Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meryem Sûresi, 54. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meryem Sûresi, 54. Ayet

    وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِسْمٰع۪يلَۘ اِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ وَكَانَ رَسُولاً نَبِياًّۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veżkur fî-lkitâbi ismâ’îl(e)(c) innehu kâne sâdika-lva’di vekâne rasûlen nebiyyâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bu kitapta İsmail’i de okuyup an. O gerçekten sözüne sadıktı; elçi-peygamberdi.”

      Hz. İsmail Kıssası

      Bu kitapta İsmail’i de okuyup an. O gerçekten sözüne sadıktı. Hasan-ı Basrî’nin ifadesine göre İsmail’i de okuyup an mailindeki cümle “Bu, Rabb’inin Zekeriyya kuluna lütfettiği rahmetin anlatımıdır” anlamındaki cümlenin sılasıdır (bağlantı). Bu durumda âyetin mânası şudur: Onlara Rabb’inin İsmail’e olan rahmetini anlat. Ancak başka müfessirlere göre söz konusu beyan (baştaki âyetle bağlantılı değil) başlangıç cümlesidir. Bu açıklamaya göre de mâna şöyle olur: Onlara İsmail’in haberini ve kıssasını kendilerine karşı delil getirme tarzında anlat. Çünkü bu haberler ve kıssalar, onların kitaplarında mevcuttu. Yüce Allah resûlüne söz konusu haberleri ve kıssaları kitaplarında bulunduğu haliyle haber veriyor ki Hz. Peygamber de onlara bildirsin ve böylece verdiği bu haberleri Allah Teâlâ’dan aldığını öğrensinler. Öğrensinler de bütün bunlar, onun peygamberliği ve risâleti için kendilerine delil olsun.

      Öte yandan âyetin metninde geçen “İsmair’in kim olduğu hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Müfessirlerin geneli bu kişinin -her ikisine de salât ve selâm olsun- Hz. İbrahim’in oğlu İsmail olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da bu kişinin peygamberlerinden birine, “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” diyenlerden biri olduğu kanaatine varmışlardır. Fakat bu kişinin kim olduğunu ancak yüce Allah bildirirse bilebiliriz. Esasen onun kim olduğunu öğrenmeye de ihtiyacımız yoktur.

      O gerçekten sözüne sadıktı. Müfessirlerin geneline göre yüce Allah’ın Hz. İsmail’i (a.s.) sözüne sadıktı diye nitelendirmesi, bir kişiye geri dönünceye kadar olduğu yerde kalma ve kendisini bekleme sözü vermesi ve o noktada söz verdiği kişi geri dönünceye kadar günlerce yerinden ayrılmaması ve beklemesi dolayısıyladır. Fakat İsmail gibi birinin söz verip de inşallah dememesi ihtimal dâhilinde değildir. ‘Allah izin verirse demeden hiçbir şey için şu işi yarın yapacağım deme” beyanı ile “Allah izin verirse” demeden yarın şu işi yapacağım demesini Cenâb-ı Hak peygamberine yasaklamıştır. “Sâdıka 1-va‘di” (صَادِقَ الْوَعْدِ) tabirinde geçen “sâdık” (صَادِق) kelimesi “sıddîk” anlamına gelir. “Sıddîk” karşısına çıkan her türlü hakka vefakâr olan kişi demektir. Çünkü her mümin, imanının esası olarak Rabb’inin emrettiği her hususta ona iman etmesi, yasakladığı her şeyden vazgeçmesi ve üzerindeki her hakka vefakâr olması gerektiğine inanır. Yüce Allah İsmail’i karşısına çıkan ve tecelli eden her hakka vefakâr olduğu için “sözüne sadık” olarak nitelemiştir. En doğrusunu Allah bilir. Elçi-peygamberdi. Bu cümleyi daha önce açıklamıştık.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Vezkur (وَاذْكُرْ)

