وَيَز۪يدُ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اهْتَدَوْا هُدًىۜ وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَاباً وَخَيْرٌ مَرَداًّ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Meryem Sûresi, 76. Ayet
Daralt
X
-
“Allah, doğru yola gidenlerin hidâyetini güçlendirir. Kalıcı olan iyilikler, Rabb’inin katında hem mükâfat bakımından daha hayırlı, hem de sonuç bakımından daha iyidir.”
Allah, doğru yola gidenlerin hidâyetini güçlendirir. Yüce Allah’ın hidâyeti artırdığına ve hidâyeti başlattığına dair belirttiği bütün beyanlar şöyle açıklanır: Kul hidâyet konusunda istekli ve arzulu olup bunu talep ediyorsa Allah onun hidâyetini arttırır, ona ilk başta hidâyet eder. (Buna karşılık kul) hidâyete ermişse Allah Teâlâ onun istek ve talep anındaki hali üzere sebatını arttırır. Ya da (henüz) hidâyete ermemişse bunu istediği ve kabul ettiği anda kendisine hidâyetini başlatır. “Hidâyeti arttırma” ve “hidâyeti başlatma” konusunda sözü edilen ifadeler, bize göre böyle açıklanır. Allah, doğru yola gidenlerin hidâyetini güçlendirir cümlesinin, onlar hidâyete erdikleri, Allah’ın vahdâniyetini tanıdıkları zaman kendilerini çeşitli hayır ve itaatlara muvaffak kılar anlamına gelmesi de ihtimal dâhilindedir.
Mûtezile ise şu görüşü savunur: [Hidâyet iki kısımdır.] Hidâyetin birinci türü doğru yolu beyandır. Bu, genel hidâyettir. İkinci türü hidâyet ise kulun göğsünü hidâyete açmak ve onu buna muvaffak kılmaktır. İkincisi özel hidâyet olup, hidâyetin neticesi sevap olarak daha sonra ortaya çıkar. Mûtezile’nin iddiasına göre Allah bir kula hidâyet etti mi o kişi bir daha asla kâfir olmaz. Çünkü onlar şöyle düşünüyorlar: Kul hidâyet yoluna girip de hidâyeti bir kez kabul edildi mi bundan sonra Allah Teâlâ onu hidâyete muvaffak kılar ve göğsünü açar. Ve o kul, sonsuza kadar hidâyet ve iman üzere olur. Bir kez hidâyet yoluna girmiş kimselerin birçoğu arasmdan daha sonra kâfir olanlar çıktığma göre bu bize onlarm tevillerinin bozuk ve gerçek tevilin bizim belirttiğimiz şekilde olduğunu gösterir. Bize göre Allah Teâlâ hidâyetin talep edilmesi ve istenmesi durumunda insanların hidâyetini arttırır. îster daha önce hidâyete ermiş olsunlar isterse ilkin hidâyeti benimsemiş olsun fark etmez. En doğrusunu Allah bilir.
