Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meryem Sûresi, 97. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meryem Sûresi, 97. Ayet

    فَاِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّق۪ينَ وَتُنْذِرَ بِه۪ قَوْماً لُداًّ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fe-innemâ yessernâhu bilisânike litubeşşira bihi-lmuttekîne vetunżira bihi kavmen luddâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Biz Kur’ân’ı senin dilinle kolay anlaşılır kıldık ki günahtan sakınanları onunla müjdeleyesin ve inatla direnenleri de onunla uyarasın!”

      Biz Kur’ân’ı senin dilinle kolay anlaşılır kıldık. Bazıları bu beyanı şöyle açıklamışlardır: Hz. Peygamber, bu risâleti kendilerinden olan firavunlara ve kodamanlara tebliğ edebilsin diye (konuştuğu) diliyle kolay ve anlaşılır kıldık. Bu ekâbir takımı, kendilerine muhalif olanları ve kendilerini gerek sözle ve gerek fiille bulundukları hale uygun karşılamayanları katlediyor ve cezalandınyorlardı. Allah Teâlâ söz konusu tebliği kolay kılmıştır ki onu bu gibi kimselere tebliğ etsin ve onlar kendisini öldürmeyi başaramadan buna kadir olabilsin. Çünkü Cenâb-ı Hak, peygamberini “Allah seni insanlardan koruyacaktır” meâlindeki beyanla kendilerinden korumuştur. Bazıları da şöyle demiştir: Allah Teâlâ Kur’ân’ı diline kolay kılmıştır ki onu telaffuz etmeye ve söylemeye kadir olabilsin. Çünkü o, âlemlerin Rabb’inin kelâmıdır. Ebû Bekir el-Esam şöyle demiştir: Bu, ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü Allah Teâlâ, onu kendi lisanı ve Araplar’m dili ile indirmiştir. Netice olarak Arapların kendi dillerinde nâzil olan bir kitabı telaffuza kadir olmamaları muhtemel değildir. Bazıları da şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak, Kur an’ı diline kolay kılmıştır. Çünkü başka kadim kutsal kitapların aksine Kuranı onlara ezberlenir ve ezberden okunur hale getirmiştir. Zira onlar o eski kutsal kitapları ezberleyemiyor ve ezberden okuyamıyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.

      Günahtan sakınanları onunla müjdeleyesin ve inatla direnenleri de onunla uyarasın! Yüce Allah bir başka âyette “Sen ancak o zikre uyanı uyarabilirsin” diye buyururken, bir diğerinde “haksızları uyarmak için ve iyi yolda olanlara müjde olarak” demiştir. Cenâb-ı Hak bir keresinde uyarının tüm insanlar için olduğundan söz ederken, bir keresinde özellikle haksızlar için, bir başka keresinde de zikre uyanlar için söz konusu olduğunu belirtmiştir. Uyarı ve müjde için söylenmesi gereken esasen şudur: Müjde bir kişiye özel olarak verildiği takdirde bu sonuna kadar onundur. Yeter ki kişi, bulunduğu hal üzere devam devam etsin. Eğer devam etmezse o zaman da müjde uyarıya döner. Her hangi bir kimseye yapılan uyarı da aynen böyledir. Kişi bu hal üzere devam ederse uyarı onun için varlığını korur. Eğer tövbe eder ve yaptıklarından dönerse bu durumda onun için uyarı müjdeye dönüşür. Özel müjde de uyarı da aynen böyledir. Her birinde diğerinin gündeme gelmesi söz konusu olur. Mutlak müjde ise içinde uyarıya yer olmayan müjdedir. Mutlak uyan da böyledir. İçinde müjdeye yer olmaz. Müjde ve uyarı bu kısımlara ayrılır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe innemâ (فَإِنَّمَا)

        Râgıb el-İsfahânî, cümleye takibiyye ve nedensellik (sebep-sonuç) katan "fe" (öyleyse/şu halde) edatı ile hasr (sınırlandırma ve tahsis) bildiren "innemâ" (ancak, sadece) edatının birleşiminden oluştuğunu belirtir. Kur'an belagatinde bu yapı, ilahi eylemin rastgele olmadığını, doğrudan doğruya cümlenin devamında belirtilecek olan o tek ve yegâne amaca "kilitlendiğini" gramatik olarak mühürler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, öyleyse şüphesiz biz ancak, biz onu sadece ve sadece manalarına gelen bu birleşik yapının, vahyin indirilişindeki o mutlak gayeyi (amacı) beyan etmeye başladığını kaydeder.