        İbn Fâris, "z-k-r" kökünün temel manasının, bir şeyi zihinde muhafaza etmek, unutkanlığın zıddı olarak hatırda tutmak ve bunu dille telaffuz ederek açığa vurmak (anmak) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zikr" kavramının hem kalpteki bir uyanıklık hali hem de sözlü bir beyan olduğunu ifade eder. Emir kipi olan bu fiil (ve an/hatırla), Hz. Musa kıssasının ardından şimdi de Hz. İsmail'in o itaatkâr ve sarsılmaz tarihsel duruşunu vahyin muhataplarına okuması için Hz. Muhammed'e yöneltilen ilahi bir talimattır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kavramsal sisteminde "zikir" eyleminin sıradan bir tarihi anlatı olmadığını, ontolojik bir uyanış ve ilahi bir modeli (arketipi) şimdiki zamana taşıma eylemi olduğunu vurgular. İsmail'in "zikredilmesi", Mekke toplumunun putperest bataklığına karşı, Kabe'yi inşa eden o asil ve mutlak teslimiyet sahibi atanın ahlaki bir argüman olarak sahneye çağrılmasıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, an, hatırla ve insanlara tebliğ et manalarına gelen emir fiilinin, suredeki peygamberler silsilesinin bir diğer seçkin halkasına geçişi sağlayan beyan başlangıcı olduğunu kaydeder.

        Fî (فِي)

        Râgıb el-İsfahânî, bir şeyin içinde bulunma, barınma ve kapsanma (zarfiyye) manası taşıyan bir edat olduğunu belirtir. Anma ve hatırlama eyleminin kulaktan dolma efsanelerle değil, doğrudan doğruya ilahi koruma altına alınmış mutlak bir metnin (Kitab'ın) içinde gerçekleştiğini gramatik olarak sabitler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, içinde, -de/da manalarına gelen bu edatın, eylemin (zikrin) gerçekleşeceği zemini ve vasıtayı işaret ettiğini aktarır.

        El-Kitâbi (الْكِتَابِ)

        İbn Fâris, "k-t-b" kökünün asıl manasının dağınık olan parçaları bir araya getirmek, toplamak ve sağlam bir şekilde dizmek olduğunu belirtir. Harflerin ve manaların bir anlam bütünlüğü oluşturacak şekilde yan yana dizilip kaydedilmesine de "kitabet" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kitap" kavramının yazılı metin ve ilahi kayıt manasına geldiğini ifade eder. Başındaki harf-i tarif (El) ile kastedilenin, en mükemmel ilahi metin olan Kur'an olduğu vurgulanır.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninde Sami dil ailesindeki (Aramice/Süryanice "kethaba") mefhumun bulunduğunu belirtir. Kur'an, Geç Antik Çağ'ın "kutsal metin" (scripture) algısını devralarak, İsmail'in tarihsel statüsünü bizzat kendi "Kitab'ı" üzerinden koruma altına alır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kitap, yazılı vahiy manalarına gelen kelimenin, Hz. İsmail'in hatırasının sonsuza dek tescilleneceği yegâne ilahi kaynağı (Kur'an'ı) tanımladığını kaydeder.

        İsmâîle (إِسْمَاعِيلَ)

        El-Cevâlîkî, bu ismin saf Arapça olmadığını, yabancı bir dilden Arap diline geçmiş (muarrab) ve gayr-ı munsarif (esre ve tenvin almayan) bir özel isim olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, ismin etimolojik serüveninde İbranicedeki "Yişmael" (Tanrı işitir/duyar) kelimesinin bulunduğunu, Hz. İbrahim'in duasına ve Hacer'in yakarışına ilahi bir icabet olarak doğan bu çocuğun isminin, Hristiyan-Arami/Süryani formları üzerinden Kur'an'ın fonetiğine "İsmâîl" olarak yerleştiğini dilbilimsel kanıtlarla açıklar.

