Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meryem Sûresi, 61. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meryem Sûresi, 61. Ayet

    جَنَّاتِ عَدْنٍۨ الَّت۪ي وَعَدَ الرَّحْمٰنُ عِبَادَهُ بِالْغَيْبِۜ اِنَّهُ كَانَ وَعْدُهُ مَأْتِياًّ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Cennâti ‘adnin(i)lletî ve’ade-rrahmânu ‘ibâdehu bil-ġayb(i)(c) innehu kâne va’duhu me/tiyyâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Çok esirgeyici olan Allah’ın, kullarına vâdettiği, onların idraklerini aşan adn cennetlerine gireceklerdir. Şüphesiz O’nun vâdi yerine gelecektir.”

      Bu cennet, çok esirgeyici olan Allah’ın gayba iman eden kullarına vâdettiği adn cennetleridir. İşte onlar idraklerini aşan (ğayb) bu adn cennetlerine gireceklerdir. Öte yandan âyetin metninde geçen “ğayb” kelimesiyle kastedilen Allah olabilir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Bu cennet, çok esirgeyici olan Allah’ın gözleriyle görmeseler de verilen habere dayanarak ğayba, yani Allah’a iman eden kullarına vâdettiği adn cennetleridir. “Ğayb” kelimesiyle “cennet” de kastedilmiş olabilir. Buna göre mâna şöyle olur: Bu cennet çok esirgeyici olan Allah’ın ğayba, yani gözleriyle görmeseler de cennete, cehenneme ve öldükten sonra dirilmeye iman eden kullarına vâdettiği adn cennetleridir.

      Şüphesiz O’nun vâdi yerine gelecektir. Yani vâdettiği şey şüphesiz yerine gelecektir. Fakat âyetin metninde geçen “me’tiyyen” (مَأْتِيًّا) kelimesi gelen anlamına değil de gelinen mânasmdadır. Çünkü insan, kendisine gelen her şeye kendisi gelmiş demektir. Bundan dolayı gelecek olan vâde “me’tiyyen”, yani “gelinen” denilmiştir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Cennâti (جَنَّاتِ)

        İbn Fâris, "c-n-n" kökünün temel manasının bir şeyi örtmek, saklamak ve gizlemek olduğunu belirtir. Ağaçlarının ve bitki örtüsünün sıklığından dolayı toprağı örten, gölgelikli ve sık ağaçlı bahçelere bu kökten hareketle "cennet" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "cennet" kavramının çoğulu (cennetler) olan bu kelimenin, ahirette müminlere vaat edilen ebedi mutluluk ve ödül yurdunun genel ismi olduğunu ifade eder. Kelimenin çoğul olarak gelmesi, oradaki makamların, derecelerin ve nimet bahçelerinin tek tip değil, hesapsız bir çeşitlilik ve ihtişam içinde olduğunu gramatik olarak sabitler.

        Arthur Jeffery, kelimenin dilbilimsel kökeninde Sami dil ailesindeki (Aramice/Süryanice) "ganta / gannetha" (bahçe) formunun bulunduğunu ve Kur'an'ın bu mefhumu Ortadoğu'nun eskatolojik (ahiret bilimi) literatüründen devralarak kendi tevhidi ödül sisteminin merkezine yerleştirdiğini tespit eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ağaçlı bahçeler, ebedi mutluluk yurtları manalarına gelen bu ismin, tövbe edip salih amel işleyen zümrenin gireceği o görkemli varış noktasını tanımladığını kaydeder.

        Adnin (عَدْنٍ)

        İbn Fâris, "a-d-n" kökünün temel manasının bir yerde temelli kalmak, orayı yurt edinmek, yerleşmek ve karar kılmak olduğunu açıklar. İnsanların değer verdikleri cevherlerin bulunduğu ve kalıcı olarak çıkarıldığı yere (maden) de bu kökten hareketle isim verilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "adn" kelimesinin ikamet etmek ve sabit kalmak manasına geldiğini belirtir. "Cennâti Adnin" (Adn cennetleri) tamlaması, bu yurdun geçici bir konaklama tesisi veya fani bir bahçe değil; içinden asla çıkarılmayacakları, bozulma ve yok olmanın uğramayacağı "mutlak ikametgâh" olduğunu ifade eder.

