اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ مِنْ ذُرِّيَّةِ اٰدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۘ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْرَٓائ۪لَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَاۜ اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ خَرُّوا سُجَّداً وَبُكِياًّ ۩
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Meryem Sûresi, 58. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: nimet, meryem 58, meryem suresi 58. ayet, meryem suresi, peygamberler, secde, ağlama, hidayet, adem, rahman, rahmet
-
“İşte bunlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu, Âdem’in soyundan gelen peygamberler; Nuh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımız, İbrahim ve İsrail’in (Yâkup) soyundan gelenler ve doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerden olup, kendilerine Rahmân’ın âyetleri okunduğunda ağlayarak ve secde ederek yere kapanırlar.”
İşte bunlar, Allah’ın peygamberlik ve daha önce sözü edilen rahmetle kendilerine lütuflarda bulunduğu kimselerdir. Rahmet âyetin metninde geçen “nimet”in tâ kendisidir. Bu da Mûtezile mezhebinin bir görüşünü daha reddeder. Onlar şöyle demektedir: Allah, lâyık olmadıkça ve hak etmedikçe hiçbir kimseye özel olarak peygamberlik veya lütfundan vermez. Oysa yüce Allah bunları kendi katından bir nimet ve lütuf olarak verdiğini haber vermektedir. Âdem’in soyundan gelen peygamberler. Peygamberler, Hz. Âdem’in, Nuh ile birlikte (gemide) taşınanların, İbrahim’in, İsrâü’in (Yâkup), tevhide ulaştırdığı kimselerin ve risâlet ve nübüvvet için seçtiği insanların soyundan idiler. En doğrusunu Allah bilir.
Kendilerine Rahmân’ın âyetleri okunduğunda ağlayarak ve secde ederek yere kapanırlar. Bazı müfessirler âyet, Abdullah b. Selâm ve arkadaşları gibi Ehl-i Kitab’ın müminleri hakkında inmiştir demişlerdir. Ehl-i Kitab’ın müminleri, iman ettikten sonra kendilerine Kur’ân âyetleri okununca ağlayarak ve secde ederek yere kapanırlardı. Bu beyanın, yüce Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu kimseler hakkında olması da muhtemeldir. Bu kimselerin kitaplarında içinde secde kelimesi geçen âyetler vardı. Söz konusu âyetler okunduğu zaman ağlayarak ve secde ederek Allah için secdeye kapanırlardı. Âyette geçen “secde” hakiki mânada değil de Cenâb-ı Hakk’a boyun eğme ve kendilerine okunan delillerini ve burhanlarını kabul etme anlamında da olabilir. Bir başka muhtemel anlam da şudur: yüce Allah’ın âyetlerini ve otoritesini gördükleri zaman kendilerine hâkim olamazlar ve secde ederek yere kapanırlar. Bu durumları yüce Allah’ın haber verdiği üzere Firavunun yanındaki sihirbazların âyetleri görünce secdeye kapanmalarına benzer. “Sonunda sihirbazlar secdeye kapandılar”; “Sihirbazlar secdeye kapandılar” beyanlarında geçen “sücceden” (سُجَّدًا) ve “sâcidîn” (سَاجِدِينَ) kehmeleri, yüce Allah’a secde ettiler anlamında değil, âyetleri görünce kendilerine hâkim olamayarak yüz üstü yere kapandılar mânasmdadır.
Yorumu Yorumla
-
Ulâike (أُولَٰئِكَ)
Râgıb el-İsfahânî, ism-i işaret (işaret zamiri) olan bu kelimenin, uzakta olanları veya makamca, mertebece çok yüksekte bulunanları nitelemek için kullanıldığını belirtir. Sure başından beri sayılan o şanlı peygamberler silsilesinin (Zekeriya, Yahya, Meryem, İsa, İbrahim, İshak, Yakub, Musa, Harun, İsmail, İdris) tamamını tek bir manevi şemsiye altında toplayarak onları tarihin o "yüce ve erişilmez" makamında işaret eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, işte onlar manasına gelen bu çoğul işaret zamirinin, zikredilen seçkin elçilerin tamamını kapsayan ve onlara yönelik genel bir ilahi övgüyü başlatan gramatik bir toplayıcı olduğunu kaydeder.
