Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meryem Sûresi, 49. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meryem Sûresi, 49. Ayet

    فَلَمَّا اعْتَزَلَهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۙ وَهَبْنَا لَـهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ وَكُلاًّ جَعَلْنَا نَبِياًّ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felemmâ-’tezelehum vemâ ya’budûne min dûni(A)llâhi vehebnâ lehu ishâka veya’kûb(e)(s) vekullen ce’alnâ nebiyyâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Nihayet İbrahim onlardan ve Allah’ın dışında taptıklarından uzaklaşınca, biz ona İshak ve Yâkub’u bahşettik, her birini peygamber yaptık”

      Nihayet İbrahim onlardan ve Allah’ın dışında taptıklarından uzaklaşınca. Yani Cenâb-ı Hakk’ın kendisini kurtardığını ifade ettiği o mübarek yere hicret etmek suretiyle o yurttan ve mekândan, bir de Allah’tan başkasına tapmak için yaptıkları o hareketlerden uzaklaşınca biz ona İshak ve Yâkub’u bahşettik. Allah Teâlâ bir başka âyette şöyle buyurur; “İbrahim’e İshak’ı ve fazladan bir armağan olarak Yâkub’u lütfettik”. Cenâb-ı Hak, burada “hibe” (هِبَة) kelimesini kullanmaktadır. Çünkü çocuk yüce Allah’tan yarattıklarına bir lütuf ve bir nimet olarak verilmiş bağıştır. Cenâb-ı Hak, çocuğu kullarına onların üzerinde bir hakları olmaksızın verir. Çocuğun bağış olarak zikredilmesinin faydası budur. Her birini peygamber yaptık. Bu beyan açıktır. Yüce Allah ona zikri geçen İshak ve Yâkub’u bahşetmiş, sonra da onları peygamber kılmıştır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe lemmâ (فَلَمَّا)

        Râgıb el-İsfahânî, "fe" (takibiye/nedensellik) bağlacı ile "lemmâ" (-dığı zaman) edatının birleşiminden oluşan bu zaman zarfının, bir eylemin tamamlanmasının hemen ardından başlayan yeni ve kritik bir durumu haber verdiğini belirtir. Hz. İbrahim'in babasına "Sizden ayrılıyorum" demesinin sadece lafta kalmadığını, "fe" harfinin hızıyla bu kopuşun anında eyleme (hicrete) dönüştüğünü gramatik olarak gösterir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ne zaman ki, -dığı zaman, vaktaki manalarına gelen bu zaman edatının, İbrahim'in şirk ortamından ayrılışının fiilen gerçekleştiği o kırılma anına dikkat çektiğini kaydeder.

        İ'tezelehum (اعْتَزَلَهُمْ)

        İbn Fâris, "a-z-l" kökünün temel manasının bir şeyi bulunduğu yerden alıp bir kenara koymak, ayırmak ve soyutlamak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "i'tizal" kavramının, bir kişinin inanç, eylem ve mekân olarak bir topluluktan bütünüyle kopup kendi uzletine çekilmesi olduğunu ifade eder. Fiilin sonuna eklenen "hum" (onları) zamiriyle, İbrahim'in putperest kavmiyle ve özellikle babasıyla olan bütün bedensel, sosyal ve kalbi bağlarını kopardığı tescillenir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik evreninde "i'tizal" eyleminin sıradan bir küsme veya coğrafi yer değiştirme değil; ontolojik ve ahlaki bir "hicret" olduğunu vurgular. İbrahim, şirk düzeninin ve kaba kuvvetin (recm tehdidinin) egemen olduğu bir toplumda hakikatin yaşayamayacağını anladığında, o toplumdan (hum) "i'tizal" ederek İslami direnişin ve ruhsal arınmanın (uzletin) ilk prototipini inşa eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, onlardan ayrıldı, onları terk edip bir kenara çekildi manalarına gelen bu mazi fiilin, Hz. İbrahim'in memleketi Babil'den ayrılarak tevhid inancını yaşayabileceği yeni bir yola (hicrete) çıkışını tanımladığını aktarır.

        Ve mâ (وَمَا)

        Râgıb el-İsfahânî, bağlaç olan "ve" ile akılsız nesneleri/durumları niteleyen "mâ" (şey/şeyleri) ism-i mevsulünün birleşiminden oluştuğunu belirtir. İbrahim'in sadece insanları değil, onların sistemlerini ve taptıkları cansız nesneleri de mutlak bir boykota dâhil ettiğini gösterir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve o şeyleri, ve tapındıkları şeyleri manasına gelen bu bağlacın, terk etme eyleminin (i'tizalin) kapsamını sahte ilahları da içine alacak şekilde genişlettiğini kaydeder.

        Ya'budûne (يَعْبُدُونَ)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün temel manasının boyun eğmek, zelil (alçakgönüllü) olmak ve iradeyi bir efendiye teslim etmek olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ibâdet" kavramının, mutlak itaat ve tazim (yüceltme) ile yoğrulmuş bir kulluk eylemi olduğunu ifade eder. Müşrik kavmin "ibadet ettikleri" (ya'budûne) eylemi, aslında cansız kütüklere (mâ) gösterdikleri o akıl dışı itaati ve fıtri sapmayı tanımlar. İbrahim, işte bu sapkın "eylemden" de uzaklaşmıştır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tapıyorlar, ibadet ve kulluk ediyorlar manalarına gelen bu muzari fiilin, putperest kavmin sahte tanrılara yönelik ritüellerini ve teslimiyetini ifade ettiğini aktarır.

        Min dûni (مِنْ دُونِ)

        İbn Fâris, "d-v-n" kökünün bir şeyin aşağısında, berisinde veya ondan daha alt bir mertebede bulunmak manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dûn" kelimesinin, asıl ve yüce olanı bırakıp onun yerine ondan çok daha yetersiz ve aciz olanı koymak manasında kullanıldığını ifade eder.

        Gabriel Said Reynolds, "min dûnillah" (Allah'tan başka/aşağı) kalıbının, Kur'an'ın putperestlere (müşriklere) yönelttiği en sert felsefi eleştiri olduğunu belirtir. Kur'an, onların Allah'ın varlığını tamamen reddetmediklerini, ancak tapınma nesnesi olarak Allah'ı aşıp O'nun "astında/berisinde" (dûni) yer alan varlıklara yöneldiklerini ve böylece ontolojik hiyerarşiyi parçaladıklarını bu ifadeyle deşifre eder. İbrahim'in i'tizali (terk edişi), işte bu teolojik hadsizliğedir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, -den başka, gayrı, -in berisinde manalarına gelen bu ifadenin, gerçek Yaratıcı'yı bırakıp sahte otoritelere yönelme cürmünü (şirki) nitelediğini kaydeder.

        Allâhi (اللَّهِ)

        İbn Fâris ve Râgıb el-İsfahânî, bu ismin (Lafzatullah), bütün noksanlıklardan münezzeh, yegâne ibadet edilmeye layık olan mutlak Yaratıcı'nın özel ismi olduğunu belirtirler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, müşriklerin arkalarına atıp sahte ilahlara yöneldikleri mutlak hakikatin ve İbrahim'in uğruna her şeyi terk ettiği (i'tizal ettiği) yegâne makamın ismidir.

        Vehebnâ (وَهَبْنَا)

        İbn Fâris, "v-h-b" kökünün temel manasının, birisine hiçbir maddi karşılık beklemeden, sırf lütuf ve cömertlik eseri olarak bir şey vermek, bağışlamak ve hibe etmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hibe" kavramının, alan kişinin hiçbir hak edişi, emeği veya bedeli olmaksızın, verenin salt merhametiyle gerçekleşen bir ikram olduğunu ifade eder. Birinci çoğul şahıs (Biz) formuyla "Vehebnâ" (Biz hibe ettik/bağışladık) şeklinde gelen fiil, Allah'ın mutlak ve karşılıksız cömertliğini vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki muazzam ontolojik telafisine (ödülüne) dikkat çeker. İbrahim peygamber, Allah için babasını, soyunu, ailesini ve vatanını terk etmiştir (i'tizal). Bu yapayalnız kalışın ve dünyevi bağlardan kopuşun hemen ardından Allah "Vehebnâ" (Biz ona bağışladık) diyerek devreye girer. Terk edilen müşrik ailenin yerine; temiz, tevhidi sürdürecek, peygamberlerden oluşan yepyeni bir nesil (İshak ve Yakub) "hibe edilir". Bu, bedel ödeyen aklın ve kalbin ilahi lütufla ödüllendirilmesidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lütfettik, bağışladık, hibe ettik manalarına gelen bu mazi fiilin, Hz. İbrahim'in Allah yolundaki fedakârlığına karşılık, ona yaşlılığına rağmen mucizevi bir şekilde salih evlatlar verilmesini nitelediğini aktarır.

        Lehu (لَهُ)

        Râgıb el-İsfahânî, "lâm" (için, -e/a ait) edatı ile "hû" (ona) zamirinin birleşimi olduğunu açıklar. İlahi hibenin (bağışın) tesadüfi olmadığını, doğrudan doğruya İbrahim'in kendi şahsına, onun soyuna ve onun yüce teslimiyetine "tahsis edildiğini" bildiren gramatik bir yönelimdir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ona, onun için manalarına gelen edatın, ilahi lütfun doğrudan Hz. İbrahim'i hedef aldığını kaydeder.

        İshâka (إِسْحَاقَ)

        El-Cevâlîkî, bu ismin Arapça kökenli olmadığını, yabancı bir dilden (Süryanice/İbranice) Arapçaya uyarlanmış (muarrab) ve gayr-ı munsarif (tenvin almayan) bir özel isim olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak İbranicedeki "Yitshak" (güler, güldü) ismine dayandığını, Hz. İbrahim ve Sâre'nin yaşlılıklarında çocuk müjdesini aldıklarında gülmeleri/tebessüm etmeleri hadisesiyle bağlantılı olan bu kökün, Hristiyan-Arami/Süryani formu üzerinden Kur'an'ın kelime dağarcığına "İshâk" fonetiğiyle yerleştiğini tespit eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Hz. İbrahim'in eşi Sâre'den dünyaya gelen, Kur'an'da ulu'l-azm peygamberlerden sayılan salih evladının özel ismidir.

