Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meryem Sûresi, 98. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meryem Sûresi, 98. Ayet

    وَكَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍۜ هَلْ تُحِسُّ مِنْهُمْ مِنْ اَحَدٍ اَوْ تَسْمَعُ لَهُمْ رِكْزاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekem ehleknâ kablehum min karnin hel tuhissu minhum min ehadin ev tesme’u lehum rikzâ(n)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Biz, onlardan önce nice nesilleri helak ettik. Sen, onların herhangi birinden (bir varlık emâresi) hissediyor veya cılız da olsa bir ses işitiyor musun?

      Biz, onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Sen, onların herhangi birinden (bir varlık emâresi) hissediyor veya cılız da olsa bir ses işitiyor musun? yüce Allah bu beyanla peygamberleri yalanlamalarından ötürü geçmiş kavimleri helâk ettiğini hatırlatarak kendilerinden önce geçenlerin yalanladıklarını gibi Muhammed’i yalanlamamaları için Mekke halkını korkutmaktadır.

      Allah Teâlâ peygamberine cılız da olsa bir ses işitiyor musun? diye soruyor. Âyetin metninde geçen “rikzen” (رِكْزًا) kelimesi ses anlamınadır. Bu kelimenin “zikir” anlamına geldiğini söyleyenler de olmuştur. Buna göre mâna, onların helâk olup gitmelerinin ardından ancak kötü bir şekilde anılacaklar demek olur. Allah Teâlâ Mekke halkını kendilerinden önce geçenlerin peygamberleri yalanladıkları gibi yalanlamamaları için uyarıyor. Eğer bunu yaparlarsa onlar gibi olacaklar ve onların başlarına gelen bunların da başlarına gelecektir.

      İbn Kuteybe şöyle demiştir: “el-Lüddü” (اللُّدُّ) “eled” (الْأَلَدّ) kelimesinin çoğuludur. Mânası, hasım olan ve tartışan demektir. “er-Rikz” anlaşılmayan ses anlamına gelir“. Ebû Avsece işe şöyle demiştir; “el-Eleddü” (الْأَلَدُّ) husumeti şiddetli olan demektir. “Hel tühissu” (هَلْ تُحِسُّ) görür müsün anlamına gelir. “Rilczen” (رِكْزًا) zikir, yani anılma demektir. Bu kelime ses anlamına da gelir. Ebû Avsece “hedden” (هَدًّا) kelimesinin dağların yıkılıp yere çöktüğü zaman çıkardıkları ses mânasına geldiğini belirtmiştir.

      Ebû Muâz “el-büşrâ” kelimesi hakkında şu açıklamayı yapmıştır:

      Bu kökten türeyen “be-şe-ra” fiilinin üç türlü okunuşu vardır. Bunlardan birisi şeddesiz olarak “beşertühû” (بَشَرْتُهُ) “fe ene ebşüruhû” (فَأَنَا أَبْشُرُهُ) şeklindedir. İkincisi şeddeli olarak “beşşertühû" (بَشَّرْتُهُ) “fe ene mübeşşiruhû” (فَأَنَا مُبَشِّرُهُ), üçüncüüsü ise “ebşertühû* (أَبْشَرْتُهُ) “fe ene mübşiruhû” (فَأَنَا مُبْشِرُهُ) şeklindedir, “er-Racülü mebşûrun ve mübeşşerun ve mübşerun” denilir.

      Hasan-ı Basri şöyle demiştir: “Kavmen lüdden” (قَوْمًا لُدًّا) kelimeleri sağır bir topluluk demektir. “Summe âzânü’l-kulûb”, yani “kalplerin kulakları sağır” oldu denilir. Bazıları bu kelimeyi “füccâren” (فُجَّارًا), yani günahkârlar şeklinde tefsir etmiştir. Aynı kelimeye “ûcen ani’l-hak” (عُوجًا عَنِ الْحَقِّ) hak yoldan sapanlar anlamı verenler de olmuştur. Kelimenin aslı daha önce belirtildiği gibidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 2579

        #4
        Ve kem (وَكَمْ)

        İbn Fâris, "k-m" kökünün Arapçada sayı, miktar ve çokluk bildiren bir yapı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kem" edatının burada soru sormak (istifham) amacıyla değil; haber vermek, bir şeyin sayısının akıl almaz derecede çok olduğunu muhataba bildirmek (kem-i haberiyye) amacıyla kullanıldığını ifade eder. Bağlaç olan "ve" ile birlikte "Nice, ne kadar da çok" manasına gelerek, helak edilen toplulukların o devasa sayısal çokluğunu gramatik olarak mühürler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve nice, ve ne kadar çok manalarına gelen bu edatın, tarihsel yıkımın boyutunu ve tekrarlanan ilahi cezaların sıklığını bildirdiğini kaydeder.