Kalıcı olan iyilikler, Rabb’inin katında hem mükâfat bakımından daha hayırlı, hem de sonuç bakımından daha iyidir. Âyette geçen “el-bâkıyât” (الْبَاقِيَات) kelimesi kalıcı olma özelliği bulunan ve fâni olmayan ameller anlamına gelebilir. Yani Allah Teâlâ katında sizin için kalıcı olan ameller, bâtıl olanlardan daha hayırlıdır demek olur. Çünkü Cenâb-ı Hak, “Köpük atılıp gider; insanlara fayda veren şeye gelince, o dünya durdukça durur” meâlindeki beyanla hakkı ve hayrı kalıcı olmakla ve durmakla, bâtılı ise gidici ve yok olucu olmakla nitelemiştir. Yüce Allah bir başka âyette ise meâlen şöyle buyurur; “Allah’ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözü, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti. O ağaç, Rabb’inin izniyle her zaman meyvesini verir”. Bir başka beyanda ise şöyle buyurulur: “Kötü sözün misali de kökü yerden sökülmüş ayakta duramayan kötü bir ağaçtır”. Bir diğer beyanda ise şöyle denilir: “De ki: ‘Hak geldi bâtıl yıkılıp gitti! Zaten bâtıl yıkılmaya, gitmeye mahkûmdur”’. Netice olarak âyetin mânasının kalıcı olan iyilikler, yani kalıcı olma özelliği olan ameller, sizin için sevapça kalıcı olmayan amellerden daha hayırlıdır şeklinde olması ihtimal dâhilindedir. “el-Bâkıyât” (الْبَاقِيَاتُ) kelimesinin Allah Teâlâ’nın sizin için âhirete bıraktığı sevap mânasına gelmesi ve âyetin anlamı şöyle olması muhtemeldir: “Allah’ın sizin için âhirete bıraktığı sevap, dünyada iken verdiği şeylerden sizin için daha hayırlıdır, çünkü bu fânidir diğeri kalıcıdır” şeklinde olması da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve yezîdu (وَيَزِيدُ)
İbn Fâris, "z-y-d" kökünün temel manasının, bir şeyin aslına veya mevcuduna ekleme yapmak, onu büyütmek, çoğaltmak ve artırmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ziyâde" kavramının, var olan bir niteliğin veya kemal halinin daha da ileri seviyeye taşınması olduğunu ifade eder. Muzari (geniş/şimdiki zaman) formunda "yezîdu" (artırır, çoğaltır) şeklinde kullanılması, bu ilahi eylemin anlık değil; sürekli, kesintisiz ve dinamik bir gelişim süreci olduğunu gramatik olarak mühürler.
Dücane Cündioğlu, kelimenin bir önceki ayetle (19:75) oluşturduğu o muazzam ontolojik ve felsefi dengeye (mutaabakat sanatına) dikkat çeker. Bir önceki ayette Allah, inkârda ve sapkınlıkta (dalâlette) inat edenlerin ipini "uzatıyor" (felyemdud/medd), onlara mühlet veriyordu. Bu ayette ise hakikate yönelenlerin hidayetini "artırıyor" (yezîdu). Sapkınların mühleti (uzatılması) onların helakini hızlandıran bir illüzyon iken; müminlerin artırılması, onları sonsuzluğa hazırlayan bir ruhsal inşadır. İlahi irade, her iki tarafın da kendi seçtiği yöndeki hızını katlamaktadır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve artırır, çoğaltır, ziyadeleştirir manalarına gelen bu muzari fiilin, ilahi lütfun mümin kalplerdeki o sürekli ve genişleyen tecellisini bildirdiğini kaydeder.
Allâhu (اللَّهُ)
İbn Fâris ve Râgıb el-İsfahânî, bu ismin (Lafzatullah), her türlü eksiklikten münezzeh, yaratma ve hidayet etme kudretini elinde tutan Yüce Yaratıcı'nın özel ismi olduğunu belirtirler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu artırma ve manevi yüceltme eyleminin mutlak faili olan Allah lafzıdır.
Ellezîne (الَّذِينَ)
Râgıb el-İsfahânî, ism-i mevsul (ilgi zamiri) olan bu kelimenin, kendisinden sonraki "sıla" cümlesiyle, ilahi artışın (ziyadenin) kime bahşedileceğini ve o grubun en temel özelliğini açıklamaya başlayan bir bağlaç olduğunu belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, o kimseleri ki manasına gelen bu zamirin, hidayet ehlini işaret ettiğini aktarır.
İhtedev (اهْتَدَوْا)
İbn Fâris, "h-d-y" kökünün temel manasının, birisine yol göstermek, hedefine ulaşması için ona nazikçe ve şefkatle rehberlik etmek olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramının burada "iftiâl" veznine girerek (ihtedev) mazi (geçmiş zaman) çoğul formunu aldığını belirtir. Bu vezin, eylemde bir çaba, kabul ve içselleştirme bulunduğunu gösterir. Yani onlar sadece pasif bir şekilde yolu bulmamışlar; hakikati bizzat talep etmiş, ona yönelmiş ve hidayeti kendi iradeleriyle "kabul edip kuşanmışlardır".
Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "ihtidâ" (hidayete erme) eyleminin, bir önceki ayetteki "dalâlet" (sapkınlık/yolunu kaybetme) kavramının tam ve mutlak zıddı olduğunu analiz eder. Hidayet, sadece zihinsel bir doğruyu bilme hali değil; insanın evrendeki varoluşsal pusulasını bulması, fıtratını ilahi rotaya (sırat-ı müstakime) kilitlemesi ve o yolda kararlılıkla yürümesidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, hidayete erenlerin, doğru yolu bulanların ve hakikati içselleştirenlerin manalarına gelen bu fiilin, ilahi desteğe (ziyadeye) liyakat kesbeden o şuurlu zümreyi nitelediğini kaydeder.
Hüden (هُدًى)
İbn Fâris, "h-d-y" kökünden türeyen masdar (kök eylem) formu olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin cümlede "temyiz" (kapalılığı gideren açıklayıcı nesne) veya "mef'ul-i mutlak" olarak yer aldığını ifade eder. "Onları ne bakımdan artırır?" sorusuna "hidayet bakımından" cevabını vererek, artışın niteliğini kesinleştirir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin barındırdığı felsefi ve psikolojik dinamizme temas eder. Ayetteki "İhtedev - Hüden" (Hidayete ereni hidayetçe artırır) ikilemesi, Kur'an teolojisindeki o muazzam "karşılıklılık" (reciprocity) ilkesidir. İnsan kendi sınırlı iradesiyle hakikate doğru küçücük bir adım atar (ihtedev); Allah ise o samimi niyete karşılık olarak insanın ruhundaki aydınlanmayı, idrak kapasitesini ve imanını eksponansiyel (katlanarak) bir şekilde artırır (yezîdu hüden). Hidayet statik bir durak değil, Allah'a doğru sonsuz bir yürüyüştür.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, hidayet bakımından, doğru yolda gidişçe, aydınlık olarak manalarına gelen bu ismin, müminin kalbindeki o sürekli genişleyen nuru ve idraki tanımladığını aktarır.
Vel-bâkıyâtu (وَالْبَاقِيَاتُ)
İbn Fâris, "b-k-y" kökünün temel manasının, bir şeyin sebat etmesi, kalıcı olması, zamanın yıkıcı etkisine direnmesi ve yok olmanın (fenâ) tam zıddı olan devamlılık olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "bâkıyât" kelimesinin "bâkî" sıfatının müennes (dişil) ve çoğul formu olduğunu belirtir. Manası, "geçici olmayan, asla çürümeyen, tükenmeyen, ebediyete kadar varlığını ve değerini koruyan şeyler" demektir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin Meryem Suresi'ndeki o devasa felsefi mukayesesine ve sosyo-ekonomik eleştirisine dikkat çeker. Surenin 73. ve 74. ayetlerinde müşrikler kendi saraylarıyla (makâm), elit meclisleriyle (nediyy) ve biriktirdikleri lüks eşyalarla (esâs) övünüyorlardı. Kur'an, bu maddi yığına karşı "bâkıyât" (kalıcı olanlar) mefhumunu diker. Müşriğin eşyası ve bedeni (esâs ve ri'yâ) zamanın çarklarında öğütülüp "fâni" olmaya mahkûmdur; ancak insanın fıtratıyla ürettiği iyilikler (bâkıyât), zamanı aşan ve ahirette bizzat varoluşu inşa eden o tek ve mutlak ontolojik sermayedir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve kalıcı olanlar, ebediyete kadar baki kalacak işler manalarına gelen bu sıfatın, dünyevi geçiciliğe karşı ahiret yatırımının sarsılmazlığını nitelediğini kaydeder.
