Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meryem Sûresi, 51. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meryem Sûresi, 51. Ayet

    وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مُوسٰىۘ اِنَّهُ كَانَ مُخْلَصاً وَكَانَ رَسُولاً نَبِياًّ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veżkur fî-lkitâbi mûsâ(c) innehu kâne muḣlasan vekâne rasûlen nebiyyâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bu kitapta Mûsâ’yı da okuyarak an. Gerçekten o ihlaslı biriydi, elçi-peygamberdi.”

      Hz. Mûsâ Kıssası

      Bu kitapta Mûsâ’yı da okuyarak an. Bu beyan, daha önce “Bu kitapta İbrahim’i de okuyup an!” meâlindeki beyanla aynı anlamdadır. “Kitapta Meryem’i de okuyup an!” emri, Hasan-ı Basri’ye göre “Bu, Rabb’inin Zekeriyya kuluna lütfettiği rahmetin anlatımıdır” meâlindeki beyanın sılasıdır (bağlantı). Buna göre âyetin mânası şöyledir: Rabb’inin Mûsâ’ya olan rahmetini okuyup an. Başka müfessirlere göre ise bu beyanın anlamı şöyledir: Onlara Mûsâ’nın Kitap’taki haberini ve kıssasını okuyup an. Biz buna daha önce değinmiştik.

      Gerçekten o ihlaslı biriydi, elçi-peygamberdi. “İhlaslı” anlamına gelen "muhlesan” (مُخْلَصًا) kelimesi, “muhlisan” (مُخْلِصًا) şeklinde de okunmuştur. Bazdan iki kıraat arasındaki farkı şöyle açıklamışlardır: “Muhlasan” (مُخْلَصًا) özel olarak seçilmiş demektir. Yüce Allah onu kendisine resûl ve nebî olması için özel orak seçmiş, ihtiyar buyurmuş ve tayin etmişti. Kelime “muhlisan” (مُخْلِصًا) şeklinde okununca da mâna Allah onu kendisine olan ibadetinde ve tevhidinde ihlaslı kılmıştı şeklini alır.

      Resûl ve Nebî Arasındaki Fark

      Gerçekten o ihlaslı biriydi, elçi-peygamberdi. Bazıları resûl ve nebî kelimeleri arasındaki farkı açıklarken resûl (yeni bir şeriatı) tebliğ ile görevli, “nebî” ise bir başka resûlün tebliğ ettiği (şeriatı) bildirmekle görevli peygamber anlamına gelir demişlerdir. Başka bazıları ise resûl kendisine vahiy ve kitap inen peygamber, nebî ise (kendine özel vahiy gelmeyen, bir başka resûlün şeriatını) haber veren peygamberdir demişlerdir. Nebî kelimesi esasen her türlü hayır ve bereketten haber veren peygamber demektir. Bir peygambere “nebî” denmesinin sebebi, kendisinde (hayır ve bereket) özelliklerinin toplanmasından dolayıdır. Buna “sıddîk” kelimesi örnek verilebilir. Bir kimseye bu isim ancak bütün hayır ve bereket özelliklerinin kendisinde toplanmasından sonra verilebilir. Söz konusu özelliklerden birisi eksik olursa o kişiye “sıddîk” değil “sâdık” denilir. O eksik olan özellik de kendisinde toplanırsa kişi “sıddîk” olur. İşte “nebî” de böyledir. Kendisinde bütün hayır ve bereket özellikleri toplandığı için ona “nebî” denilmiştir. Gerçeğin böyle olduğunu şu iki haberden öğreniyoruz. Hz. Peygamber, “Salih rüya, nübüvvetin kırk beş parçadan biridir” derken bir başka hadiste “Güzelce susmak, nübüvvetin yirmi beş parçadan bir parçasıdır” buyurmuştur. Bu rivayetler bir peygambere nebî denilmesinin -“sıddîk” kelimesini açıklarken vurguladığımız gibi- kendisinde bütün hayır ve bereket özelliklerinin toplanmasından dolayı olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Vezkur (وَاذْكُرْ)

