etmeyi ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, vukû kavramının özellikle musibetler ve ilahi cezalar için kullanılan, aniden ve kaçınılmaz bir şekilde başa gelen şeyleri tanımladığını, ayette azabın kesinlikle gerçekleşecek bir hakikat olduğunu gösterdiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin ahiret inancıyla ilgili semantik alanda cezanın artık inmekte olan, kaçışın imkansız olduğu kesin bir gerçeklik olarak resmedilmesini sağladığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ism-i fâil yapısıyla azabın sadece gelecekteki bir ihtimal değil, şimdiden gerçekleşmesi kesinleşmiş, inkar edenlerin üzerine düşecek somut bir hakikat olarak vurgulandığını belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X