        Ve ya'kûbe (وَيَعْقُوبَ)

        El-Cevâlîkî, tipkı İshak ismi gibi bunun da aslen Arapça olmayan, muarrab ve gayr-ı munsarif bir özel isim olduğunu kaydeder.

        Arthur Jeffery, ismin kökeninin İbranicedeki "Ya'akov" (topuğundan tutan, takip eden) kelimesine dayandığını, Eski Ahit geleneğinde İshak'ın oğlu ve İsrailoğulları'nın atası olarak bilinen bu ismin Süryanice varyantının Kur'an'a Arapça formuyla aktarıldığını belirtir.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'daki dinler tarihi bağlamında, Kur'an'ın İbrahim'in soyunu "İshak ve Yakub" üzerinden zikretmesinin son derece kritik bir entelektüel müdahale olduğunu vurgular. Kur'an, Yahudi ve Hristiyanların kendilerine mal ettikleri bu ataerkil (patriarchal) peygamberlik zincirini devralır ve onları bir ırkın veya din adamları sınıfının atası olarak değil, doğrudan doğruya Allah'ın "tevhid mücadelesi için özel olarak hibe ettiği (vehebnâ) salih elçiler" olarak yeniden kurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Hz. İshak'ın oğlu olan ve neslinden İsrailoğulları peygamberlerinin geldiği şanlı peygamberin özel ismidir.

        Ve kullen (وَكُلًّا)

        İbn Fâris, "k-l-l" kökünün temel manasının, dağınık olan parçaları bir araya getirmek, hiçbir şeyi dışarıda bırakmadan tamamını kuşatmak ve bütünü kapsamak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "küll" kelimesinin genellik bildiren bir isim olduğunu ifade eder. Zikredilen isimlerden sonra "hepsini, her birini" (kullen) denilmesi, sadece İbrahim'in değil, peşinden gelen İshak ve Yakub'un da aynı ilahi lütuftan eşit derecede nasiplendiğini ve aralarında manevi bir hiyerarşi veya noksanlık (birinin peygamber olup diğerinin olmaması gibi) bulunmadığını gramatik olarak eşitler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve hepsini, onların her birini manalarına gelen bu kapsayıcı kelimenin, zikredilen şahısların tamamının ilahi lütfa mazhar olduğunu aktarır.

        Ce'alnâ (جَعَلْنَا)

        İbn Fâris, "c-a-l" kökünün var etmek, bir şeye nitelik kazandırmak, bir durumu başka bir hale dönüştürmek ve statü atamak (kılmak/yapmak) manalarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ca'l" fiilinin birinci çoğul şahıs (Biz) yapısıyla kullanılmasına dikkat çeker. Sıradan bir yaratmadan (halk) ziyade; yaratılan şahsa bir misyon yüklemek, ona toplumsal ve fıtri bir işlev atfetmektir. İbrahim, İshak ve Yakub'un peygamber "kılınması" (ce'alnâ), onların kendi entelektüel çabalarıyla veya soy asaletiyle ulaştıkları bir mertebe değil, doğrudan doğruya Allah'ın varoluşsal atamasıdır (tasarrufudur).

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kıldık, yaptık, tayin ettik manalarına gelen bu mazi fiilin, nübüvvet makamının vehbî (Allah vergisi) bir lütuf olduğunu ve Allah'ın iradesiyle gerçekleştiğini kaydeder.

        Nebiyyâ (نَبِيًّا)

        İbn Fâris, "n-b-e" kökünün iki anlamı olduğunu belirtir: Birincisi haber vermek (nebe'), ikincisi ise mekân veya makam olarak yüksekte bulunmak, yücelmektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nebi" kavramının Allah'tan aldığı hakikatleri insanlığa ulaştıran, seçilmiş yüce rehber olduğunu ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin kıssadaki dramatik ve felsefi kapanışına (tamamlayıcılığına) dikkat çeker. Hz. İbrahim, tevhid uğruna putperest babasını, kavmini ve onlara ait olan her türlü dünyevi makamı terk edip (i'tizal) yapayalnız kalmıştı. Ancak Allah, dünyevi babasını kaybeden bu peygambere, "vehebnâ" (hibe ettik) diyerek sadece sıradan evlatlar değil; her biri birer "Nebî" (Peygamber) olan sarsılmaz bir manevi sülale bahşetmiştir. Kaybedilen şirke ve kaba kuvvete karşı; kazanılan şey mutlak ilim, hidayet ve peygamberlik (nübüvvet) makamıdır. Ayet, bu kelimeyle fedakârlığın ulaştığı o görkemli zaferi mühürler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, peygamber, elçi ve haber veren manalarına gelen bu yüce sıfatın, Hz. İbrahim'in soyuna bahşedilen manevi şerefi ve onların insanlığa hakikati taşıma misyonunu tanımlayarak ayeti sonlandırdığını kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X