Ellezîne (الَّذِينَ)
Râgıb el-İsfahânî, ism-i mevsul (ilgi zamiri) olan bu kelimenin, kendisinden sonra gelecek olan cümlenin (sıla cümlesinin), kendisinden önce işaret edilen şahısların (peygamberlerin) ortak vasfını ve temel karakteristiğini açıklayacağını belirten bir köprü olduğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, o kimseler ki manasına gelen bu bağlacın, o yüce şahsiyetlerin sahip olduğu en büyük ortak nimeti açıklamaya hazırlık yaptığını aktarır.
En'ama (أَنْعَمَ)
İbn Fâris, "n-a-m" kökünün temel manasının hayatın güzelliği, pürüzsüzlük, yumuşaklık, rahatlık ve insanın yaşantısında ferahlık veren her türlü iyilik olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ni'met" kavramının insanın faydasına ve mutluluğuna hizmet eden bağış olduğunu ifade eder. Mazi (geçmiş zaman) fiil olan "en'ama", birine karşılıksız ve sırf lütuf olarak iyilikte bulunmak, onu nimetlendirmektir. Peygamberlere verilen nimet, sıradan bir dünyevi servet değil; doğrudan doğruya nübüvvet (peygamberlik), vahiy, hidayet ve ilahi rıza gibi en kâmil ruhsal ve ontolojik lütuflardır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, nimetlendirdi, ihsanda bulundu manalarına gelen bu mazi fiilin, Allah'ın elçilerine bahşettiği o sayısız ve benzersiz manevi ikramları nitelediğini kaydeder.
Allâhu (اللَّهُ)
İbn Fâris ve Râgıb el-İsfahânî, bu ulu ismin (Lafzatullah), bütün noksanlıklardan münezzeh, her türlü nimetin yegâne ve mutlak kaynağı olan Yaratıcı'nın özel ismi olduğunu belirtirler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, peygamberlere verilen o görkemli nimetin ve hidayetin bizzat faili olan Yüce Allah'ı işaret ettiğini aktarır.
Mine'n-nebiyyîne (مِنَ النَّبِيِّينَ)
İbn Fâris, "n-b-e" kökünün iki anlamı olduğunu belirtir: Birincisi ilahi boyuttan (gaybden) haber vermek; ikincisi ise mekân ve manevi makam olarak çok yüksekte bulunmak, yücelmektir.
Râgıb el-İsfahânî, "nebi" kavramının çoğulu olan bu kelimenin, Allah ile akıl sahibi kulları arasında vasıta olan, vahye muhatap olan seçkin şahsiyetleri tanımladığını belirtir. Başındaki "min" (den/dan) edatı beyaniyye olup, nimet verilen "o kimselerin" kimliğini kesin olarak açıklar: Onlar "peygamberler" zümresidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, peygamberlerden manasına gelen bu ifadenin, ilahi lütfun asıl muhatabı olan o şanlı elçiler topluluğunu tanımladığını kaydeder.
Zürriyyeti (ذُرِّيَّةِ)
İbn Fâris, "z-r-r" kökünün temel manasının toprağa atılan tohum, üremek, yayılmak, saçılmak ve çok küçük karıncalar (veya zerreler) manasına geldiğini açıklar. İnsanın nesline, çocuklarına ve yeryüzüne yayılan soyuna da bu kökten hareketle zürriyet denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "zürriyet" kelimesinin bir insanın soyundan silsile yoluyla türeyip gelen, çoğalan evlatlar ve kuşaklar olduğunu belirtir. Kur'an, bütün bu şanlı peygamberleri kendi içlerinde kopuk kopuk, tesadüfi figürler olarak değil; bir asıldan (Âdem'den) dallanıp budaklanan "tek ve sarsılmaz bir tevhid ağacının/soyunun" (zürriyetin) organik meyveleri olarak tasvir eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, soy, nesil ve kuşak manalarına gelen bu kelimenin, insanlık tarihi boyunca birbiri ardına gelen peygamberlerin o sarsılmaz genetik ve teolojik sürekliliğini vurguladığını aktarır.