        Arthur Jeffery, bu kelimenin etimolojik köklerinin İbranicedeki "Eden" (haz, zevk bahçesi) veya Akkadcadaki "edinu" (ova, bozkır) kelimelerine dayandığını tartışır. Ancak Kur'an'ın bu kelimeyi Eski Ahit'teki yeryüzü cenneti bağlamından çıkararak, doğrudan doğruya "ebediyet ve kalıcılık" manasında yepyeni bir ahiret tasavvuru olarak inşa ettiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ebedi ikamet yeri, yerleşme ve karar kılma yurdu manalarına gelen bu ismin, vaat edilen cennetlerin fani dünyadaki bahçelerden en büyük farkını (ebediliğini) nitelediğini aktarır.

        Elletî (الَّتِي)

        Râgıb el-İsfahânî, müennes (dişil) kelimeler için kullanılan ism-i mevsul (ilgi zamiri) olduğunu belirtir. Kendisinden sonraki "sıla" cümlesini (vaat edilme eylemini), kendisinden önceki "cennetler" ismine bağlayan ve o yurtların en önemli niteliğini açıklamaya hazırlayan bir köprüdür.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, o ki, öyle (cennetler) ki manalarına gelen bu bağlacın, ödülün niteliğini açıklamaya başladığını kaydeder.

        Veade (وَعَدَ)

        İbn Fâris, "v-a-d" kökünün temel manasının, birine gelecekte bir iyilik, fayda veya durum gerçekleştireceğine dair taahhütte bulunmak ve söz vermek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "va'd" fiilinin, bilhassa hayır ve lütuf hususunda verilen kesin söz manasına geldiğini ifade eder. Geçmiş zaman (mazi) formunda kullanılması, bu sözün çoktan verildiğini, ilahi irade tarafından tasdik edilip şüphe götürmez bir kanuna (sünnetullah) dönüştüğünü gösterir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, vaat etti, söz verdi manalarına gelen bu mazi fiilin, ebedi yurtların müminlere yönelik kesinleşmiş bir ilahi taahhüt olduğunu bildirdiğini aktarır.

        Er-rahmânu (الرَّحْمَٰنِ)

        İbn Fâris, "r-h-m" kökünün şefkat, acıma, koruma, lütfetme ve iyilik anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rahmân" isminin, merhameti tüm varoluşu kuşatan, mutlak ve sonsuz şefkat sahibi Allah'a has özel bir isim olduğunu ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, bu ismin ayetteki felsefi ve psikolojik seçimine dikkat çeker. Cenneti vaat eden makam olarak "El-Melik" (Mutlak Hükümdar) veya "El-Adl" (Mutlak Adil) gibi isimler değil; bilhassa "Er-Rahmân" ismi zikredilmiştir. Bu, o ebedi cennetlerin kulun sırf kendi amellerinin mekanik bir karşılığı veya ücreti olarak değil; asıl olarak Allah'ın o kuşatıcı "merhametinin ve lütfunun" bir eseri olarak verileceğini mühürler. Cennet, adaletin değil, merhametin (Rahmaniyetin) yurdudur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, o sonsuz merhamet ve şefkat sahibi manasına gelen bu ismin, vaadi veren makamın sevgi ve lütuf temelli otoritesini tanımladığını kaydeder.

        İbâdehû (عِبَادَهُ)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün temel manasının boyun eğmek, zelil (alçakgönüllü) olmak, itaat etmek ve iradeyi teslim etmek olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ibâd" (kullar) kelimesinin, mutlak bir tazim ve sevgiyle Allah'a itaat edenleri nitelediğini belirtir. Sonuna eklenen "hû" (O'nun) zamiriyle "O'nun kullarına" şeklini alır. Bu aidiyet zamiri (izafet), Allah'ın o kimseleri kendisine has kıldığını gösteren muazzam bir şeref ve taltif nişanıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "ubûdiyet" (kulluk) kavramının insanın varoluşsal sınırlarını kabul etmesi ve Yaratıcı karşısındaki konumunu (hiçliğini) idrak etmesi olduğunu vurgular. İnsan dünyevi şehvetlere (önceki ayetteki şehevât) kul olmaktan kurtulup, iradesini Rahman'a teslim ettiğinde sıradan bir varlık olmaktan çıkar ve "İbâdehû" (O'nun has kulu) mertebesine yükselerek ebedi ödüle ehil hale gelir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, O'nun kullarına, Kendisine ibadet edenlere manalarına gelen bu tamlamanın, Rahman'ın vaadinin (cennetin) liyakat sahibi muhataplarını işaret ettiğini aktarır.