        Gabriel Said Reynolds, "İsmail" isminin Kur'an'daki zikredilişini, Geç Antik Çağ'daki Yahudi-Hristiyan geleneğiyle olan metinlerarası diyalog bağlamında okur. Kitab-ı Mukaddes geleneğinde İsmail genellikle İshak'ın gölgesinde bırakılmış, "cariye çocuğu" olarak ötekileştirilmiştir. Ancak Kur'an, onu Meryem Suresi'nde müstakil olarak ele alıp, bağımsız bir elçi, sarsılmaz bir peygamber ve Arapların atası olarak yeniden ve en güçlü haliyle merkeze oturtur. Bu kelime, teolojik bir itibar iadesidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Hz. İbrahim'in Hacer'den doğan büyük oğlu, Kabe'yi babasıyla birlikte inşa eden ve teslimiyetin evrensel sembolü olan şanlı peygamberin özel ismi olduğunu kaydeder.

        İnnehu (إِنَّهُ)

        Râgıb el-İsfahânî, cümleye kesinlik, pekiştirme ve şüphe götürmez bir tahkik katan "inne" edatı ile "hû" (o) zamirinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. Bu yapı, Hz. İsmail hakkında zikredilecek olan o eşsiz ahlaki vasfın (söze sadakatin) tartışmaya kapalı, mutlak bir ilahi tescil olduğunu gramatik olarak mühürler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, şüphesiz o, muhakkak ki o manalarına gelen bu pekiştirmeli yapının, cümlenin devamında gelecek olan fıtri özelliğin köklülüğünü vurguladığını aktarır.

        Kâne (كَانَ)

        İbn Fâris, "k-v-n" kökünün var olmak, meydana gelmek ve bir halde bulunmak manalarını taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kâne" nakıs fiilinin peygamberlerin ahlaki vasıflarıyla kullanıldığında, sıradan bir geçmiş zamanı değil; o kişinin varoluşsal statüsünü, değişmez karakterini ve fıtri yapısını niteleyen "sürekli bir mevcudiyet" (idi ve öyledir) manası taşıdığını ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, idi, o haldeydi manalarına gelen fiilin, Hz. İsmail'in hayatı boyunca sergilediği sarsılmaz karakter özelliğini niteleyen bir durum yüklemi olduğunu kaydeder.

        Sâdıka (صَادِقَ)

        İbn Fâris, "s-d-k" kökünün temel manasının, insanın iç dünyasındaki niyetin, ağzından çıkan sözün ve dış dünyadaki gerçekliğin (eylemin) birbiriyle tam bir uyum içinde olması, yalanın ve sahteliğin zıddı (mutlak doğruluk) manasına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "sıdk" kavramının ism-i faili (yapan/eden) olan bu kelimenin, verdiği sözü eyleme dökerek onaylayan, vaadinden dönmeyen ve hakikati şahsiyetinde somutlaştıran kişi olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin ontolojik ağırlığına dikkat çeker. "Sâdık" olmak, sadece dildeki bir doğruluk (yalan söylememek) değil, varlık karşısındaki duruşun, ödenen bedelin hakikati yansıtmasıdır. Hz. İsmail, babası İbrahim'in "Seni rüyamda kurban ederken görüyorum" sözüne karşılık verdiği o mutlak teslimiyet vaadini, eyleme dökerek "doğrulamış" (tasdik etmiş) ve böylece sıdk makamının zirvesine yerleşmiştir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, doğru sözlü, dürüst, vaadini yerine getiren manalarına gelen bu sıfatın, Hz. İsmail'in ahlaki portresinin temelini oluşturduğunu kaydeder.

        El-Va'di (الْوَعْدِ)

        İbn Fâris, "v-a-d" kökünün temel manasının birine gelecekte bir iyilik, fayda veya durum gerçekleştireceğine dair söz vermek, taahhütte bulunmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "va'd" kelimesinin, hayır ve iyilik hususunda verilen kesin söz olduğunu ifade eder. "Sâdıka'l-va'di" (Sözüne/vaadine sadık) tamlaması, Hz. İsmail'in en büyük ahlaki alametifarikasıdır. O, Allah'a ve insanlara karşı üzerine aldığı hiçbir taahhüdü bozmamış, emanete mutlak bir sadakat göstermiştir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Meryem Suresi'ndeki kullanımının doğrudan o tarihi "kurban (zebih)" hadisesine (Saffat 102) zımni bir atıf barındırdığına temas eder. İsmail babasına "Beni sabredenlerden bulacaksın" diyerek bir "vaatte" bulunmuştu. Ancak bu sıradan bir söz değildi; ucunda canından olmak (boğazlanmak) vardı. İsmail, bıçağın altına yatana kadar o sözünden bir milim bile sapmayarak tarihin en büyük "söze sadakat" (sâdıka'l-va'di) sınavını vermiştir. Kur'an, onun bu teslimiyetini bu muazzam sıfatla onurlandırır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, verilen söz, vaat, taahhüt manalarına gelen bu kelimenin, Hz. İsmail'in fıtratındaki o eşsiz ve sınanmış güvenilirliği (sadakati) tamamlayan bir mefhum olduğunu aktarır.

        Ve kâne (وَكَانَ)

        Râgıb el-İsfahânî, bağlaç (ve) ile birlikte gelen bu "idi / o haldedir" fiilinin, Hz. İsmail'in o muazzam içsel ve ahlaki (söze sadakat) halinin ardından, onun sosyolojik/ilahi statüsünü bildiren o yüksek vasıflara geçişi sağladığını belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve idi manasına gelen bu yapının, ilahi övgü silsilesini devam ettirdiğini kaydeder.

        Resûlen (رَسُولًا)

        İbn Fâris, "r-s-l" kökünün temel manasının, bir şeyi kolaylıkla ve serbestçe ileri doğru göndermek, yollamak olduğunu belirtir. İlahi bir mesajı (risaleti) toplumun içine taşımakla görevlendirilen kişiye de bu kökten "resul" (elçi/gönderilen) denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "resul" kavramının, Allah'tan aldığı ilahi mesajı/yasayı, muhatap bir topluluğa ulaştırmakla görevlendirilmiş yüce elçi manasına geldiğini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kendisine yeni bir şeriat veya hüküm verilerek bir kavme gönderilmiş elçi manalarına gelen bu kelimenin, Hz. İsmail'in Cürhümlülere ve Amalikalılara gönderilen (Arap yarımadasındaki) aktif elçilik misyonunu bildirdiğini kaydeder.

        Nebiyyâ (نَبِيًّا)

        İbn Fâris, "n-b-e" kökünün iki temel anlama sahip olduğunu açıklar: Birincisi ilahi boyuttan, gaybden haber (nebe') vermek; ikincisi ise mekân ve manevi makam olarak çok yüksekte bulunmak, yücelmektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nebi" kavramının Allah ile akıl sahibi kulları arasında vasıta olan, vahye muhatap olan seçkin şahsiyet olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin kökeni itibarıyla Sami dillerindeki (İbranice/Aramice "nabi") ortak vahiy terminolojisine dayandığını tespit eder. Kur'an, İsmail'i sadece İbrahim'in itaatkâr oğlu olarak değil, bizzat vahiy alan, bağımsız bir "nebi" (peygamber) olarak tanımlayarak onun Ortadoğu teoloji tarihindeki makamını en tepeye yükseltir.

        Dücane Cündioğlu, aynı ayette "Resul" ve "Nebi" (Resûlen Nebiyyâ) kelimelerinin art arda zikredilmesindeki tamamlayıcılığa dikkat çeker. Yahudi geleneğinde İsmail sadece bir kabile atası olarak marjinalize edilirken; Kur'an ona hem "Resul" (topluma gönderilen kurucu elçi) hem de "Nebi" (Allah'tan vasıtasız haber alan ulu şahsiyet) sıfatlarını art arda vererek, onu tıpkı Hz. Musa gibi en kâmil ve eksiksiz peygamberlik donanımıyla onurlandırır. Bu iki kelimenin birleşimi, İsmail'in teslimiyetinin ve sadakatinin ulaştığı o nihai ilahi rütbeyi beyan ederek ayeti sarsılmaz bir taltifle noktalar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, haber veren, ilahi vahye mazhar olan peygamber manalarına gelen bu kelimenin, Hz. İsmail'in Allah ile olan özel bağını tamamlayarak onu peygamberlerin en yüce zirvelerinden birine yerleştirdiğini kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X