Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meryem Sûresi, 63. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meryem Sûresi, 63. Ayet

    تِلْكَ الْجَنَّةُ الَّت۪ي نُورِثُ مِنْ عِبَادِنَا مَنْ كَانَ تَقِياًّ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Tilke-lcennetu-lletî nûriśu min ‘ibâdinâ men kâne tekiyyâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Kullarımızdan takva sahibi kimselere vereceğimiz cennet işte budur.”

      Yüce Allah bundan sonra kullarımızdan takva sahibi kimselere vereceğimiz ve içinde sözü edilen nimetlerin bulunduğu cennet işte budur diye haber vermektedir. Cennetin bütün insanlığa vâdedilmiş olması da muhtemeldir. Ancak söz konusu vâd, kayıtsız ve şartsız değildir, aksine yüce Allah’ın koyduğu birtakım şartlar söz konusudur. İnsanların tümü bu şartları yerine getirirse cennet onların olacak, getirmezlerse olmayacaktır. Allah Teâlâ, şartları yerine getirene şartlara uymayanlar için ayırdığı şeyleri de verecektir. İşte âyette zikri geçen “miras” tan maksat budur. Cenâb-ı Hakk’m şu beyanı da buna göre yorumlanır: “İşte vâris olacaklar bunlardır. Firdevs cennetine vâris olacaklar” Vâris, miras bırakan kişinin geriye kalan mirasçısı ve ölüden sonra hayatta kalan kişi demektir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tilke (تِلْكَ)

        Râgıb el-İsfahânî, "tilke" edatının müennes (dişil) kelimeler için kullanılan bir ism-i işaret (uzak mesafe işaret zamiri) olduğunu belirtir. Ayette doğrudan "cennet" ismini işaret eden bu kelime, sıradan veya yakındaki bir mekânı değil, makamca, şerefçe ve ontolojik olarak insanın dünyevi tasavvurundan çok uzakta (yücelerde) bulunan o eşsiz yurdu nitelemek için kullanılır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, işte şu, o manasına gelen bu işaret zamirinin, vaat edilen ebedi yurdun azametini ve erişilmezliğini vurgulayan gramatik bir gösterge olduğunu kaydeder.

        El-Cennete (الْجَنَّةُ)

        İbn Fâris, "c-n-n" kökünün temel manasının bir şeyi sıkıca örtmek, saklamak, gözden kaybetmek ve gizlemek olduğunu belirtir. Ağaçlarının ve bitki örtüsünün sıklığından dolayı toprağı örten, gölgelikli ve sık ağaçlı bahçelere bu kökten hareketle "cennet" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "cennet" kavramının, ahirette müminlere vaat edilen ebedi mutluluk ve ödül yurdu olduğunu ifade eder. İçindeki hesapsız nimetlerin, dünyevi gözlerden gizlenmiş (örtülmüş) ve akıl sınırlarını aşan bir boyutta olması sebebiyle bu isimle anıldığını belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin dilbilimsel kökeninde Sami dil ailesindeki (Aramice/Süryanice) "ganta / gannetha" (bahçe) mefhumunun bulunduğunu ve Kur'an'ın bu kelimeyi alarak kendi tevhidi eskatolojisinin (ahiret bilincinin) merkezine, mutlak kurtuluşun sembolü olarak yerleştirdiğini tespit eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ağaçlı bahçe, ebedi mutluluk ve esenlik yurdu manalarına gelen bu ismin, takva ehli kullara vaat edilen o görkemli varış noktasını tanımladığını kaydeder.

        Elletî (الَّتِي)

        Râgıb el-İsfahânî, müennes (dişil) kelimeler için kullanılan ism-i mevsul (ilgi zamiri) olduğunu belirtir. Kendisinden sonraki cümlenin (cennetin kime miras bırakılacağının), kendisinden önceki "cennet" ismine bağlandığı ve o ebedi yurdun varislerinin kimliğini açıklamaya hazırlayan gramatik bir köprüdür.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, o ki, öyle (cennet) ki manalarına gelen bu bağlacın, cennetin aidiyet vasfını ve kime tahsis edileceğini açıklamaya başladığını aktarır.

        Nûrisu (نُورِثُ)

        İbn Fâris, "v-r-s" kökünün temel manasının, bir malın, mülkün, eşyanın veya makamın bir kimseden diğerine (geride kalanlara) intikal etmesi, el değiştirmesi ve geçmesi olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "mîrâs" kavramının, bir kimsenin kendi emeğiyle veya satın alma yoluyla değil, doğrudan doğruya bir başkasından kendisine bedelsiz olarak ve yasal bir hak/lütuf çerçevesinde intikal eden pay olduğunu belirtir. Muzari formda "nûrisu" (Biz miras bırakırız / varis kılarız) fiili, cennetin bir ticaret metası olmadığını; kulun amellerinin ötesinde, tamamen Allah'ın mutlak mülkiyetinden kullarına aktarılan bir lütuf (miras) olduğunu gösterir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin teolojik vurgusuna ve barındırdığı felsefi ağırlığa temas eder. Cennet, kulun kıldığı namazın veya ettiği tövbenin (bir önceki ayetlerdeki çabasının) "tam bir maddi karşılığı" (ücreti) değildir. İnsanın ameli o sonsuz cenneti "satın almaya" asla yetmez. Amel, sadece o ilahi lütfa "ehil/liyakatli" olmak içindir. Kur'an "nûrisu" (varis kılarız) diyerek, bu eşsiz yurdun bedel karşılığı değil, Yüce Allah'ın kendi kullarına bıraktığı mutlak ve cömert bir "miras" olduğunu zihinlere kazır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, mirasçı kılarız, miras olarak bırakırız, lütfederiz manalarına gelen bu fiilin, cennetin müminlere sunuluş biçimini ve ilahi cömertliğin boyutunu nitelediğini kaydeder.