        Yessernâhu (يَسَّرْنَاهُ)

        İbn Fâris, "y-s-r" kökünün temel manasının, zorluğun (usr) ve çetinliğin tam zıddı olarak; bir şeyin yumuşak, engelsiz, pürüzsüz, akıcı ve kolay olması (uğur/bereket) manalarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "teysîr" eyleminin (tef'îl vezninde) birinci çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) formu ile "hu" (onu) zamirinin birleşiminden oluştuğunu ifade eder. "Biz onu pürüzsüz kıldık, anlaşılmasını ve kalplere girmesini kolaylaştırdık" manasına gelir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın "kolaylaştırılması" (teysîr) kavramının barındırdığı felsefi ve teolojik derinliğe temas eder. Bu eylem, sadece dilsel bir basitleştirme veya edebi bir akıcılık meselesi değildir. İlahi ve aşkın olan vahyin (kelâmullahın), beşeri idrakin o dar ve sonlu sınırlarına indirgenerek (tenzil), insanın aklının alabileceği, kalbinin taşıyabileceği ve hayatında uygulayabileceği somut bir "hitap" formuna sokulmasıdır. Teysîr, sonsuz olanın sonlu olana şefkatle eğilmesidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, biz onu kolaylaştırdık, akla ve fıtrata yatkın kıldık, pürüzsüz hale getirdik manalarına gelen bu mazi fiilin, ilahi kelâmın insana yönelik o eşsiz lütfunu ve pedagojik (eğitsel) yönünü nitelediğini aktarır.

        Bi lisânike (بِلِسَانِكَ)

        İbn Fâris, "l-s-n" kökünün temel manasının, konuşmayı sağlayan fiziksel et parçası (dil organı) olduğunu ve mecazen bir kavmin/kişinin konuştuğu anadil, ifade biçimi ve hitabet gücü (üslup) manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, harf-i cer olan "bi" (ile) edatı, "lisân" ismi ve "ke" (senin) muhatap zamirinin birleşiminden oluştuğunu açıklar. Vahyin taşıyıcısı olan elçinin bizzat kendi kelime dağarcığına ve sesine entegre edilen ontolojik bir aktarım vasıtasıdır.

        Angelika Neuwirth, kelimenin barındırdığı teolojik ve yapısal ahenge dikkat çeker. Kur'an, soyut ve evrensel bir "Arapça" (Lisân-ı Arabî) iddiasının ötesinde, bu ayette doğrudan doğruya Peygamber'in kendi şahsi "diline, ifade gücüne, sesine ve üslubuna" (lisânike) vurgu yapar. İlahi hitap ile beşeri taşıyıcı (Peygamber) arasındaki o eşsiz ontolojik kaynaşma (teysîr), vahyin soyut bir metin olarak değil, capcanlı, nefes alan ve doğrudan kalplere hitap eden bir "insan sesiyle" yeryüzüne inmesini sağlamıştır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, senin dilinle, senin lisanınla, senin anadilinde manalarına gelen bu yapının, ilahi kolaylaştırmanın (teysîr) aracı olan o spesifik ve beşeri kanalı (Hz. Muhammed'in dilini) işaret ettiğini kaydeder.

        Li tubeşşira (لِتُبَشِّرَ)

        İbn Fâris, "b-ş-r" kökünün temel manasının insanın derisi (cildi) olduğunu, sevinçli ve güzel bir haberin insanın yüzünde (derisinde) oluşturduğu o aydınlık, kanlanma, gülümseme ve ışıltı sebebiyle "müjde vermeye ve sevindirmeye" tebşîr denildiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, amaç ve gerekçe bildiren "lâm" (için, diye) edatı ile "tebşîr" fiilinin muzari (geniş/şimdiki zaman) formunun birleşimi olduğunu ifade eder. Kolaylaştırmanın (teysîr) birinci ve en temel amacının (müjde vermenin) altını gramatik olarak çizer.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, müjdelemen için, sevinçli ve kurtuluş haberini iletmen için manalarına gelen bu muzari fiilin, vahyin içerdiği o umut ve lütuf boyutunu tanımladığını aktarır.

        Bihil (بِهِ ال)

        Râgıb el-İsfahânî, "bi" (ile) edatı ve "hi" (onun/onunla) zamirinin birleşimi olduğunu, zamirin doğrudan vahye (Kur'an'a) döndüğünü belirtir. Sonraki kelimeye (El-muttekîne) geçiş kolaylığı için esre harekesiyle bağlanmıştır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, onunla, o vahiy vasıtasıyla manalarına gelen bu edatın, müjdeleme eyleminin aracını (Kur'an'ı) işaret ettiğini kaydeder.

        El-muttekîne (الْمُتَّقِينَ)

        İbn Fâris, "v-k-y" kökünün temel manasının, bir şeyi kendisine zarar verecek, eziyet edecek dış etkenlerden muhafaza etmek, korumak ve araya kalkan (zırh) koymak olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "muttakî" isminin çoğulu olduğunu belirtir. Nefsini ilahi azaptan ve fıtratını bozacak her türlü şerden uzak tutarak koruma altına alanlar manasına gelir. Müjdenin yöneltildiği o seçkin liyakat zümresinin ismidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "takva" kavramının salt bir korku hali olmadığını, Yaratıcı'ya ve varoluşa karşı duyulan o yüksek "ahlaki sorumluluk bilincini" (moral awareness) ifade ettiğini analiz eder. Kur'an (müjde), sadece pasif bir inanç taşıyanlara değil; bu ahlaki sorumluluk zırhını (takvayı) giyinip kötülükten eylemsel olarak sakınan o aktif öznelere (muttekîn) hitap eder ve onları lütufla sevindirir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, sakınanları, sorumluluk bilinciyle hareket edenleri, takva sahiplerini manalarına gelen bu ismin, ilahi müjdeye hak kazanan o asil kitleyi tanımladığını aktarır.

        Ve tunzira (وَتُنْذِرَ)

        İbn Fâris, "n-z-r" kökünün temel manasının, bir kişiyi kendisine yaklaşmakta olan bir tehlikeye, azaba veya yıkıma karşı önceden uyarmak, haberdar etmek, korkutmak ve sakındırmak olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, bağlaç (ve) ile "inzâr" eyleminin (if'âl vezninde) muzari formunun birleşimi olduğunu ifade eder. Vahyin kolaylaştırılmasındaki o "ikinci amacı" (tebşîrin / müjdelemenin tam zıddı olan uyarırıcılık vasfını) beyan eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'daki "tebşir (müjde) ve inzar (uyarı)" diyalektiğine (zıtlığına) temas eder. Vahiy, tek boyutlu bir metin değildir. Takva sahipleri (sorumluluk bilinci taşıyanlar) için o lisan bütünüyle şefkat, rahmet ve müjde saçan bir sese (tebşîr) dönüşürken; kibre saplanmış inkârcılar için aynı lisan, en ağır, en sarsıcı ve en korkutucu bir fırtınaya (inzâr) dönüşür. Peygamberin lisanı (dili), muhatabın niyetine göre şekil alan ilahi bir kılıçtır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve uyarman için, ve yaklaşan tehlikeyi (azabı) haber verip korkutman için manalarına gelen bu muzari fiilin, ilahi elçiliğin o celal ve ikaz boyutunu nitelediğini kaydeder.

        Bihî (بِهِ)

        Râgıb el-İsfahânî, "bi" (ile) edatı ve "hî" (onunla) zamirinin birleşimi olduğunu belirtir. Uyarma ve korkutma eyleminin de başka bir baskı aracıyla değil, bizzat aynı vahiyle (Kur'an'ın kendi ayetleriyle) yapıldığını mühürler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, onunla, o kitapla manalarına gelen bu yapının, uyarının dayandığı yegâne meşru zemini (vahyi) işaret ettiğini aktarır.

        Kavmen (قَوْمًا)

        İbn Fâris, "k-v-m" kökünün temel manasının, bir amaç etrafında birlikte ayağa kalkan, dik duran, aynı nizamı paylaşan topluluk ve insan yığını olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavm" kelimesinin, birbirine kültürel, sosyolojik veya inançsal bağlarla bağlanmış bir grubu (topluluğu) ifade ettiğini belirtir. Burada nekra (belirsiz) formda kullanılarak, sadece Mekke müşriklerini değil; inatçılık vasfını taşıyan tarihteki bütün benzer sosyolojik grupları kapsayan genel bir küme oluşturur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bir topluluğu, bir kavmi, bir zümreyi manalarına gelen bu ismin, inzarın (uyarının) yöneltildiği o kolektif kitleyi işaret ettiğini kaydeder.

        Luddâ (لُدًّا)

        İbn Fâris, "l-d-d" kökünün temel manasının, bir husumette, tartışmada ve düşmanlıkta son derece inatçı olmak, boyun eğmemek, hakkı kabul etmemek ve şiddetli bir direniş göstermek olduğunu belirtir. Lügatte boynun iki yanına (iltivâ) "ledîd" denilmesi de, inatçı kişinin hakkı duyduğunda boynunu sağa sola bükerek yüz çevirmesi ve kibirlenmesiyle doğrudan bağlantılıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "eledd" (en inatçı, şiddetli hasım) kelimesinin çoğulu (veya masdar/sıfat formu) olduğunu ifade eder. Sıradan bir bilgisizlik veya şüphe halini değil; gerçeği (hakikati) bile bile ona karşı amansız bir düşmanlık besleyen, uzlaşmaz, kavgacı ve kalbi katılaşmış o bağnaz karakteri (ideolojik körlüğü) tanımlar.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı derin psikolojik ve sosyolojik ağırlığa dikkat çeker. Kur'an'ın ve Peygamber'in karşısındaki en tehlikeli profil, "bilgisiz" (cahil) insan değil; hakkı idrak ettiği halde, sahip olduğu kibir, dünyevi statü ve iktidar hırsı yüzünden ona karşı amansız bir felsefi/siyasi inat (ludd) geliştiren "ideolojik inkârcı"dır. İnat (ludd), aklın yetersizliğinin değil, ahlakın ve kibrin ürettiği şuurlu bir düşmanlıktır. Kur'an, Peygamber'in dilini (lisânike) işte bu "şiddetli inatçıları" (luddâ) sarsmak ve onların o kalın ideolojik zırhını kırmak (inzâr) için keskinleştirmiştir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, şiddetle inat eden, amansızca düşmanlık eden, boyun eğmez ve uzlaşmaz manalarına gelen bu sıfatın, uyarılacak (korkutulacak) olan o kibirli topluluğun en karakteristik ve hastalıklı vasfını ilan ederek ayeti sonlandırdığını kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X