        Bil-ğaybi (بِالْغَيْبِ)

        İbn Fâris, "ğ-y-b" kökünün temel manasının gözden kaybolmak, örtülmek, şahit olunanın (hazırda bulunanın) zıddı olarak duyuların ötesinde kalmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğayb" kavramının, insanın beş duyusuyla algılayamadığı, aklın tek başına sınırlarını aşamadığı, sadece ilahi haber (vahiy) vasıtasıyla bilinebilen mutlak hakikat alanı olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tamlamanın teolojik derinliğine temas eder. "Bil-ğaybi" (Görmedikleri halde / gıyaben) ifadesi, imanın kalitesini ve ahlaki değerini belirleyen temel unsurdur. Kullar, o muazzam Adn cennetlerini dünyadayken gözleriyle görmemişler, dokunmamışlardır; ancak Rahman'ın sözüne (vahye) duydukları o mutlak itimat sebebiyle, cenneti sanki görüyormuşçasına sarsılmaz bir sadakatle tasdik etmişlerdir. Ödülün büyüklüğü, görmeden inanmanın (ğayba imanın) bu ontolojik ağırlığından kaynaklanır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, görmedikleri halde, duyular ötesi olarak, gıyaben manalarına gelen bu zarfın, müminlerin o vaade duydukları eşsiz güveni ve teslimiyeti nitelediğini kaydeder.

        İnnehu (إِنَّهُ)

        Râgıb el-İsfahânî, cümleye kesinlik, pekiştirme ve şüphe götürmez bir tahkik katan "inne" (şüphesiz, muhakkak) edatı ile "hû" (O) zamirinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. Bu yapı, Rahman'ın o gaybi vaadinin asla boş bir hayal veya mitoloji olmadığını gramatik olarak mühürleyen bir ilahi tasdiktir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, şüphesiz O, muhakkak ki O'nun (vaadi) manalarına gelen bu pekiştirmeli yapının, cümlenin devamında gelecek olan kesinlik vurgusunu başlattığını aktarır.

        Kâne (كَانَ)

        İbn Fâris, "k-v-n" kökünün var olmak, meydana gelmek ve bir halde bulunmak manalarını taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kâne" nakıs fiilinin Allah'ın zatına ve fiillerine nispet edildiğinde, sıradan bir geçmiş zaman değil; ezelden ebede kadar geçerli olan, kesintisiz ve ontolojik bir "sürekli mevcudiyet" (idi ve öyledir) hali ifade ettiğini belirtir. O'nun vaadi sonradan uydurulmuş bir yasa değil, fıtratın en başından beri "var olan" değişmez bir hakikattir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, idi, o haldedir, öyledir manalarına gelen fiilin, vaadin mutlak statüsünü bildiren bir durum yüklemi olduğunu kaydeder.

        Va'duhû (وَعْدُهُ)

        İbn Fâris, "v-a-d" kökünün bir taahhütte bulunmak ve geleceğe dair söz vermek manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ism-i masdar olan bu kelimenin sonuna eklenen "hû" (O'nun) zamiriyle, o sözün kaynağının bizzat mutlak kudret sahibi (Rahman) olduğunu ifade eder. İnsanların vaatleri fani, iptal edilebilir veya güce yenik düşebilir; ancak mutlak Yaratıcı'nın vaadinin önünde hiçbir engel veya zaman sınırlaması duramaz.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, O'nun vaadi, O'nun verdiği söz manalarına gelen bu ismin, kesinleşmiş ilahi taahhüdü nitelediğini aktarır.

        Me'tiyyâ (مَأْتِيًّا)

        İbn Fâris, "e-t-y" kökünün temel manasının gelmek, bir şeye varmak, ulaşmak ve vasıl olmak olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "me'tiyy" kelimesinin ism-i mef'ul (edilen/kendisine varılan) formu olduğunu belirtir. Eğer ism-i fail (âtin) olsaydı "gelici/gelecek olan" demek olurdu; ancak mef'ul olarak gelmesi, "kulun kendisine ulaşacağı, müminin gidip varacağı menzil" manasını doğurur.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ayet sonundaki felsefi ve morfolojik çift yönlülüğüne dikkat çeker. "Vaadi me'tiyyâ'dır" demek, hem o cennet vaadinin kulun ayağına "kesin olarak geleceğini" (yerine geleceğini) hem de o salih kulların varoluşsal bir yürüyüşle (tövbe ve imanla) o vaat edilen mekana (cennete) mutlak surette "gidip varacaklarını" (oraya ulaştırılacaklarını) tek bir kelimede cem eder. Bu, hedef ile yolcunun mahşer günündeki o büyük ve kaçınılmaz buluşmasının (kavuşmasının) en estetik ifadesidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, yerine gelecek olan, gerçekleşecek olan, kendisine varılan manalarına gelen bu sıfatın, Rahman'ın vaadinin ebedi gerçekliğini mühürleyerek ayeti sarsılmaz bir ontolojik güven hissiyle sonlandırdığını kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X