        Ehleknâ (أَهْلَكْنَا)

        İbn Fâris, "h-l-k" kökünün temel manasının, bir şeyin kırılması, parçalanması, düşüp yok olması, varlık sahnesinden bütünüyle silinmesi ve ölüp gitmesi olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihlâk" eyleminin (if'âl vezninde) birinci çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) formu olduğunu belirtir. "Biz helak ettik, biz ortadan kaldırdık" manasına gelir. Bu eylem, sıradan bir eceli (doğal ölümü) değil; isyan ve kibir sebebiyle mutlak ve karşı konulamaz bir ilahi müdahaleyle (azapla) gelen o şiddetli kök kazıma işlemini ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Kur'an'ın tarih felsefesindeki yerine temas eder. "Ehleknâ" (Biz helak ettik) fiili, medeniyetlerin çöküşünün sadece sosyolojik veya ekonomik yasalara bağlı rastlantısal bir süreç olmadığını; bu çöküşün arkasında, ahlaki sınırı (haddi) aşanlara müdahale eden şuurlu, aktif ve mutlak bir ilahi iradenin (Sünnetullah'ın) işlediğini beyan eden sarsılmaz bir teolojik mühürdür.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, biz helak ettik, biz yıkıma uğrattık, biz köklerini kazıdık manalarına gelen bu mazi fiilin, cezalandırma eyleminin bizzat Yaratıcı'nın fail (özne) olduğu o mutlak kudret boyutunu nitelediğini aktarır.

        Kablehum (قَبْلَهُمْ)

        İbn Fâris, "k-b-l" kökünün temel manasının, bir şeyin ön tarafı, yüz yüze gelinen cihet ve zaman olarak bir şeyden daha evvel (önce) olmak manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, zaman zarfı olan "kabl" (önce) kelimesi ile "hum" (onlar/onlardan) zamirinin birleşimi olduğunu açıklar. Zamirin mercii, Peygamber'in karşısında direnen, şirke sapan ve kendi dünyevi gücüyle övünen Mekke müşrikleridir. Onlara, kendilerinden tarihsel olarak "daha önce" yaşamış olanların akıbetini göstererek zaman eksenini geçmişe doğru büker.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, onlardan önce, onlardan evvel manalarına gelen bu zaman zarfının, ilahi ikazın tarihsel referans noktasını işaret ettiğini kaydeder.

        Min (مِنْ)

        Râgıb el-İsfahânî, bu edatın burada beyâniyye (açıklama) işlevi gördüğünü belirtir. Helak edilen o sayısız "çokluğun" (kem) nevi'sini, cinsini ve mahiyetini açıklamaya hazırlayan felsefi bir geçiş harfidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, -den, -dan manalarına gelen bu edatın, yıkıma uğrayan nesnelerin çerçevesini çizmeye başladığını aktarır.

        Karnin (قَرْنٍ)

        İbn Fâris, "k-r-n" kökünün temel manasının, iki şeyi birbirine bağlamak, yan yana getirmek, aynı hizaya koymak ve hayvanların başındaki en yüksek nokta (boynuz/zirve) olduğunu açıklar. Aynı zaman diliminde birbirine bağlı olarak yaşayan, aynı çağı paylaşan insan topluluğuna da "karn" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "karn" kelimesinin, genellikle on ile yüz yıl arasında bir zaman dilimini (çağı) paylaşan, ortak değerlere ve sosyolojik yapıya sahip nesil veya medeniyet manasına geldiğini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "karn" kavramının sadece kronolojik bir nesli (generation) değil, bütünüyle ontolojik ve sosyolojik bir kibri temsil ettiğini analiz eder. Kur'an'da "karn" olarak anılanlar; genellikle teknolojik, mimari veya askeri olarak çağının zirvesine (kök manasındaki o 'boynuz' gibi en tepe noktaya) ulaşmış, ancak bu gücün sarhoşluğuyla Yaratıcı'yı unutup haddi aşmış o görkemli, şımarık ve devasa "medeniyetlerdir". Helak edilen, basit bir kalabalık değil, o koca uygarlıkların ta kendisidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, nesil, çağdaş topluluk, medeniyet ve koca bir ümmet manalarına gelen bu ismin, ilahi gazaba uğrayan o ihtişamlı ama kibirli tarihi yapıları tanımladığını kaydeder.

