Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meryem Sûresi, 80. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meryem Sûresi, 80. Ayet

    وَنَرِثُهُ مَا يَقُولُ وَيَأْت۪ينَا فَرْداً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veneriśuhu mâ yekûlu veye/tînâ ferdâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Onun sözünü ettiği şeyler sonunda bize kalacak, kendisi de tek başına bize gelecek.”

      Bazıları Onun sözünü ettiği şeyler sonunda bize kalacak meâlindeki beyanı, mutlaka bana verilecektir dediği mal ve evlat, sonunda bize kalacaktır diye açıklamışlardır. Bir başka ifadeyle; bir kimsenin kendisinin olduğunu söylediği mal ve başka varlıklar, ona değil Allah’a aittir. Bazı müfessirler “nerisuhû” (نَرِثُهُ) fiiline “Ona verilenler cennette müminlere verilecektir, onları kendisinden alıp başkasına vereceğiz anlamını vermişlerdir. “Varis olma” fiilinin Allah Teâlanın dostları kastedilerek yüce Allah’a izafe edilmesi mümkündür. Buna göre âyet, bütün bunlar (cennette) O nun dostlarına kalacaktır anlamına gelir.

      Kendisi de tek başına bize gelecek. Bu beyan kendisi de âhirette yanında hiçbir şey ve ailesinden hiçbir kimse olmaksızın “tek başına bize gelecek” mânasmdadır, tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “And olsun ki teker teker bize geleceksiniz”. Bu ifade, “mutlaka bana mal ve evlat verilecektir” cümlesinin “mutlaka bana” dünyada “mal ve evlat verilecektir” şeklinde açıklanmasına uygun olarak o, yanında hiçbir şey, aile fertlerinden hiçbir kimse ve çocuğun olmadığı bir vakitte dünyada tek başına bize gelecektir mânasında olması da ihtimal dâhilindedir. En doğrusunu Allah bilir.

      İbn Kuteybe “Onun sözünü ettiği şeyler sonunda bize kalacak” meâlindeki beyanı şöyle açıklamıştır: Mutlaka bana verilecektir dediği mal ve evlat sonunda bize kalacaktır, kendisi de tek başına bize gelecek cümlesini de kendisi de beraberinde hiçbir şey olmaksızın tek başına bize gelecektir diye açıklamıştır.

      Öte yandan tevil alimleri, o kişinin Allah katından aldığı “ahd”in (genel olarak) ne olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir: Bazıları bunun dünyada “lâ ilâhe illallah” (لا اله الا الله) kelime-i tayyibesi olduğunu söylerken, başka bazıları, önden salih amel göndermektir demişlerdir. Bazıları söz konusu ahdin namaz olduğunu söylemişlerdir ki bu söz Mukâtile aittir. Bir rivayete göre İbn Mesûd şöyle demiştir: Rahmân’ın katından söz alınız. Çünkü Allah Teâlâ kıyâmet günü “Kimin benden aldığı bir söz varsa ayağa kalksın” diyecektir. İbn Mesûd’a “bu nasıl olacak?” diye sorulunca şöyle demiştir: “Allahım! Gökleri ve yeri yaratan, gizliyi ve aşikâr olanı bilen Allahım! Ben bu dünya hayatında sana söz veriyorum. Çünkü sen beni kendi nefsime bırakırsan kötülüğe yaklaştırmış ve iyilikten uzaklaştırmış olursun. Ben ancak senin rahmetine güveniyorum. Bana katından kıyâmet günü vereceğin bir söz ver. Sen vâdinden dönmezsin”. İbn Mesûd bu haberi Hz. Peygambere isnat etmiştir. Haber sahih olduğu takdirde birinci ihtimal (yani haberin mevkuf olması) sanki daha doğru görünmektedir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve nerisuhû (وَنَرِثُهُ)

        İbn Fâris, "v-r-s" kökünün temel manasının, bir malın, mülkün, eşyanın veya makamın bir kimseden diğerine (geride kalanlara) intikal etmesi, el değiştirmesi ve geçmesi olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "mîrâs" kavramının, bir kimsenin dünyada sahip olduğu ve arkasında bıraktığı şeylerin bütünüyle elinden çıkıp asıl sahibine (veya varislere) dönmesi manasına geldiğini belirtir. Birinci çoğul şahıs muzari fiili (nerisu) ve "hû" (ondan/ona) zamiriyle "Biz ona varis oluruz / ondan miras alırız" şeklini alır. Bu, Allah'ın o müşrikin dünyada güvendiği bütün servete ve güce el koyacağını gramatik olarak mühürler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin barındırdığı muazzam teolojik ironiye ve ilahi meydan okumaya temas eder. Müşrik, aklınca ahirette kendisine "mal ve evlat verileceğini" iddia etmişti. Yüce Allah, onun bu kibrine o malı ahirette ona vererek değil; bizzat dünyadayken o çok güvendiği ve ebedi sandığı malını onun elinden çekip alarak (mirasçısı olarak) cevap verir. İnsan malın asıl sahibi değil, sadece geçici bir emanetçisidir; ölüm geldiğinde o emanet asıl ve mutlak malikine (Rabbine) "miras" olarak geri döner.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, biz ona varis olacağız, onun bıraktıklarını biz devralacağız manalarına gelen bu muzari fiilin, insanın dünyevi mülkiyet iddialarının ölümle birlikte mutlak surette sıfırlanacağını bildirdiğini aktarır.