Es-sâlihâtu (الصَّالِحَاتُ)
İbn Fâris, "s-l-h" kökünün temel manasının, bozukluğun, çürümüşlüğün ve fesadın tam zıddı olarak; bir şeyin düzgün, uyumlu, faydalı olması, onarılması ve iyi bir duruma kavuşması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "sâlihât" kelimesinin çoğul ve müennes bir sıfat olduğunu, insanın aklına, dinine ve erdemine uygun olarak ürettiği, yeryüzündeki fesadı (bozulmayı) onaran her türlü yapıcı, adil ve güzel eylemi (ameli) ifade ettiğini açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu iki kelimenin ("bâkıyât" ve "sâlihât") yan yana gelişindeki teolojik mantığa temas eder. Kur'an, kalıcı olmayı (beka) kendi başına bir değer saymaz; kötülük de kalıcı bir azaba dönüşebilir. Ancak "Bâkıyâtus Sâlihât", sadece onarıcı, yapıcı ve ahlaki (salih) olan amellerin Allah katında "ebedileşme" (baki olma) şerefine ve liyakatine sahip olduğunu mühürler. Yeryüzünü ıslah eden her adım, gökyüzünde ebedi bir anıta dönüşür.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, iyi, doğru, onarıcı ve faydalı işler manalarına gelen bu kelimenin, kalıcı olan (bâkıyât) o eylemlerin ahlaki ve ontolojik niteliğini tanımladığını aktarır.
Hayrun (خَيْرٌ)
İbn Fâris, "h-y-r" kökünün temel manasının, insanın fıtraten yöneldiği, tercih ettiği, faydalı, üstün ve şerrin tam zıddı olan mutlak iyilik olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "hayr" kelimesinin burada ism-i tafdil (daha iyi, çok daha üstün) manasında bir mukayese (kıyas) sıfatı olarak kullanıldığını belirtir.
Gabriel Said Reynolds, kelimenin ayet içindeki muazzam metinlerarası ironisine ve müşrik aklını tersyüz edişine dikkat çeker. 73. ayette müşrikler zenginlikleriyle övünürken "Eyyul ferîkayni hayrun" (Hangimiz daha 'hayırlı' / daha üstünüz?) diye küstahça sormuşlardı. Kur'an onların bu sorusunu havada yakalar ve "hayr" kelimesinin içini yeniden doldurur: Sizin fani koltuklarınız ve gösterişiniz değil; o kalıcı ve salih ameller (bâkıyâtus sâlihât) çok daha "hayırlı" (hayrun) ve çok daha üstündür. Ayet, rakibinin kelimesini (hayr) alıp onu kendi silahıyla mağlup eden eşsiz bir semantik hamledir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, daha hayırlı, daha üstün, kıyas kabul etmez derecede iyi manalarına gelen bu kelimenin, müşriklerin sahte üstünlük ölçütünü parçalayan ilahi bir değer yargısı olduğunu kaydeder.
İnde (عِنْدَ)
Râgıb el-İsfahânî, "inde" kelimesinin bir şeyin yanında, katında, nezaretinde ve huzurunda bulunmayı ifade eden bir mekân/durum zarfı olduğunu belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, katında, yanında, nazarında manalarına gelen bu zarfın, kıyaslamanın (neyin daha hayırlı olduğunun) dünyevi bir otoriteye göre değil, bizzat mutlak makama (ilahi mahkemeye) göre yapıldığını bildirdiğini aktarır.
Rabbike (رَبِّكَ)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün temel manasının bir şeye malik olmak, onu koruyup gözetmek ve terbiye edip kemale erdirmek olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" isminin sonuna eklenen "ke" (senin) zamirinin, hitabın doğrudan doğruya Hz. Muhammed'e yöneltildiğini gösterdiğini ifade eder. İnkârcıların kibrine karşı Peygamber'e "Senin Rabbinin katında" denilmesi, o mutlak otoritenin elçisine duyduğu şefkati ve ona sağladığı sarsılmaz ontolojik desteği tesciller.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, senin Rabbinin, seni terbiye edenin manalarına gelen bu tamlamanın, mutlak değer biçen yüce makamı işaret ettiğini kaydeder.