        Hel (هَلْ)

        Râgıb el-İsfahânî, Arapçada soru edatı olduğunu belirtir. Ancak Kur'an belagatinde burada bilgi almak için değil; istifhâm-ı inkârî (reddetmek, "asla, hayır" cevabını muhatabın kendisine verdirmek) ve taaccüb (hayrete düşürmek) amacıyla kullanılmış felsefi bir meydan okumadır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, hiç, -mı/mi, hani nerede manalarına gelen bu soru edatının, muhatabı derin bir ontolojik sorgulamaya ve gerçeği kabule zorladığını aktarır.

        Tuhissu (تُحِسُّ)

        İbn Fâris, "h-s-s" kökünün temel manasının, bir şeyi kökünden kazıyıp yok etmek, öldürmek ve aynı zamanda bir nesnenin varlığını dış duyularla (görme, işitme, dokunma) idrak etmek, hissetmek ve algılamak olduğunu açıklar. Yok edilen şeyden geriye hiçbir duyu kalıntısının kalmamasını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihsâs" eyleminin (if'âl vezninde) ikinci tekil şahıs muzari (şimdiki/geniş zaman) formu olduğunu belirtir. "Sen hissediyor musun, algılayabiliyor musun?" manasına gelir. Görme veya işitme gibi spesifik bir duyuyu değil; insan idrakinin en düşük, en alt seviyedeki o belirsiz "varlık sezgisini/algısını" kapsar.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı muazzam felsefi ironiye ve ürpertiye dikkat çeker. Dünyevi iktidarlar (karn/medeniyetler) yaşarken öylesine gürültülü, öylesine somut, öylesine göz alıcı ve baskındırlar ki, insan onların asla yok olmayacağını sanır. Kur'an, Peygamber'e (ve insana) o koca uygarlıkların bugün nerede olduğunu sorarken "Onları görüyor musun?" demez; algının en alt sınırı olan "tuhissu" (onlara dair en ufak bir kıpırtı, bir gölge, bir duyu sinyali hissedebiliyor musun?) fiilini kullanır. Cevap koca bir hiçliktir. Dünün o devasa, yenilmez tanrı-krallarından ve kulelerinden geriye, bugün duyularla algılanabilecek tek bir titreşim (his) bile kalmamıştır. İktidarın mutlak sıfırlanışı, bu fiille resmedilir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, hissedebiliyor musun, onlardan bir varlık belirtisi algılayabiliyor musun, bir eser görebiliyor musun manalarına gelen bu muzari fiilin, helakin o kökten ve silici doğasını mühürlediğini kaydeder.

        Minhum (مِنْهُمْ)

        Râgıb el-İsfahânî, "min" (den/dan) edatı ve "hum" (onlar/onlardan) zamirinin birleşimi olduğunu belirtir. Zamirin doğrudan o helak edilmiş görkemli medeniyetlere (karn) döndüğünü açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, onlardan, o helak edilmiş topluluklardan manalarına gelen bu yapının, algının (hissetmenin) yöneltildiği o mutlak boşluğu işaret ettiğini aktarır.

        Min (مِنْ)

        Râgıb el-İsfahânî, buradaki "min" edatının zâid (fazladan, pekiştirme amaçlı) olarak geldiğini belirtir. Nefiy (olumsuzluk) veya istifham (soru) cümlelerinde kullanıldığında, "hiçbir, tek bir tanesi bile, asla" manası katarak ardından gelen kelimenin anlamını mutlak bir hiçliğe (sıfır noktasına) indirger.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, hiçbir, en ufak bir manalarına gelen bu pekiştirme edatının, yok oluşun o istisnasız ve tavizsiz sınırlarını çizdiğini kaydeder.

        Ehadin (أَحَدٍ)

        İbn Fâris, "v-h-d" (veya e-h-d) kökünün temel manasının, bölünemez teklik, mutlak yalnızlık ve bir tek kişi/birey olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ehad" kelimesinin, cüzlere (parçalara) ayrılamayan tek bir insan teki manasına geldiğini ifade eder. Önceki edatla birlikte (min ehadin), "tek bir şahıs bile, bir tek kişi dahi" anlamı kazanır. Koca bir medeniyetten geriye, nefes alan tek bir hücrenin dahi bırakılmadığını gramatik olarak mühürler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tek bir kimseyi, herhangi bir ferdi, bir tek şahsı bile manalarına gelen bu ismin, ilahi azabın o geride hiçbir şey bırakmayan mutlak silici gücünü nitelediğini aktarır.

        Ev (أَوْ)

        Râgıb el-İsfahânî, atıf (bağlaç) harfi olduğunu belirtir. Anlamı "veya, yahut" demektir. Varlığı hissetmenin bir alt kademesinden (tuhissu), en ince işitsel algı kademesine (tesmeu) geçişi sağlayan mantıksal bir köprüdür.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, veya, yahut, yoksa manalarına gelen bu bağlacın, alternatif bir algı ihtimalini (işitmeyi) cümleye dâhil ettiğini kaydeder.

        Tesmeu (تَسْمَعُ)

        İbn Fâris, "s-m-a" kökünün temel manasının, sesi algılayan fiziksel organ (kulak) ve o organın gerçekleştirdiği işitme eylemi olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "sem'" eyleminin ikinci tekil şahıs muzari (şimdiki/geniş zaman) formu olduğunu belirtir. "İşitiyor musun, kulağına bir ses çalınıyor mu?" manasına gelir. Görme veya dokunma ihtimali tamamen ortadan kalktıktan sonra, acaba uzaklardan cılız da olsa bir fısıltı duyulabilir mi ihtimalini sorgulayan eylemdir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, işitiyor musun, duyabiliyor musun manalarına gelen bu muzari fiilin, evrendeki o mutlak sessizliğin (ölümün) dinlenişini bildirdiğini kaydeder.

        Lehum (لَهُمْ)

        Râgıb el-İsfahânî, aidiyet ve tahsis bildiren "lâm" (-e/a, ait) edatı ile "hum" (onlara) zamirinin birleşiminden oluştuğunu açıklar. "Onlara ait, onlardan çıkan" manasını taşıyarak, işitilecek sesin kaynağını bütünüyle o helak edilmiş kibrin sahiplerine bağlar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, onlara ait, onlardan gelen manalarına gelen bu yapının, sesin sahibini (yok olmuş nesilleri) işaret ettiğini aktarır.

        Rikzâ (رِكْزًا)

        İbn Fâris, "r-k-z" kökünün temel manasının, bir şeyi toprağın altına gömmek, mızrağı yere saplamak, yeraltında gizli kalmak ve çok derinden/gizliden gelen cılız bir ses olduğunu açıklar. Yeraltına gömülmüş hazineye de bu yüzden "rikâz" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "rikz" kavramının, zorlukla algılanabilen, neredeyse hiçlik sınırında olan son derece hafif ve cılız bir ses, bir fısıltı veya bir hışırtı manasına geldiğini ifade eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Meryem Suresi'ndeki o olağanüstü fonetik mucizesine, kavramsal simetrisine ve surenin kusursuz ritmik kapanışına (fasıla sanatına) çok derin bir analiz getirir. Sure, 3. ayetinde Hz. Zakariya'nın kimsenin duymadığı o gizli, cılız ve sessiz duasıyla ("nidâen hafiyyâ") başlamıştı. Şimdi, 98. ayette surenin en sonunda, dünyayı titreten o kibirli, gürültülü ve baskın zalim medeniyetlerin (karn) vardığı son nokta tasvir edilir: Onların o devasa gürültüleri, ilahi azapla toprağın altına gömülmüş ve geriye sadece bir "rikz" (duyulması imkânsız bir fısıltı, bir hiçlik sesi) kalmıştır. "Rikzâ" kelimesinin sonundaki 'zây' harfi; Arapçada keskin, kısa ve bıçak gibi aniden kesilen (sessizliğe gömülen) bir fonetiğe sahiptir. Kibirli aklın o kulakları sağır eden gürültüsü, bu kelimenin tek bir nefeste biten o ani sessizliğiyle (rikzâ) toprağın altına hapsedilir. Başlangıçtaki o "cılız dua" (Zakariya) Rahman'ın lütfuyla evrene kök salmış ve yaşatılmış; dünyevi kibrin o "devasa gürültüsü" ise Rahman'ın celaliyle sonsuz bir sessizliğe (rikzâ) gömülmüştür. Sure, hakikatin o eşsiz, sarsılmaz ve derin sessizliğiyle kusursuz bir felsefi daire çizerek mühürlenir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin barındırdığı ontolojik hezimete temas eder. Müşrikler (73. ve 74. ayetlerde) meclislerinin, lüks eşyalarının, güçlerinin ve kalabalıklarının çıkardığı o şatafatlı seslerle (nediyy/izz) övünüyorlardı. İktidar, sesin (gürültünün) yüksekliğiyle ölçülüyordu. Kur'an, bu dünyevi yanılsamayı (kibri) o en dipteki fısıltı kelimesiyle (rikzâ) ezer geçer. Onların sahip olduğu her şey "sıfır desibel" bir ölüm fısıltısına dönüştürülmüştür.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, en ufak bir fısıltı, cılız bir ses, derinden gelen belli belirsiz bir hışırtı manalarına gelen bu ismin, isyankârların gürültülü hayatlarının nasıl sonsuz bir sükûta (yokluğa) gömüldüğünü ilan ederek Meryem Suresi'ni eşsiz bir ilahi adalet ve ibret sahnesiyle sonlandırdığını kaydeder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X