Âdeme (آدَمَ)
El-Cevâlîkî, bu ismin aslen Arapça olmadığını (muarrab), ancak yeryüzünün toprağı/yüzeyi manasına gelen "edîm" kelimesiyle veya esmerlik bildiren "üdme" köküyle Arap dil mantığına göre fonetik bir bağ kurulduğunu belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak doğrudan İbranicedeki "Adam" (insan / kırmızı topraktan yaratılan) kelimesine dayandığını ve Geç Antik Çağ'daki Yahudi-Hristiyan (Arami/Süryani) metinleri üzerinden Kur'an'ın kelime dağarcığına insanın ilk atası olarak yerleştiğini dilbilimsel kanıtlarla sunar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, insanlığın ilk atası ve ilk peygamber olan Hz. Âdem'in özel ismidir ve peygamberler silsilesinin yeryüzündeki ilk halkasını temsil eder.
Hamelnâ (حَمَلْنَا)
İbn Fâris, "h-m-l" kökünün temel manasının bir şeyi sırtlanmak, yüklenmek, kaldırmak ve onu bir yerden başka bir yere taşımak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "haml" eyleminin insanın bir yükü fiziksel olarak omuzlaması olduğu gibi, gemi veya binek gibi araçlarla taşıma işlemini de nitelediğini ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, taşıdık, yükledik manalarına gelen bu mazi fiilin, Büyük Tufan sırasında gemiye alınarak kurtarılan o müminler neslini işaret ettiğini kaydeder.
Nûhin (نُوحٍ)
El-Cevâlîkî, bu ismin Arapça kökenli olmadığını, Süryaniceden geçmiş gayr-ı munsarif bir özel isim olduğunu belirtir. Bazı Arap dilbilimcilerin bu ismi kavminin helakine çok ağladığı için "n-v-h" (ağlamak/feryat etmek) kökünden türetmeye çalışmasını ise halk etimolojisi olarak değerlendirir.
Arthur Jeffery, kelimenin İbranicedeki "Noah" (rahatlık, dinlenme, teselli) ismine dayandığını ve Kur'an'ın, Tufan peygamberinin ismini Ortadoğu'nun o kadim monoteist geleneğinden kendi Arapça fonetiğine kusursuzca aktardığını belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, peygamberler silsilesinin "İkinci Âdem" (insanlığın ikinci atası) olarak kabul edilen büyük ulu'l-azm elçisinin özel ismidir.
İbrâhîme (إِبْرَاهِيمَ)
El-Cevâlîkî, bu ismin Arapça kökenli (aslî) olmadığını, yabancı dilden geçmiş (muarrab) bir isim olduğunu kaydeder.
Arthur Jeffery, ismin İbranicedeki "Abraham" (çokluğun babası) kökünden Süryanice "Abrohom" formuna, oradan da Kur'an Arapçasına sesbilimsel bir uyarlamayla dâhil olduğunu açıklar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhid inancının atası olan ve peygamberlik ağacının en büyük gövdelerinden birini oluşturan şanlı elçinin ismidir.
Ve isrâîle (وَإِسْرَائِيلَ)
El-Cevâlîkî, tıpkı diğer peygamber isimleri gibi bunun da yabancı kökenli (muarrab) ve gayr-ı munsarif olduğunu belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin İbranicedeki "Yisrael" (Tanrı ile güreşen veya Tanrı'nın kulu/prensi) ismine dayandığını, Eski Ahit geleneğinde bu ismin doğrudan Yakub peygambere verilen ilahi bir lakap olduğunu tespit eder.