        İbn Fâris, "z-k-r" kökünün temel manasının, bir şeyi zihinde muhafaza etmek, unutkanlığın zıddı olarak hatırda tutmak ve bunu dille telaffuz ederek açığa vurmak (anmak) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zikr" kavramının hem kalpteki bir uyanıklık hali hem de sözlü bir beyan olduğunu ifade eder. Emir kipi olan bu fiil (ve an/hatırla), Hz. İbrahim kıssasının ardından şimdi de Hz. Musa'nın o görkemli tarihsel yürüyüşünü vahyin muhataplarına okuması için Hz. Muhammed'e yöneltilen ilahi bir talimattır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında "zikir" eyleminin sıradan bir tarihi anlatı (kıssa) olmadığını, ontolojik bir uyanış eylemi olduğunu vurgular. İbrahim'den sonra Musa'nın "zikredilmesi", Mekke'deki o zorlu mücadele yıllarında Firavun zorbalığına karşı duran "kurucu ve şeriat sahibi" bir peygamber arketipinin (modelinin), müminlerin zihnine ve direnişine taşınmasıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, an, hatırla ve insanlara tebliğ et manalarına gelen emir fiilinin, Meryem Suresi'ndeki peygamberler silsilesinin (tevhid halkasının) bir diğer ulu'l-azm elçisine geçişi sağlayan beyan başlangıcı olduğunu kaydeder.

        Fî (فِي)

        Râgıb el-İsfahânî, bir şeyin içinde bulunma, barınma ve kapsanma (zarfiyye) manası taşıyan bir edat olduğunu belirtir. Anma ve aktarma eyleminin, bozulmaya yüz tutmuş sözlü kültürde değil, sınırları ilahi kudretle çizilmiş mutlak bir metnin/kaydın (Kitab'ın) içinde gerçekleştiğini gramatik olarak sabitler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, içinde, -de/da manalarına gelen bu edatın, eylemin (zikrin) gerçekleşeceği zemini işaret ettiğini aktarır.

        El-Kitâbi (الْكِتَابِ)

        İbn Fâris, "k-t-b" kökünün asıl manasının dağınık olan parçaları bir araya getirmek, toplamak ve sağlam bir şekilde dizmek olduğunu belirtir. Harflerin ve manaların bir anlam bütünlüğü oluşturacak şekilde yan yana dizilip kaydedilmesine de "kitabet" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kitap" kavramının yazılı metin ve ilahi kayıt manasına geldiğini ifade eder. Başındaki harf-i tarif (El) ile kastedilenin, mutlak ve en mükemmel ilahi metin olan Kur'an olduğu vurgulanır. Musa'nın bu "Kitap'ta" zikredilmesi, onun Yahudi geleneğindeki milliyetçi (sadece İsrailoğullarına ait) çerçevesinden çıkarılarak, evrensel tevhid metninin merkezine yerleştirilmesidir.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninde Sami dil ailesindeki (Aramice/Süryanice "kethaba") mefhumun bulunduğunu belirtir. Kur'an, Geç Antik Çağ'ın bu "kutsal metin" (scripture) algısını devralarak, Musa gibi Tevrat'ın (ilk kitabın) sahibi olan bir figürü, şimdi "Son Kitap" (El-Kitap) üzerinden yeniden ve en sahih haliyle inşa eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kitap, yazılı vahiy manalarına gelen kelimenin, Hz. Musa'nın tevhid mücadelesinin sonsuza dek korunacağı o yegâne ilahi kaynağı tanımladığını kaydeder.

        Mûsâ (مُوسَىٰ)

        El-Cevâlîkî, bu ismin Arapça kökenli olmadığını, yabancı bir dilden Arapçaya geçmiş (muarrab) ve Arap dili kurallarına göre gayr-ı munsarif (esre ve tenvin almayan) olarak kullanılan kadim bir özel isim olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, ismin etimolojik serüvenine dair detaylı analizinde, kelimenin kökeninin Eski Mısır dilindeki "mesu" (çocuk, doğmuş olan) kelimesine kadar uzanabileceğini, daha sonra İbranicedeki "Moşe" (sudan çıkarılmış olan) formuna dönüştüğünü ve nihayetinde Geç Antik Çağ'daki Arami/Süryani (Muşe) kullanımları üzerinden Kur'an'ın Arapça fonetiğine "Mûsâ" olarak kusursuzca yerleştiğini dilbilimsel kanıtlarla açıklar.

        Gabriel Said Reynolds, "Musa" isminin Kur'an'daki yoğun kullanımını ve bu ayetteki gelişini metinlerarası diyalog (biblical subtext) bağlamında okur. Geç Antik Çağ'da Yahudiler Musa'yı sadece kanun koyucu bir milli lider, Hristiyanlar ise İsa'nın müjdecisi (eski yasanın gölgesi) olarak görürken; Kur'an, Musa'yı bu ayetle birlikte mutlak bir ihlasa sahip (muhlesan), tek başına bir şeriat ve nübüvvet abidesi olarak yepyeni, bağımsız ve evrensel bir tevhidi şahsiyet olarak konumlandırır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Firavun'a karşı tevhid mücadelesi veren, İsrailoğullarını Mısır'dan çıkaran ve kendisine Tevrat indirilen ulu'l-azm peygamberin özel ismi olduğunu kaydeder.

        İnnehu (إِنَّهُ)

        Râgıb el-İsfahânî, cümleye kesinlik, pekiştirme ve şüphe götürmez bir tahkik katan "inne" (şüphesiz, muhakkak) edatı ile "hû" (o) zamirinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. Bu yapı, Hz. Musa hakkında zikredilecek olan o devasa ruhsal ve makamsal vasıfların (muhles ve resul-nebi olmasının) tartışmaya kapalı, mutlak bir ilahi tasdik olduğunu gramatik olarak mühürler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, şüphesiz o, muhakkak ki o manalarına gelen bu pekiştirmeli yapının, Musa peygamberin şahsiyetindeki o sarsılmaz ilahi seçilmişliği vurguladığını aktarır.

        Kâne (كَانَ)

        İbn Fâris, "k-v-n" kökünün var olmak, meydana gelmek ve bir halde bulunmak manalarını taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kâne" nakıs fiilinin mazi (geçmiş zaman) bildirdiğini, ancak peygamberlerin ahlaki ve varoluşsal vasıflarıyla kullanıldığında; sıradan, gelip geçici bir durumu değil, onun kalıcı karakterini ve fıtri yapısını niteleyen "sürekli bir mevcudiyet" (idi ve öyledir) manası taşıdığını ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, idi, o haldeydi manalarına gelen fiilin, Hz. Musa'nın varoluşsal statüsünü bildiren bir durum yüklemi olduğunu kaydeder.

        Muhlesan (مُخْلَصًا)

        İbn Fâris, "h-l-s" kökünün temel manasının bir şeyin içine karışmış olan her türlü yabancı maddeden, kirden, bulanıklıktan arınması, süzülmesi ve mutlak bir saflığa (duruluğa) kavuşması olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihlas" kavramının inancı ve eylemi sadece Allah'a has kılmak olduğunu belirtir. Ancak bu kelimenin kıraat farklılığına ve etimolojik derinliğine dikkat çeker. Eğer kelime "muhlısan" (ism-i fail/etken) okunsaydı, Musa'nın kendi çabasıyla, iradesiyle dinini saf tuttuğu (ihlaslı olduğu) anlamına gelirdi. Ancak meşhur kıraatte kelime "muhlesan" (ism-i mef'ul/edilgen) şeklinde okunur. Bu, muazzam bir farktır: Musa, bizzat Allah tarafından her türlü şirkten, dünyevi kirden ve kusurdan "arındırılmış, özel olarak süzülüp seçilmiş" (seçkin kılınmış) bir varlıktır. Eylemin faili doğrudan Allah'tır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "muhles" kelimesinin barındırdığı ontolojik ayrıcalığa temas eder. Firavun gibi yeryüzünün en büyük "İlahlık" iddiacısının (tağutun) karşısına çıkacak bir elçinin, sıradan bir arınmışlığa (muhlisliğe) değil, bizzat Allah'ın eliyle yoğrulmuş, hiçbir beşeri korkunun, şüphenin veya zaafın sızamayacağı mutlak bir "ilahi saflaştırmaya" (muhles statüsüne) ihtiyacı vardır. Kur'an, Musa'yı bu edilgen sıfatla anarak, onun Firavun karşısındaki sarsılmaz cesaretinin kaynağının bu ilahi seçilmişlik (arınma) olduğunu deşifre eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ihlasa erdirilmiş, her türlü manevi kirden arındırılarak bizzat Allah tarafından seçkin kılınmış manalarına gelen bu ism-i mef'ulün, Hz. Musa'nın fıtratındaki o tertemiz ilahi yatkınlığı ve peygamberlik donanımını nitelediğini kaydeder.

        Ve kâne (وَكَانَ)

        Râgıb el-İsfahânî, bağlaç (ve) ile birlikte gelen bu "idi / o haldedir" fiilinin, Musa peygamberin o içsel ve ruhsal arınmışlık (muhles) halinin ardından, onun dışsal/sosyolojik statüsünü bildiren ikinci sarsılmaz vasfa geçişi sağladığını belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve idi manasına gelen bu yapının, nitelik silsilesini devam ettirdiğini aktarır.

        Resûlen (رَسُولًا)

        İbn Fâris, "r-s-l" kökünün temel manasının, bir şeyi kolaylıkla ve serbestçe ileri doğru göndermek, akıtmak ve yollamak olduğunu belirtir. Suyun kendi yatağında akmasına "resl" dendiği gibi, ilahi bir mesajın toplumun içine doğru gönderilmesini sağlayan kişiye de "resul" (elçi/gönderilen) denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "resul" kavramının, Allah'tan aldığı özel bir şeriatı (kanun ve nizamı), bağımsız bir kitabı, inanmayan ve direnen bir topluma ulaştırmakla görevlendirilmiş o en üst düzey "ilahi elçi" manasına geldiğini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın nübüvvet (peygamberlik) semantiğinde "Resul" kelimesinin son derece aktif ve sosyolojik bir rol tanımladığını vurgular. Her peygamber resul değildir. "Resul" olan kişi, Musa gibi, mevcut tiranlığı (Firavun'u) yıkıp, yepyeni bir toplumsal sözleşme, bir kitap (Tevrat) ve bir hukuk sistemi (şeriat) ile bir milleti (İsrailoğullarını) yeniden inşa eden "devrimci kurucu elçidir". Kur'an, Musa'ya bu sıfatı vererek onun tarih yapıcı (tarihe müdahil olan) o görkemli statüsünü mühürler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kendisine yeni bir kitap ve şeriat verilen, bir ümmete gönderilmiş elçi manalarına gelen bu kelimenin, Hz. Musa'nın peygamberlik hiyerarşisindeki o büyük (ulu'l-azm) makamını bildirdiğini kaydeder.

        Nebiyyâ (نَبِيًّا)

        İbn Fâris, "n-b-e" kökünün iki temel anlama sahip olduğunu açıklar: Birincisi gaybden veya ilahi boyuttan haber (nebe') vermek; ikincisi ise mekân ve manevi makam olarak çok yüksekte bulunmak, yücelmektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nebi" kavramının Allah ile akıl sahibi kulları arasında vasıta olan, vahye muhatap olan ve hakikati haber veren seçkin şahsiyet olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin kökeni itibarıyla Sami dillerindeki (İbranice/Aramice "nabi") ortak vahiy terminolojisine dayandığını tespit eder. Kur'an, "Resul" kelimesiyle Musa'nın şeriat getiren (kanun koyucu) yönünü Arapça bir kökle vurgularken; "Nebi" kelimesiyle de onu Ortadoğu'nun o kadim ve saygın peygamberlik/vahiy geleneğinin (nabi) içine mutlak surette entegre eder.

        Dücane Cündioğlu, aynı ayette "Resul" ve "Nebi" (Resûlen Nebiyyâ) kelimelerinin art arda zikredilmesindeki o muazzam teolojik ihtişama ve tamamlayıcılığa dikkat çeker. "Nebi", Allah ile peygamber arasındaki o dikey (metafizik) haberleşme bağıdır; "Resul" ise peygamber ile toplum arasındaki o yatay (sosyolojik) dönüştürme bağıdır. Musa, Allah ile vasıtasız konuşan (Kelimullah) bir "Nebi"dir; ve aldığı o yasaları yeryüzünde bir devlete dönüştüren kudretli bir "Resul"dür. Bu iki kelimenin birleşimi, Hz. Musa'nın Meryem Suresi'ndeki o görkemli, eksiksiz ve mutlak önderlik vasfını mühürleyerek ayeti muazzam bir peygamberlik beyanıyla sonlandırır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, haber veren, ilahi vahye mazhar olan peygamber manalarına gelen bu kelimenin, Hz. Musa'nın Allah ile olan özel iletişimini (Kelimullahlık vasfını) tamamlayarak onu peygamberlerin en yüce zirvelerinden birine yerleştirdiğini kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X