        Min (مِنْ)

        Râgıb el-İsfahânî, bu ayetteki "min" edatının teb'îz (kısım bildirme, bir bölümünü ifade etme) manası taşıdığını belirtir. İfadenin devamındaki "kullarımızdan" lafzını daraltarak, mirasın genel bir insanlık kitlesine değil, o kulların içinden süzülüp ayrılmış, özel bir şarta (takvaya) bağlanan "seçkin bir zümreye" ait olduğunu gramatik olarak sabitler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, -den, -dan, içinden manalarına gelen bu edatın, cennetin varisleri olacak o özel grubu işaret etmek üzere kullanıldığını aktarır.

        İbâdinâ (عِبَادِنَا)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün temel manasının bir otoriteye boyun eğmek, zelil (alçakgönüllü) olmak, itaat etmek ve iradeyi teslim etmek olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ibâd" (kullar) kelimesinin, Allah'ın rububiyetini idrak ederek ona mutlak bir tazim ve sevgiyle itaat eden şuurlu varlıkları nitelediğini belirtir. Sonuna eklenen "nâ" (bizim) zamiriyle "ibâdinâ" (Bizim kullarımız) şeklini alır. Bu izafet (tamlama), sıradan bir sahiplik değil, Allah'ın o varisleri kendisine has kıldığını ilan eden muazzam bir şereflendirmedir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "ubûdiyet" (kulluk) eyleminin, kibir ve cehaletten sıyrılan insanın, varoluşsal sınırlarını (hiçliğini) kabul etmesi olduğunu vurgular. Miras (cennet), yeryüzünde tanrılık taslayanlara, Firavunlara veya güce tapanlara değil; iradesini sonsuz kudrete bağlamış ve sadece O'na ait olmuş (ibâdinâ) o itaatkâr zümreye tahsis edilmiştir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kulumuz, bizim kullarımız manalarına gelen bu tamlamanın, cennete liyakat kesbedenlerin Allah ile kurdukları o sahih teslimiyet bağını tanımladığını kaydeder.

        Men (مَنْ)

        Râgıb el-İsfahânî, "men" edatının akıl ve şuur sahibi varlıkları nitelemek için kullanılan bir ism-i mevsul (ilgi zamiri) olduğunu açıklar. "Kullarımızın içinden o kimse ki" diyerek, cennetin varisi olacak o nihai şahsın kimliğini ve vasfını belirlemeye yönelen bir bağlaçtır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, o kimse, her kim manalarına gelen bu zamirin, varis olma şartını taşıyan faili işaret ettiğini aktarır.

        Kâne (كَانَ)

        İbn Fâris, "k-v-n" kökünün var olmak, meydana gelmek ve bir halde bulunmak manalarını taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kâne" nakıs fiilinin mazi (geçmiş zaman) formunda olmasının, kulun taşıdığı "takva" vasfının anlık, geçici veya yüzeysel bir duygu olmadığını; dünyadaki hayatı boyunca onun varoluşuna kök salmış, sürekli ve kalıcı bir "karakter/hal" (idi ve öyledir) olduğunu nitelediğini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, idi, o haldeydi, öyledir manalarına gelen fiilin, kulun ahlaki statüsünün sürekliliğini bildiren bir durum yüklemi olduğunu kaydeder.

        Takıyyâ (تَقِيًّا)

        İbn Fâris, "v-k-y" kökünün temel manasının, bir şeyi kendisine zarar verecek, eziyet edecek veya onu bozacak dış etkenlerden muhafaza etmek, korumak ve iki şey arasına bir kalkan/bariyer koymak olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "takvâ" kavramının, nefsi günahlardan, Allah'ın azabından ve şüpheli şeylerden uzak tutarak, onu ilahi emirlerin zırhıyla koruma altına almak olduğunu belirtir. "Takıyy", bu eylemi ara sıra yapan değil; bu sakınmayı ve sorumluluk bilincini fıtratının merkezine oturtmuş, korunmayı varoluşsal bir yaşam tarzı haline getirmiş kişidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak sisteminde "takvâ" kelimesinin en tepe kavram (master concept) olduğunu detaylıca analiz eder. Takva, İslam öncesi cahiliye toplumunun "hamiyet-i cahiliye" (kabile taassubu, kibir, kaba kuvvet ve saldırganlık) anlayışının tam felsefi ve ontolojik zıddıdır. Takva; insanın Yaratıcı'ya ve varlığa karşı duyduğu derin sorumluluk bilinci, kendi kibrini dizginlemesi, içsel ürperti ve muazzam bir ahlaki otokontroldür. Cennet yurdu, gücü elinde tutup kılıç sallayanlara değil; bu ilahi otokontrolü (takvayı) içselleştirmiş o "takıyy" şahsiyetlere miras bırakılmaktadır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı varoluşsal sızıntıya ve estetiğe temas eder. Takva, popüler algıdaki kuru bir "korku" (havf) değildir; o bir sakınma, çekinme, incinme ve incitme endişesidir. Kulun, yeryüzünün kirlerine bulaşmaktan ve Rabbinin sevgisini kaybetmekten duyduğu o asil tedirginlikle ördüğü ruhsal bir zırhtır. Ayet, cennetin yegâne varislerinin, dünyayı bu hassas zırhı kuşanarak ve "takıyy" bir adımla yürüyerek geçebilenler olduğunu beyan eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, şirkten ve günahtan sakınan, Allah'a karşı sorumluluk bilinci taşıyan, ilahi emirlere itaat edip yasaklardan korunan, takva sahibi manalarına gelen bu sıfatın, cennete mirasçı olmanın yegâne mutlak ve ahlaki şartını mühürleyerek ayeti tamamladığını kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X