Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meryem Sûresi, 48. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meryem Sûresi, 48. Ayet

    وَاَعْتَزِلُكُمْ وَمَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَاَدْعُوا رَبّ۪يۘ عَسٰٓى اَلَّٓا اَكُونَ بِدُعَٓاءِ رَبّ۪ي شَقِياًّ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vea’tezilukum vemâ ted’ûne min dûni(A)llâhi veed’û rabbî ‘asâ ellâ ekûne bidu’â-i rabbî şekiyyâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Sizden de Allah’ın dışında taptığınız şeylerden de uzaklaşıyor ve Rabb’ime niyaz ediyorum. Umudum odur ki Rabb’ime niyazımdan eli boş dönmeyeceğim.”

      Sizden de Allah’ın dışında taptığınız şeylerden de uzaklaşıyorum. Âyette geçen “i'tizâl” (إعْتِزَالٌ) “Onu da Lût’u da kurtarıp herkes için bereketli kıldığımız yere ulaştırdık” meâlindeki beyanda olduğu gibi Şam topraklarına hicret etmek ve onların bulundukları mekândan ve yurttan ayrılıp gitmek demektir. Verdiğimiz örnek âyette de “necceynâhu” fiilinin kökü “en-necât” (النَّجَاةُ), yani kurtarma onlardan ayrılarak meydana gelmiştir. Allah’ın dışında taptığınız. Yani sizden ve Allah’ın dışında taptığınız şeylerden de uzaklaşıyorum demektir. Âyet Hz. İbrahim’in onların yurtlarından, mekânlarından ve yapıp ettiklerinden de uzaklaştığını ifade etmektedir. Yani İbrahim (a.s.) hem taptıkları şeylerden ve hem de yurtlarından, mekânlarından ve fiillerinden uzak durmuştur. Ve Rabb’ime niyaz ediyorum. Umudum odur ki Rabb’ime niyazımdan eli boş dönmeyeceğim. Bu beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi: Ve Rabb’ime niyaz ediyorum. Umudum odur ki kavmimin Allah’tan başkasına kulluk etmesi dolayısıyla bedbaht olması gibi ben de O’ndan başkasına kulluk ederek bedbaht olmayacağım. İkincisi; Umudum odur ki Rabb’ime niyazımdan eli boş ve duası reddedilmiş olarak dönmeyeceğim. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve a'tezilukum (وَأَعْتَزِلُكُمْ)

        İbn Fâris, "a-z-l" kökünün temel manasının bir şeyi bulunduğu yerden ayırmak, kenara çekmek, uzaklaştırmak ve soyutlamak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "i'tizal" kavramının, bir topluluktan, inançtan veya mekândan bedensel ya da zihinsel olarak tamamen kopmak, kendi kabuğuna (veya inancına) çekilerek onlarla olan bağı kesmek olduğunu ifade eder. Hz. İbrahim'in bu fiili kullanması, babasının "beni terk et" (vahcurnî) emrine verdiği eylemsel ve felsefi bir karşılıktır; o sadece evi değil, onların bütün şirk sistemini, kültürünü ve batıl inançlarını da mutlak bir boykotla (i'tizal ile) terk etmektedir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin varoluşsal ve sosyolojik ağırlığına dikkat çeker. İbrahim'in "i'tizal" eylemi, sıradan bir kaçış veya küsme hali değil; İslam tarihindeki "hicret" mefhumunun ontolojik prototipidir. Küfrün ve kaba kuvvetin hüküm sürdüğü, hakikatin nefes alamadığı bir ortamda, müminin kendi tevhidi saflığını korumak için toplumu ve hatta ailesini arkada bırakarak "ilkesel bir yalnızlığa" (uzlete/i'tizale) çekilmesi, peygamberi bir duruştur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, sizden ayrılıyorum, sizi ve inancınızı terk ediyorum manalarına gelen bu muzari fiilin, Hz. İbrahim'in putperest kavmiyle ve babasıyla olan bütün bağlarını geri dönülmez biçimde kopardığı o büyük kopuş anını (hicret kararını) bildirdiğini kaydeder.

        Ve mâ (وَمَا)

        Râgıb el-İsfahânî, bağlaç olan "ve" ile akılsız/cansız varlıkları işaret eden "mâ" ism-i mevsulünün (ilgi zamirinin) birleşiminden oluştuğunu belirtir. İbrahim, babasına veda ederken "sizi ve taptığınız kimseleri" (men) demez; inatla "mâ" (şeyleri) diyerek, o devasa tapınaklardaki heykellerin aslında hiçbir akli veya iradi vasfı olmayan, terk edilmeye mahkûm cansız "nesneler" olduğunu gramatik bir fırlatışla yüzlerine vurur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve o şeyleri ki manasına gelen bu bağlacın, terk etme ve boykot (i'tizal) eyleminin kapsamına cansız putların da dâhil edildiğini gösterdiğini aktarır.

        Ted'ûne (تَدْعُونَ)

        İbn Fâris, "d-a-v" kökünün temel manasının seslenmek, çağırmak, birini yardıma davet etmek ve talepte bulunmak olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "duâ" kavramının, insanın kendisinden üstün gördüğü bir makamdan acziyet içinde yardım dilenmesi ve onu yardıma çağırması olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç semantiğinde "dua" (çağırma) eyleminin doğrudan doğruya "ibadet" (kulluk/tapınma) ile eş anlamlı kullanıldığını vurgular. Putperestler sadece heykellere saygı duymakla kalmazlar; kıtlıkta, hastalıkta ve savaşta onları "çağırırlar" (ted'ûne). Bir nesneyi yardıma çağırmak, ona doğaüstü bir güç (uluhiyet) atfetmektir ve şirkin tam kalbi burasıdır. İbrahim, onların bu asılsız yakarışlarını bütünüyle reddettiğini ilan etmektedir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, dua ediyorsunuz, çağırıyorsunuz, tapınıyorsunuz manalarına gelen bu fiilin, müşriklerin sahte tanrılarına yönelttikleri her türlü ritüel ve yakarışı özetlediğini kaydeder.

        Min dûni (مِنْ دُونِ)

        İbn Fâris, "d-v-n" kökünün temel manasının bir şeyin berisinde, aşağısında, ondan daha alt bir konumda bulunmak veya bir şeye bedel/alternatif olmak anlamlarını taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dûn" kelimesinin, asıl olanı bırakıp onun yerine ondan çok daha aşağı ve yetersiz olanı koymak manasında kullanıldığını ifade eder. "Min dûnillâh" tamlaması, Yaratıcı varken O'nun astı, kulu veya yarattığı nesneleri (putları) O'na eşdeğer veya O'nun yerine (dûn) ikame etme sapkınlığıdır.

        Gabriel Said Reynolds, "min dûnillah" (Allah'tan başka/aşağı) ifadesinin Kur'an'ın putperestliğe (idolatry) karşı kullandığı en keskin polemik formülü olduğuna dikkat çeker. Kur'an bu yapıyla, müşriklerin Allah'ı tamamen inkâr etmediklerini, ancak O'nun otoritesini es geçerek O'nun "berisindeki/aşağısındaki" (dûni) aracılara, meleklere veya taşlara yönelerek hiyerarşiyi bozduklarını (şirk koştuklarını) deşifre eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, -den başka, -in berisinde, -i bırakıp da manalarına gelen bu ifadenin, gerçek mabudu terk edip aciz nesnelere yönelme cürmünü nitelediğini aktarır.

        Allâhi (اللَّهِ)

        İbn Fâris ve Râgıb el-İsfahânî, bu ismin (Lafzatullah) yaratılmış olan her şeyin gerçek sahibi, ibadet edilmeye ve yardıma çağrılmaya layık olan yegâne mutlak kudretin özel ismi olduğunu belirtirler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bütün kemal sıfatlarını kendinde toplayan Allah isminin, müşriklerin atlayıp cansız putlara yöneldiği o terk edilmiş mutlak hakikati işaret ettiğini kaydeder.

        Ve ed'û (وَأَدْعُو)

        İbn Fâris, "d-a-v" kökünden türeyen ve "ben dua ederim, ben çağırırım" manasına gelen birinci tekil şahıs muzari fiili olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, bağlaç (ve) ile birlikte gelen bu fiilin, Hz. İbrahim'in kendi eylemini kavminin eylemiyle keskin bir zıtlık (mutaabakat) içine soktuğunu belirtir. Onların cansız şeylere olan faydasız çağrısına (ted'ûne) karşılık; İbrahim kendi onurlu ve şuurlu çağrısını (ed'û) tevhidi bir eylem olarak sahneye koyar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimedeki retorik simetriye temas eder. Aynı fiil kökü (dua), bir cümlede hem şirkin hem de tevhidin yüklemi olmuştur. Eylemin fiziksel formu aynıdır (yakarış); ancak yöneldiği nesne (putlar veya Allah) değiştiğinde, eylem mutlak bir cehaletten, mutlak bir aydınlanmaya (tevhide) dönüşür. İbrahim, "Siz sağırlara sesleniyorsunuz, ben ise her şeyi İşiten'e sesleneceğim" diyerek ibadetin ontolojik yönünü düzeltir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve ben dua ederim, ben ancak yalvarırım manalarına gelen bu fiilin, Hz. İbrahim'in yalnızlığa (i'tizale) itildiği o anlarda kalbini ve yakarışını sadece gerçek Yaratıcı'ya bağladığını kaydeder.

        Rabbî (رَبِّي)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün malik olmak, korumak, gözetmek ve terbiye edip kemale erdirmek anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" isminin sonuna eklenen "yâ" (benim) zamirinin, Hz. İbrahim'in yeryüzündeki bütün bağları (babası, ailesi, yurdu) koptuktan sonra tutunduğu o yegâne ve en sağlam aidiyet bağını temsil ettiğini ifade eder. Kavmi putları benimserken, o "Rabbî" (Benim Rabbim) diyerek mutlak sığınağını ilan eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, benim Rabbim, beni terbiye eden Yaratıcım manalarına gelen bu ismin, Hz. İbrahim'in duasının (yakarışının) tevcih edildiği o tekil ve mutlak makamı tanımladığını aktarır.

        Asâ (عَسَى)

        İbn Fâris, "a-s-y" kökünün temelinde bir şeyin gerçekleşmesine duyulan güçlü bir umut, beklenti ve arzunun (teraccî) yattığını açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "asâ" fiilinin "umulur ki, dilerim ki" manasında bir umut/beklenti kelimesi olduğunu belirtir. Kur'an'da peygamberlerin dilinden veya Allah'ın vaadi bağlamında kullanıldığında, bu kelime bir "şüpheyi" değil; gerçekleşmesi kesin olan bir durum karşısında kulun takındığı "edepli, mütevazı ve saygılı" bir kesinliği ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı felsefi derinliğe ve nebevi (peygamberane) edebe dikkat çeker. İbrahim, babasının ve kavminin putperestliğini reddedip Allah'a yönelmiştir. Ancak bu muazzam fedakârlığına (ailesini terk etmesine) rağmen, hiçbir zaman kibre kapılıp "Ben kesinlikle kurtuldum, dualarım garanti altındadır" demez. Aksine, ilahi irade karşısında boynunu bükerek "Asâ" (Umarım, dilerim, ola ki) diyerek mutlak bir tevazu sergiler. Bu kelime, hakikati bulmuş aklın, Allah karşısında takındığı "epistemolojik haddini bilme" eylemidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, umulur ki, umarım, dilerim ki manalarına gelen bu umut fiilinin, Hz. İbrahim'in Rabbine olan yönelişindeki o derin teslimiyeti ve edebini yansıttığını kaydeder.

        Ellâ (أَلَّا)

        Râgıb el-İsfahânî, masdar yapan "en" edatı ile olumsuzluk bildiren "lâ" harfinin birleşmesinden (idgamından) oluştuğunu belirtir. İbrahim'in duasının sonucunda neyle karşılaşmamayı umduğunu (olumsuz beklentiyi) cümleye bağlayan gramatik köprüdür.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, olmamayı, etmemeyi manalarına gelen bu yapının, umut edilen durumun sınırlarını çizen bir olumsuzlama bağlacı olduğunu aktarır.

        Ekûne (أَكُونَ)

        İbn Fâris, "k-v-n" kökünün var olmak, meydana gelmek, bir hale bürünmek ve bulunmak anlamlarını taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kâne" nakıs fiilinin birinci tekil şahıs muzari formu olduğunu ifade eder. Başına gelen edatlarla birlikte "benim ... olmamam" şeklindeki varoluşsal bir endişeden (veya umuttan) kaçınmayı niteleyen durum yüklemidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, olmam, bulunmam manalarına gelen fiilin, Hz. İbrahim'in Allah'a yakarışından beklediği kendi şahsi ve ontolojik akıbetini bildirdiğini kaydeder.

        Bidu'âi (بِدُعَاءِ)

        İbn Fâris, "d-a-v" kökünün seslenmek, talep etmek ve yakarmak manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, dua kelimesinin başındaki "bi" (ile, hususunda, yüzünden) harf-i cerinin, sebebi ve birlikteliği ifade ettiğini açıklar. "Rabbime dua etmekle, O'na yakarmam hususunda" manasına gelerek, umut ve kurtuluşun yegâne aracının (vesilesinin) bu dua eylemi olduğunu sabitler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, duasıyla, duasında, yalvarışında manalarına gelen kelimenin, kul ile Yaratıcı arasındaki o kesintisiz iletişim ve sığınma kanalını işaret ettiğini aktarır.

        Rabbî (رَبِّي)

        Râgıb el-İsfahânî, "terbiye edenim, Sahibim" manasındaki bu kelimenin ayet içinde ikinci kez zikredilmesinin, Hz. İbrahim'in o anki yalnızlık ve sürgün psikolojisi içinde duyduğu yoğun sevgi, sığınma arzusu ve aidiyet ihtiyacının (tekrarlı bir yakarışın) bir yansıması olduğunu ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Rabbime manasına gelen bu ismin, duanın yöneldiği mutlak makamı pekiştirerek tekrarlandığını kaydeder.

        Şekıyyâ (شَقِيًّا)

        İbn Fâris, "ş-k-y" kökünün mutluluğun, rahatın ve huzurun tam zıddı olarak; zorluk, meşakkat, eziyet, hüsran ve bedbahtlık manalarını taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şekâvet" kavramının ilahi rahmetten, inayet ve lütuftan mutlak surette mahrum kalmak olduğunu ifade eder. "Şekıyy" olmak, duaların boşa çıkması, emeklerin zayi olması ve insanın yüzüstü bırakılarak hüsrana uğramasıdır. Müşrikler putlara dua ettiklerinde eninde sonunda (ahirette) "şekıyy" (hüsrana uğramış) olacaklardır; İbrahim ise Rabbine sığınarak bu mahrumiyetten kurtulmayı ummaktadır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Meryem Suresi içindeki muazzam edebi rezonansına (yankısına) ve metinlerarası ağına dikkat çeker. Surenin hemen 4. ayetinde, Hz. Zekeriya da tıpatıp aynı cümleyi kurmuştu: "Ve lem ekun bidu'âike rabbî şekıyyâ" (Rabbim, sana ettiğim dualarda hiç bedbaht/eli boş dönen olmadım). Şimdi aynı surede Hz. İbrahim, Zekeriya'nın bu tecrübesini kendi umuduna taşır: "Asâ ellâ ekûne bidu'âi rabbî şekıyyâ" (Umarım ki Rabbime duamda bedbaht/eli boş kalmam). Kur'an, zaman ve mekânları farklı olan peygamberlerin ruhaniyetini (tevhid zincirini), kan bağıyla değil; Allah'a duyulan bu sarsılmaz güvenin (şekıyy olmama inancının) o ortak, mucizevi ve dokunaklı "kelimeleriyle" birbirine düğümler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bedbaht, mahrum, emeği boşa gitmiş, duası reddedilmiş manalarına gelen bu sıfatın, Hz. İbrahim'in Allah'a olan yakarışının asla karşılıksız ve hüsranla sonuçlanmayacağına dair taşıdığı o nebevi umudu (ve hüsnü zannı) beyan ederek ayeti noktaladığını kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X