Sevâben (ثَوَابًا)
İbn Fâris, "s-v-b" kökünün temel manasının, bir şeyin ayrıldığı asıl noktaya geri dönmesi, rücu etmesi ve aslına râm olması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "sevâb" kavramının, insanın dünyada işlediği bir amelin (iyiliğin veya kötülüğün) ahirette kendi karşısına "bir sonuç, bedel veya ödül olarak geri dönmesi" (rücu) olduğunu ifade eder. Ancak Kur'an lügatinde bu kelime, ezici bir çoğunlukla "iyi ve mükafatlandırıcı" geri dönüşler (ödül) için kullanılır.
Arthur Jeffery, kelimenin dilbilimsel geçmişini analiz ederken, Aramice/Süryanice "thavba" (ödül/karşılık) kelimesiyle olan güçlü köksel bağına temas eder. Ancak Arapçadaki asli "dönüş" (s-v-b) mantığının bu eskatolojik (ahiret bilimi) kavramı kusursuzca sırtladığını ve Kur'an'ın bu kelimeyi "insanın eyleminin kendisine ebedi bir ikram olarak iade edilmesi" felsefesiyle inşa ettiğini tespit eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, sevap olarak, ödül bakımından, eylemin mükafat olarak geri dönüşü manalarına gelen bu kelimenin (temyiz), kalıcı salih amellerin Allah katındaki o muazzam getirisini nitelediğini kaydeder.
Ve hayrun (وَخَيْرٌ)
Râgıb el-İsfahânî, bağlaç (ve) ile "daha üstün/daha hayırlı" manasına gelen ism-i tafdilin tekrar edilmesi olduğunu belirtir. Bu gramatik tekrar, kalıcı olan eylemlerin sadece "ödül" (sevap) aşamasında değil, nihai varış ve son durak aşamasında da tek sarsılmaz üstünlük olduğunu pekiştirmek içindir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve daha hayırlıdır, ve çok daha üstündür manalarına gelen bu yapının, ilahi kıyaslamadaki ikinci büyük veçheyi (yönü) başlattığını aktarır.
Mereddâ (مَرَدًّا)
İbn Fâris, "r-d-d" kökünün temel manasının, bir şeyi geldiği yere geri göndermek, eski haline iade etmek, çevirmek ve döndürmek olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "meredd" kelimesinin masdar mîmî (mîm harfiyle başlayan kök isim) veya ism-i mekân/ism-i zaman olduğunu belirtir. Manası, insanın bütün yürüyüşünün ardından nihai olarak dönüp dolaşıp varacağı son durak, akıbet ve dönüş yeridir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin surenin genel edebi ve felsefi ahengi (fasıla sanatı) içindeki yerine ve sarsıcı ağırlığına dikkat çeker. Müşrikler 73. ayette "Hangimizin makâmı (yeri) ve nediyy'i (meclisi/durağı) daha iyidir?" diye sorarak dünyadaki o fani ve sığ "duraklarına" güvenmişlerdi. Ayet, "mereddâ" (nihai dönüş yeri/son durak) kelimesiyle onların bu sığlıklarını paramparça eder. Dünyadaki o lüks meclisler (nediyy) ve saraylar (makam) aslında çıkmaz birer sokaktır ve yıkılacaktır. İnsanın asıl "meredd'i" (gideceği o mutlak varış ve dönüş noktası), sadece ve sadece dünyadayken inşa ettiği "bâkıyâtus sâlihât" (kalıcı iyilikler) ile ulaşılan ilahi huzurdur. Ayet, fani olan her şeyin üzerini çizip, zihinleri o kaçınılmaz ontolojik "dönüş noktasına" (mereddâ) sabitleyerek muazzam bir doygunlukla son bulur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, dönüş yeri bakımından, akıbet ve nihai varış noktası olarak manalarına gelen bu kelimenin (temyiz), salih amellerin insanı taşıyacağı o eşsiz ve ebedi son durağı nitelediğini kaydeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla