Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meryem Sûresi, 62. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meryem Sûresi, 62. Ayet

    لَا يَسْمَعُونَ ف۪يهَا لَغْواً اِلَّا سَلَاماًۜ وَلَهُمْ رِزْقُهُمْ ف۪يهَا بُكْرَةً وَعَشِياًّ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lâ yesme’ûne fîhâ laġven illâ selâmâ(en)(s) velehum rizkuhum fîhâ bukraten ve’aşiyyâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Orada boş söz işitmezler, kendilerine yalnız esenlikler dilenir. Orada, sabah akşam rızıkları hazırdır.”

      Orada boş söz işitmezler, kendilerine yalnız esenlikler dilenir. Cenâb-ı Hak bir başka yerde de şöyle buyurmuştur: “Orada ne boş bir söz işitirler ne de günaha sokacak bir şey. Sadece şu söz; Size esenlikler, size mutluluklar!”. Yani orada ne boş bir söz işitirler, ne sevmedikleri bir söz ve ne de günaha sokacak bir hareket görürler. Yalnız esenlikler dilenir. “Selâm” kelimesi, sanki bütün hayır ve bereketin adı gibidir.

      Orada, sabah akşam rızıkları hazırdır. Hasan-ı Basrî bu beyana dair şöyle demiştir: Araplar için hayatın en hoş ve en sevimli tarafı, öğle ve akşam yemeği yemektir. İşte bundan dolayı yüce Allah onlara cennette öğle ve akşam yemeği verileceğini haber vermiştir. Arap olmayanlar için de hayatın en hoş yanı, ipek giymek ve inci takınmaktır. Bunun için Arap olmayanlara da “Onlar orada altın bilezik ve incilerle süsleneceklerdir. Orada onların giysileri de ipektir” ifadesiyle tercih ettikleri şeylerin cennette kendilerine verileceğini bildirmiştir.

      Müfessirler şöyle demiştir: Cennette, sabah, akşam, gece ve gündüz yoktur. Fakat cennetliklere bu nimetler isteklerine göre sabah veya akşamın süresi göz önüne alınarak verilecektir. İbn Abbâs’m bunu, gece ve gündüzün miktarına göre, diye tefsir ettiği nakledilmiştir.

      Öyle anlaşılıyor ki Orada sabah akşam rızıkları hazırdır meâlindeki beyanla özel olarak belli bir vakit değil de bütün zamanlar kastedilmektedir. Onlar cennet nimetlerini “Orada onların canlarının istediği her şey vardır” ifadesiyle “beğendikleri meyvelerle” meâlindeki beyanda olduğu üzere her vakit sevebilecek ve iştahla arzu edebileceklerdir. Âyette geçen sabah ve akşam anlamına gelen kelimeler şöyle de yorumlanmıştır: Cennette zamanın fecrin doğmasından güneşin doğmasına kadar olan sabah, güneşin batmasından karanlık çökene kadar olan akşam gibi olmasından dolayı. Çünkü yüce Allah “kesintisiz gölgeler” meâlindeki beyanla cennetin gölgesinin uzanmış olduğunu haber vermektedir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Lâ (لَا)

        Râgıb el-İsfahânî, "lâ" edatının, muzari fiilin başına gelerek o eylemin kesin olarak gerçekleşmeyeceğini (olumsuzluğu) bildiren bir nefy harfi olduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "hayır, -mezler, -mazlar" manalarına gelen bu olumsuzluk edatının, cennet yurdunda asla bulunmayacak olan o istenmeyen durumu (işitmeyi) mutlak bir dille yasakladığını (nefyettiğini) kaydeder.

        Yesme'ûne (يَسْمَعُونَ)

        İbn Fâris, "s-m-a" kökünün temel manasının bir sesi kulak vasıtasıyla algılamak, işitmek, idrak etmek ve bir söze kulak kesilmek olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "sem'" kavramının sadece fiziksel bir ses dalgasını algılamak değil; aynı zamanda o sözün muhtevasını anlamak, kalbe indirmek ve ondan etkilenmek olduğunu ifade eder. Edatla birlikte "işitmezler/duymazlar" manasına gelen bu fiil, cennet ehlinin zihinsel ve ruhsal frekanslarının her türlü çirkin sese (lağva) tamamen kapatıldığını ve o boyutta böyle bir algı kanalının bulunmadığını gösterir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, işitmezler, duymazlar manalarına gelen bu muzari fiilin, müminlerin o ebedi yurttaki mutlak huzurunu ve dinginliğini sese dayalı bir idrak üzerinden tanımladığını aktarır.

        Fîhâ (فِيهَا)

        Râgıb el-İsfahânî, içinde bulunma ve kapsanma bildiren "fî" edatı ile "hâ" (o/orada) zamirinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. Bu zarf, bir önceki ayette bahsedilen Adn cennetlerini işaret ederek, eylemin ve durumun gerçekleşeceği o eşsiz mekânı sabitler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, onun içinde, orada manalarına gelen bu yapının, cennetin o steril ve korunmuş sınırlarını vurguladığını kaydeder.

        Lağven (لَغْوًا)

        İbn Fâris, "l-ğ-v" kökünün temel manasının, hiçbir anlamı, faydası ve amacı olmayan boş söz, asılsız lakırdı, hata ve atılmış/değersiz ifade olduğunu belirtir. Lügatte kuşların kendi aralarında çıkardığı anlamsız cıvıltılara ve gürültülere de bu kökten hareketle "lağv" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "lağv" kavramının, akla, fıtrata ve erdeme uymayan; içinde dedikodu, iftira, yalan, küfür veya incitici bir anlamsızlık barındıran her türlü söz ve gürültü olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak semantiğinde bu kelimenin, inancın (imanın) vakar ve ciddiyetine ontolojik olarak zıt bir kavram olduğunu analiz eder. İnsanın varoluşunu hafifleten, onun onurunu zedeleyen ve ahlaki ağırlığı olmayan bütün dünyevi polemikler "lağv"dır. Cennetin tanımı yapılırken fiziki acılardan önce "lağvın (boş sözün) işitilmemesi"nin vurgulanması, mutlak huzurun sadece bedensel bir rahatlık değil, zihni ve ruhu tırmalayan o anlamsız dünyevi gürültüden (lağvdan) mutlak surette arınmışlık (ontolojik temizlik) olduğunu gösterir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Meryem Suresi'ndeki metinlerarası zıtlığına temas eder. Surenin önceki ayetlerinde putperest babanın İbrahim'i tehdit eden sözleri, Meryem'e atılan iftiralar ve namazı terk edip şehvetlere uyanların hezeyanları dünyadaki "lağvın" ta kendisidir. Tövbe edip Adn cennetlerine girenler, yeryüzünde katlanmak zorunda kaldıkları bu ahmakça gürültüden (lağvdan) ebediyen kurtulmuşlardır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, boş söz, manasız lakırdı, yalan, küfür ve incitici laf manalarına gelen bu ismin, cennet ortamının her türlü zihinsel kirlilikten ve sözlü eziyetten arındırıldığını nitelediğini kaydeder.

        İllâ (إِلَّا)

        Râgıb el-İsfahânî, "illâ" edatının istisna (hariç tutma) bildirdiğini belirtir. Ancak Arap belagatinde bu istisna "munkatı'" (kopuk/ayrı cinsten) bir istisnadır. Yani duyulacak olan şey (selam), duyulması yasaklanan şeyin (lağvın) bir alt türü veya istisnası değil, onun tam ve mutlak zıddıdır. "Boş söz işitmezler, aksine sadece şunu işitirler" manasında bir felsefi geçiş köprüsüdür.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ancak, yalnız, müstesna manalarına gelen bu edatın, cennet ehlinin kulaklarında yankılanacak olan o yegâne sedayı açıklamaya başladığını aktarır.

        Selâmen (سَلَامًا)

        İbn Fâris, "s-l-m" kökünün temel manasının her türlü ayıp, kusur, hastalık, tehlike ve kötülükten uzak olmak, mutlak bir barış, sükûnet ve esenlik içinde bulunmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "selâm" kavramının zahiri ve batıni her türlü afetten, korkudan ve sarsıntıdan bağışık olma hali olduğunu ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı ontolojik sükûnete ve "lağv" ile oluşturduğu tezada dikkat çeker. Dünyadaki varoluş, sürekli bir savunma, anksiyete ve gürültü (lağv) halidir. Cennette bu gürültünün yerini alan "Selâm", sıradan bir karşılıklı selamlama (merhabalaşma) sözü değildir. O, meleklerden, diğer müminlerden ve bizzat Rahman'dan gelen; bütün korkuların, hüzünlerin ve varoluşsal endişelerin bittiğini, mutlak güvenliğe (esenliğe) ulaşıldığını ilan eden o kesintisiz ve musiki ahengindeki kozmik sükûnet nidasıdır. İbrahim peygamber babasına ayrılırken "Selâm" (Ayet 47) demişti; şimdi cennette o sabrının ödülü olarak "Selâm" sesleriyle karşılanmaktadır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, esenlik, barış, güvenlik, sükûnet ve selamlama sözü manalarına gelen bu kelimenin, ebedi yurttaki o sarsılmaz ve dingin ruh halini yansıtan yegâne iletişim formu olduğunu kaydeder.

        Ve lehum (وَلَهُمْ)

        Râgıb el-İsfahânî, bağlaç (ve) ile mülkiyet/aidiyet/tahsis bildiren "lâm" (için, -e/a ait) edatı ve "hum" (onlara) zamirinin birleşiminden oluştuğunu açıklar. Vaat edilen nimetlerin ve rızkın ortak veya tesadüfi olmadığını; doğrudan doğruya o arınmış (tövbe etmiş) kulların kendi şahıslarına tahsis edildiğini ve onların özel mülkü (hakkı) kılındığını gramatik olarak sabitler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve onlara aittir, onlar içindir manalarına gelen bu yapının, ilahi ikramın doğrudan cennet ehlini hedef aldığını aktarır.

        Rizkuhum (رِزْقُهُمْ)

        İbn Fâris, "r-z-k" kökünün temel manasının, insana veya canlıya verilen, devamlılığı olan, kesilmeyen ve fayda sağlayan pay, nasip ve bağış olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "rızk" kavramının dünyevi yiyecek ve içecekleri kapsadığı gibi, ahirette insana bahşedilen maddi ve manevi (göze aydınlık, kalbe ferahlık veren) her türlü ilahi bağışı ve nimeti de nitelediğini ifade eder. Sonuna eklenen "hum" (onların) zamiriyle "onların kendi rızıkları" şeklini alır; yani her bir müminin kendi fıtratına, arzularına ve makamına en uygun olan, özelleştirilmiş ve kusursuzca hazırlanmış o şahsi paydır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, onların rızıkları, nasipleri ve nimetleri manalarına gelen bu ismin, cennet ehline sunulacak olan o tükenmez ve hesapsız ikramları tanımladığını kaydeder.

        Fîhâ (فِيهَا)

        Râgıb el-İsfahânî, "orada, onun (cennetin) içinde" manasına gelen bu zarfın, ayet içinde ikinci kez zikredilerek, bu rızkın yeryüzündeki gibi geçici, zahmetli veya dışarıdan taşınan bir şey olmadığını; tamamen o kutsal mekânın (cennetin) kendi ebedi doğasının içinde mündemiç (içkin) olduğunu pekiştirdiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, orada, cennette manalarına gelen bu zarfın, nimetlerin mekânsal aidiyetini bir kez daha vurguladığını aktarır.

        Bukraten (بُكْرَةً)

        İbn Fâris, "b-k-r" kökünün temel manasının bir şeyin evveli, başı, turfanda olanı ve sabahın o ilk, serin ve taze vakti olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "bükrah" kelimesinin güneşin doğuşundan (veya fecirden) sonrasına denk gelen günün ilk vakitleri manasına geldiğini ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin cennet tasvirindeki felsefi kullanımına temas eder. Cennette fiziksel bir güneş, gece-gündüz döngüsü veya dünyevi bir zaman akışı olmamasına rağmen bu kelimenin seçilmesi; nimetin sıradanlaşmasını engelleyen o "tazelenme, ilk olma, turfanda olma ve her daim yepyeni bir heyecanla sunulma" duygusunu insan idrakine yaklaştırmak içindir. Rızık, daima sabahın o ilk esintisi (bukraten) gibi taze ve canlıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, sabah vakti, erken saatler, günün ilk anları manalarına gelen bu zaman zarfının, nimetlerin sunumundaki o estetik ve düzenli periyodu nitelediğini kaydeder.

        Ve aşiyyâ (وَعَشِيًّا)

        İbn Fâris, "a-ş-y" kökünün temel manasının günün son bulması, akşam vaktinin girmesi ve görme yetisinin zayıfladığı o karanlığın (veya loşluğun) basması olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "aşiyy" kelimesinin gündüzün bitiminden (ikindi veya akşamdan) gecenin karanlığına kadar uzanan vakit dilimini tanımladığını belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Bukraten ve aşiyyâ" (sabah ve akşam) kelimelerinin art arda zikredilmesindeki muazzam edebi ve teolojik maksada (mutaabakat ve kinaye sanatlarına) dikkat çeker. Kur'an, bu zıtlık (sabah-akşam) üzerinden bedevi ve dünyevi insan zihnine hitap eden bir "zaman metaforu" inşa eder. Cennette gerçek manada bir sabah veya akşam yoktur; bu ifade Arap belagatinde "her an, hiç durmaksızın, kesintisiz bir döngüde, sürekli olarak" manasına gelen bir deyimdir. Nasıl ki dünyada zaman "sabah ve akşam" ile sınırlandırılmışsa; ahiretteki rızık ve selamet, bu zaman dilimlerinin mecazıyla o ebedi "hiçliksizliği, sürekliliği ve tazeliği" beyan ederek ayeti kusursuz bir doygunluk hissiyle tamamlar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X