Gabriel Said Reynolds, "İsrail" isminin Kur'an'da genellikle "Beni İsrail" (İsrailoğulları) tamlaması içinde bir kavmi/ulusu nitelemek için kullanıldığını, ancak bu ayette (19:58) doğrudan bir "şahıs/peygamber" (Yakub) ismi olarak geçmesinin son derece istisnai ve teolojik açıdan kritik bir metinlerarası referans olduğunu vurgular. Kur'an, Musa, Harun, Zekeriya, Yahya ve İsa gibi elçilerin nesep bağını, doğrudan onların o büyük atası olan Yakub'un (İsrail'in) şahsına bağlamaktadır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Hz. Yakub'un diğer adı (lakabı) olan ve soyundan pek çok peygamberin geldiği ulu şahsiyetin ismidir.
Hedeynâ (هَدَيْنَا)
İbn Fâris, "h-d-y" kökünün temel manasının, birisine yol göstermek, hedefine ulaşması için ona nazikçe rehberlik etmek ve onu yönlendirmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramının, birini varacağı yere doğru lütuf, şefkat ve inayetle kılavuzlamak olduğunu ifade eder. Birinci çoğul şahıs "hedeynâ" (Biz hidayet ettik) kullanımı, peygamberlerin taşıdığı o mutlak hakikat bilgisinin onların kendi icadı veya felsefi çıkarımı değil, bizzat Allah'ın onlara verdiği "doğru yol haritası" olduğunu gramatik olarak sabitler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, hidayet verdik, doğru yola ilettik manalarına gelen bu mazi fiilin, Allah'ın peygamberlerine ve seçkin kullarına lütfettiği o mutlak inanç aydınlığını nitelediğini aktarır.
Vectebeynâ (وَاجْتَبَيْنَا)
İbn Fâris, "c-b-y" kökünün temel manasının dağınık olan bir şeyi bir araya toplamak, biriktirmek ve süzüp çıkarmak olduğunu açıklar. Suyu bir havuzda toplamak veya vergileri (cibayet) tahsil etmek bu köktendir. Bu eylemde, içinden en iyisini, en safını "seçip alma" (ıstıfâ) mantığı vardır.
Râgıb el-İsfahânî, "ictibâ" kavramının, Allah'ın bir kulunu özel olarak varlıklar arasından seçmesi, onu lütfuyla her türlü kirden arındırması ve kendi hizmeti (peygamberlik) için tahsis etmesi olduğunu belirtir. Sıradan bir seçim (ihtiyar) değil, mutlak bir ihtimam ve arındırma içeren ilahi bir atamadır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin ontolojik (varoluşsal) ağırlığına temas eder. Hidayet (hedeynâ) eylemi genel bir yol göstermedir ve bütün insanlığa açıktır. Ancak "ictibâ" (seçip çıkarma), Allah'ın peygamberlerine uyguladığı özel bir lütuftur. Onlar, insanlık deryası içinden özenle süzülüp alınmış (vectebeynâ), ağır vahiy yükünü taşıyabilmeleri için fıtraten saflaştırılmış ilahi seçkinlerdir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, seçtik, özel olarak ayırdık ve arındırdık manalarına gelen bu fiilin, nübüvvet (peygamberlik) makamının vehbî (Allah vergisi ve ilahi seçime dayalı) yapısını mühürlediğini kaydeder.
İzâ (إِذَا)
Râgıb el-İsfahânî, gelecekte kesin olarak gerçekleşecek durumlar için kullanılan bir zaman ve şart zarfı olduğunu belirtir. Zikredilen bu peygamberlerin, ilahi vahiy karşısında anlık değil, süreklilik arz eden o muazzam tavırlarını niteleyen bir başlangıçtır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, -dığı zaman, ne zaman ki manalarına gelen şart edatı olduğunu aktarır.