        Mâ (مَا)

        Râgıb el-İsfahânî, nesneleri, olayları ve durumları niteleyen ism-i mevsul (ilgi zamiri) olduğunu açıklar. İnkârcının gururla bahsettiği o "mal ve evlat" yığınının tamamını, zenginliğini ve iktidarını tek bir şemsiye altında toplayarak ilahi mülkiyete bağlayan kapsayıcı bir harftir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, o şeyleri ki, o söylediklerini manalarına gelen bu zamirin, varis olunacak (el konulacak) nesnelerin çerçevesini çizdiğini kaydeder.

        Yekûlu (يَقُولُ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün, insanın düşüncesini, niyetini veya hezeyanını harflere dökerek sese dönüştürmesi (söylemesi) manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" (söz) eyleminin muzari (şimdiki/geniş zaman) formu olduğunu ifade eder. Müşrikin dünyadaki o bitmek bilmeyen övünmesini, servetine dayanarak ürettiği o şımarık sözleri ve temelsiz iddialarını niteleyen, eylemin sürekliliğini gösteren bir gramatik yapıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, söylediği, demekte olduğu, iddia ettiği manalarına gelen bu fiilin, Allah'ın varis olacağı şeylerin bizzat müşrikin kendi diliyle büyüklendiği o dünyevi unsurlar olduğunu tescillediğini aktarır.

        Ve ye'tînâ (وَيَأْتِينَا)

        İbn Fâris, "e-t-y" kökünün temel manasının gelmek, varmak, vasıl olmak ve bir yere ulaşmak olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, bağlaç olan "ve", üçüncü tekil şahıs muzari fiil "ye'tî" (gelir) ve "nâ" (bize) zamirinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. "Ve o bize gelir" manasındaki bu yapı, insanın dünyadaki bütün o kaçış çabalarına, kibrine ve servetine rağmen, nihayetinde ilahi mahkemeye (huzura) çıkışının o kaçınılmaz, mecburi ve kesin yönelişini beyan eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve bize gelecek, huzurumuza varacak manalarına gelen bu fiilin, inkârcının Yaratıcı karşısındaki o kaçılamaz ontolojik randevusunu bildirdiğini kaydeder.

        Ferdâ (فَرْدًا)

        İbn Fâris, "f-r-d" kökünün temel manasının, bir şeyin tek olması, yalnız kalması, diğerlerinden ayrılması, eşinin, benzerinin veya ortağının bulunmaması olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ferd" kelimesinin, yanında kendisine yardım edecek hiç kimsesi bulunmayan, kalabalıklardan yalıtılmış, mülkünden ve ailesinden bütünüyle soyutlanmış "yapayalnız" kişi manasına geldiğini ifade eder. Kelimenin "ferdâ" şeklindeki nasb (üstünlü) hali, "yapayalnız bir halde / tek başına olarak" manasında hal (durum) zarfıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "ferd" kelimesinin, Arap Cahiliye toplumunun "kabile/aşiret" (asabiyet) mantığına vurulmuş en büyük felsefi ve ontolojik darbe olduğunu analiz eder. Müşrik, dünyada "mal ve veled" (servet ve kalabalık çocuklar/taraftarlar) ile güç bulur, kendisini o kalabalığın yenilmez bir parçası sanırdı. İlahi adalet, o adamı kabilesinden, ordusundan, çocuklarından ve servetinden bütünüyle koparır. Ahiret mahkemesinde "kolektif/toplumsal" bir savunma yoktur; insan oraya ordusuyla değil, çırılçıplak, bütün dünyevi etiketlerinden soyunmuş ve mutlak bir varoluşsal yalnızlık içinde "ferd" (tekil bir özne) olarak çıkar. Bu yalnızlık, kibrin en dehşetli çöküşüdür.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı psikolojik ürpertiye ve sarsıcı ağırlığa temas eder. Kibirli adam, "ahirette bana mal ve evlat verilecek" diyerek oraya da dünyevi "kalabalığını" taşımak istemişti. Kur'an, onun bu şımarık hayalini "ferdâ" kelimesiyle parçalar. Bütün o lüks meclisler (nediyy), yığılan eşyalar (esâs) ve etrafında pervane olan köleler geride kalmış; insan, evrenin mutlak sahibi karşısında kendi çıplak gerçeğiyle (hiçliğiyle) baş başa bırakılmıştır. Ferdiyet (yalnızlık), insanın ilahi hesap karşısındaki en savunmasız, en aciz ve en gerçek halidir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Meryem Suresi'nin edebi ahengi ve muazzam ritmik kapanışı (fasıla sanatı) içindeki yerine dikkat çeker. Müşrik, kendi çokluğuyla (malen ve veledâ) övünmüştür; ancak ayet onu tek bir kelimenin, "ferdâ" kelimesinin o keskin, sessiz ve yapayalnız tınısı içine hapseder. İnkârcı aklın kibri ve gürültüsü, bu kelimenin bildirdiği o sonsuz ve çaresiz tek başınalığın (ferdiyetin) içine gömülerek ayet kusursuz bir edebi ve felsefi dehşetle son bulur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tek başına, yapayalnız, maldan ve evlattan soyutlanmış olarak manalarına gelen bu hal zarfının, insanın Allah karşısındaki o mutlak bireysel sorumluluğunu ve dünyevi güçlerin ahiretteki mutlak hiçliğini resmettiğini kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X