Tutlâ (تُتْلَىٰ)
İbn Fâris, "t-l-v" kökünün temel manasının, bir şeyin ardı ardına gelmesi, birini takip etmek ve izlemek olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "tilavet" kavramının sıradan bir okuma (kıraat) olmadığını; ilahi kelamın harflerini ve ayetlerini tertip üzere, hakkını vererek, anlamına nüfuz ederek ve o kelama "tabi olarak/uyarak" (takip ederek) okumak olduğunu ifade eder. Edilgen (meçhul) formda "tutlâ" (okunduğu zaman) şeklinde kullanılması, vahyin o aşkın (yukarıdan gelen) otoritesini vurgular.
Dücane Cündioğlu, "tilavet" kelimesinin ontolojik (varoluşsal) boyutuna dikkat çeker. Vahiy, peygamberlere sadece entelektüel bir metin olarak "sunulmaz"; o "tilavet" edilir. Yani ayetler ardı ardına geldikçe, insanın fıtratını sarsar, aklını kuşatır ve kişiyi hakikatin peşinden (t-l-v) sürükler. Okumanın bu şekli, sadece dilde değil, varlığın en derin köklerinde hissedilen eylemsel bir takip halidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, okunduğu zaman, peş peşe tilavet edildiği vakit manalarına gelen muzari edilgen fiilin, ilahi mesajın peygamberler üzerindeki o sarsıcı etkisini başlatan eylem olduğunu kaydeder.
Âyâtu (آيَاتُ)
İbn Fâris, "e-y-y" kökünden türeyen "âyet" kelimesinin temel manasının, bir şeyin varlığını, niteliğini ve doğruluğunu ispat eden açık alamet, iz, nişan ve işaret olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "âyet" kelimesinin Allah'ın varlığına, birliğine ve kudretine delalet eden her türlü somut mucize, evrensel yasa ve Kur'an/vahiy cümleleri için kullanıldığını ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, alametler, işaretler ve ilahi vahyin cümleleri manalarına gelen bu ismin, okunan/tilavet edilen nesnenin doğrudan doğruya ilahi hakikatler olduğunu aktarır.
Er-rahmâni (الرَّحْمَٰنِ)
İbn Fâris, "r-h-m" kökünün şefkat, acıma, koruma, lütfetme ve iyilik anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Rahmân" isminin, merhameti tüm varoluşu kuşatan, mutlak ve sonsuz şefkat sahibi Allah'a has özel bir isim olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Meryem Suresi'nin genel dokusundaki ağırlığına (surede defalarca zikredilmesine) temas eder. Vahyin ayetleri sıradan kelimeler değil, "Rahmân"ın ayetleridir. Peygamberler o ayetleri dinlediklerinde onlarda sadece bir emir-yasak listesi (hukuk) görmezler; o ayetlerin içinde kâinatı sarıp sarmalayan o eşsiz "İlahi Merhamet'i" hissederler. Onları ağlatan ve secdeye düşüren şey, o sonsuz merhametin idrakidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Rahman'ın, o sonsuz şefkat sahibinin manalarına gelen bu ismin, okunan ayetlerin ve mucizelerin kaynağını mutlak bir merhamet makamına bağladığını kaydeder.
Harrû (خَرُّوا)
İbn Fâris, "h-r-r" kökünün temel manasının, bir nesnenin (özellikle taşın veya suyun) yukarıdan aşağıya doğru, boşluğa düşercesine şiddetle, hızla ve bir ses/gürültü çıkararak düşmesi (yere kapaklanması) olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "harra" fiilinin, insanın iradeli veya iradesiz bir şekilde, ansızın ve kontrolsüzce yere kapanmasını ifade ettiğini belirtir. Peygamberler ayetleri duyduklarında ağır ağır veya formel bir şekilde secdeye gitmezler; o ilahi azametin ve merhametin (Rahman'ın) ağırlığı altında adeta bacaklarının bağı çözülür, yerçekimine yenik düşen bir taş gibi (harrû) şiddetle ve sarsılarak yere kapanırlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin barındırdığı psikolojik ve fiziksel şiddete dikkat çeker. "Harrû" fiili, insanın kibirle dik tuttuğu başının ve bedeninin, ilahi hakikat (vahiy) karşısında nasıl sıfırlandığının, nasıl "çöktüğünün" resmidir. Bu, sahte bir tevazu değil, ontolojik bir sarsıntının bedendeki dışavurumudur. İnsan idraki, Rahman'ın ayetlerini tam anlamıyla kavradığında bedeni ayakta tutamaz ve o beden aniden yere "yığılır".
Diyanet İslam Ansiklopedisi, birdenbire yere kapandılar, yığıldılar, düştüler manalarına gelen bu mazi fiilin, vahyin ihtişamı karşısında peygamberlerin gösterdiği o sarsıcı ve ani huşu eylemini tasvir ettiğini aktarır.
Succeden (سُجَّدًا)
İbn Fâris, "s-c-d" kökünün temel manasının bir otorite karşısında eğilmek, tevazu göstermek, boyun eğmek ve alçalmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "sücûd" (secde) kavramının, mutlak itaat ve tazim (yüceltme) hissiyle yüzü/alnı yere koyarak yapılan en ileri derecedeki kulluk eylemi olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "secde" kavramının ontolojik bir hiyerarşi tescili olduğunu vurgular. İnsanın dik duruşu onun yeryüzündeki halifeliğini ve onurunu simgelerken; secde eylemi, o dik duran ve onurlu insanın, evrendeki yegâne Mutlak Varlık (Allah) karşısında kendi hiçliğini, fâniliğini ve o mutlak otoriteye (Rahman'a) sonsuz teslimiyetini ilan etmesidir. "Harrû succeden" (secde ederek yere yığılırlar), kulluğun fiziksel ve felsefi zirvesidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, secde edenler olarak, alınlarını yere koyarak manalarına gelen bu hal (durum) zarfının, yere kapanma (harrû) eyleminin mahiyetini (korku veya hastalıktan değil, mutlak itaatten olduğunu) kesinleştirdiğini kaydeder.
Ve bukiyyâ (وَبُكِيًّا)
İbn Fâris, "b-k-y" kökünün temel manasının, hüzün, keder veya derin bir duygu yoğunluğu neticesinde gözlerden yaş akması (ağlamak) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "bükâ" (ağlama) eyleminin sadece sesli bir feryat değil, kalbin aşırı derecede etkilenerek ruhsal bir taşkınlık yaşaması ve bunun gözyaşı olarak dışa vurması olduğunu ifade eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Meryem Suresi'ndeki edebi ve ruhani zirvesine (kreşendosuna) temas eder. Sure, başından beri (Zekeriya'dan İdris'e kadar) peygamberlerin çilelerini, dualarını ve teslimiyetlerini anlatmış; nihayetinde bütün o şanlı tarihsel yürüyüş, Rahman'ın ayetleri karşısında secde eden ve "ağlayan" (bukiyyâ) o devasa tevhid tablosunda son bulmuştur. Secdenin (bedensel itaatin) ağlamayla (ruhsal sarsıntıyla) birleşmesi, dinin sadece kuru bir rasyonel inanç sistemi olmadığını; aklın, kalbin ve bedenin aynı anda hakikat karşısında eridiği muazzam bir "varoluşsal aşk ve huşu" hali olduğunu mühürler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve ağlayarak, gözyaşı dökerek manalarına gelen bu kelimenin, vahiy karşısında hissedilen o derin ruhani sarsıntıyı ve haşyeti ifade ederek ayeti görkemli bir kulluk tasviriyle sonlandırdığını kaydeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla