يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ي قَدْ جَٓاءَن۪ي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَأْتِكَ فَاتَّبِعْن۪ٓي اَهْدِكَ صِرَاطاً سَوِياًّ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Meryem Sûresi, 43. Ayet
Daralt
X
-
“Babacığım! Sana gelmeyen bir bilgi hakikaten bana geldi, bu sebeple bana uy ki seni düz yola çıkarayım.”
Babacığım! Sana gelmeyen bir bilgi, yani bulunduğun hal üzere öldüğün takdirde ölümden sonra başına geleceklere dair açıklama hakikaten bana geldi. Ama sana gelmedi. Bu sebeple bana seni davet ettiğim Allah’ın dinine uy ki seni düz yola mutedil, düz ve eğriliği olmayan dosdoğru dine çıkarayım. Bu beyan İbrahim’e o sırada vahiy geldiğini göstermektedir. Bu söz, İbrahim’in ‘Rabb’im budur; zira bu daha büyük” beyanının ardından “Ben O’nun birliğine inanarak yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah’a çevirdim ve ben müşriklerden değilim” demesi örneğinde olduğu gibi kendisine vahiy gelmeksizin içtihadı ve akıl yürütmesi sonucu söylenmiş bir söze benzemektedir. Aslında bütün bunlar ona Allah tarafından verilmiştir. Cenâb-ı Hakk’ın “İşte bunlar, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz delillerimizdir” meâlindeki beyanına bakanlar bu gerçeği hemen görürler.
Yorumu Yorumla
-
Yâ (يَا)
Râgıb el-İsfahânî, "yâ" edatının muhatabın dikkatini çekmek, ona yönelmek ve önemli bir mesajı iletmeden önce zihinsel hazırlık sağlamak için kullanılan bir nida (seslenme) harfi olduğunu belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "ey" manasına gelen bu nida edatının, Hz. İbrahim'in babasına yönelteceği tevhidi davetin ve akli argümanların başlangıcında, muhatabının tüm odağını kendi üzerinde toplamak amacıyla kullanıldığını kaydeder.
Ebeti (أَبَتِ)
İbn Fâris, "e-b-v" kökünün insanın dünyaya gelmesine vesile olan ata (baba) manasına geldiğini, bunun yanı sıra birini besleyen, himaye eden ve terbiye eden kişiye de bu kökten hareketle bu ismin verildiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin aslen "ebî" (benim babam) formunda olduğunu, ancak sonundaki aidiyet bildiren "yâ" zamirinin atılarak yerine şefkat, hürmet ve yalvarış ifade eden "te" (ta-i te'nis/ivaz) harfinin eklendiğini belirtir. "Yâ ebeti" kullanımı, bir evladın babasına karşı takınabileceği en kibar, en içten ve merhamet yüklü hitap biçimidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Kur'an'ın diyalog ahlakındaki yerine dikkat çeker. Hz. İbrahim, babasının şirk inancını (putperestliğini) en sert rasyonel argümanlarla yıkmaya hazırlanırken dahi, hitabında hiçbir saygısızlık veya kabalık barındırmayan "Yâ ebeti" (Ey babacığım) ünlemini tercih eder. Bu kelime, hakikati savunurken bile ebeveyne karşı fıtri şefkati ve nebevi edebin zarafetini korumanın semantik belgesidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "ey babacığım" manasına gelen bu nidanın, Hz. İbrahim'in babasına duyduğu fıtri sevgiyle birlikte onun ahiretteki akıbetinden duyduğu derin endişeyi yansıtan edep yüklü bir hitap olduğunu aktarır.
İnnî (إِنِّي)
Râgıb el-İsfahânî, cümleye kesinlik, pekiştirme ve şüphe götürmez bir tahkik (doğrulama) katan "inne" edatı ile "yâ" (ben) zamirinin birleşiminden (idgam) oluştuğunu belirtir. İbrahim'in sunacağı bilginin kişisel bir zan veya tahmin değil, mutlak bir hakikat olduğunu gramatik olarak mühürler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "şüphesiz ben, muhakkak ki ben" manalarına gelen bu pekiştirmeli ifadenin, Hz. İbrahim'in kendisindeki ilahi bilgiye duyduğu mutlak özgüveni ve tebliğdeki kararlılığını vurguladığını kaydeder.
Kad (قَدْ)
Râgıb el-İsfahânî, "kad" edatının mazi (geçmiş zaman) fiilinin başına geldiğinde "tahkik" (kesinlik ve gerçekleşmişlik) bildirdiğini ifade eder. İbrahim'in bahsettiği ilmin (vahyin) gelecekte beklenen bir şey değil, o an itibarıyla halihazırda kendisine ulaşmış, zihnine ve kalbine yerleşmiş somut bir gerçeklik olduğunu vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "muhakkak ki, doğrusu, andolsun" manalarına gelen bu tahkik edatının, ilahi bilginin gelişini şüpheden tamamen arındıran bir pekiştirme aracı olduğunu aktarır.
Câenî (جَاءَنِي)
İbn Fâris, "c-y-e" kökünün temel manasının gelmek, bir yere ulaşmak ve bir şeyi getirmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "mecî" (gelme) eyleminin genellikle önemli, büyük ve etki bırakan hadiselerin veya ilahi buyrukların insana ulaşmasını nitelemek için kullanıldığını kaydeder. İbrahim'in "bana geldi" diyerek bu fiili kullanması, ilmin (vahyin) onun kendi kişisel çabasıyla, felsefi akıl yürütmesiyle veya okumasıyla ürettiği bir çıkarım değil; doğrudan doğruya dışarıdan, aşkın bir kaynaktan (Allah'tan) onun kalbine indirilmiş (gelmiş) bir hediye olduğunu gösterir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "bana geldi, bana ulaştı" manalarına gelen bu mazi fiilin, vahyin ve nebevi bilginin ilahi menşeli olduğunu, peygamberin kendi kurgusu olmadığını bildirdiğini kaydeder.
Mine'l-ilmi (مِنَ الْعِلْمِ)
İbn Fâris, "a-l-m" kökünün temel manasının bir şeyin hakikatini idrak etmek, onu diğer şeylerden ayırmaya yarayan bir iz/işaret (alâmet) bulmak ve kesin bir bilgiye ulaşmak olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "ilm" kavramının bir nesnenin veya durumun özünü, mahiyetini ve asıl gerçeğini kavramak olduğunu belirtir. Harf-i tarifle (El-ilm) kullanıldığında, sıradan dünyevi veya tecrübi bir bilgiyi değil, kaynağı mutlak olan "ilahi hakikati/vahyi" nitelediğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal alanında "ilim" kelimesinin putperestlerin "zan" (sanı/asılsız inanç) kavramının mutlak zıddı olduğunu vurgular. İbrahim'in babasının putlara tapması babadan oğula geçen bir taklit, bir heva ve "zandır". Buna karşılık İbrahim'in sahip olduğu şey ise Allah'tan gelen, değişmez, akla ve fıtrata uygun mutlak "ilimdir". Bu kelime, Kur'an'ın müşriklere karşı verdiği epistemolojik (bilgi felsefesi) savaşın merkezinde yer alır; kurtuluş ancak "ilme" tabi olmakla mümkündür.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "ilimden, mutlak bilgiden (vahiyden)" manalarına gelen bu ifadenin, Hz. İbrahim'in babasına karşı öne sürdüğü en büyük argümanın ilahi temellere dayanan o sarsılmaz hakikat bilgisi olduğunu aktarır.
Mâ (مَا)
Râgıb el-İsfahânî, "mâ" edatının burada ism-i mevsul (ilgi zamiri) olarak kullanıldığını ve kendisinden sonraki eylemin, kendisinden önceki ismin (ilmin) ne kadarlık bir kısmını veya hangi niteliğini taşıdığını açıkladığını belirtir. Anlamı "o şey ki, öyle bir ilim ki" şeklindedir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "şey, o ki" manalarına gelen bağlacın, İbrahim'e gelen bilginin babasından gizli kalan boyutuna dikkat çekmek için kullanıldığını kaydeder.
Lem (لَمْ)
Râgıb el-İsfahânî, "lem" edatının muzari fiilin başına gelerek onu anlamca maziye (geçmiş zamana) çeviren ve kesin bir olumsuzluk (nefy) katan (cezm eden) bir harf olduğunu açıklar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kesin olumsuzluk bildiren bu edatın, ilahi bilginin ve vahyin babaya hiçbir zaman ulaşmadığını mutlak bir dille ifade ettiğini aktarır.
Ye'tike (يَأْتِكَ)
İbn Fâris, "e-t-y" kökünün gelmek, ulaşmak, varmak manalarını taşıdığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ityân" eyleminin sonuna eklenen "ke" (sana) zamiriyle birlikte, olumsuzluk edatına bağlanarak "sana gelmedi, sana ulaşmadı" manasını kazandığını ifade eder. İbrahim'in "sana gelmeyen (bir ilim) bana geldi" demesi; babasını küçümsemek için değil, putperestliğin zihni körleştiren yapısı yüzünden babasının bu ilahi hakikatten mahrum kaldığını ve doğru yolu bulabilmesi için vahye muhatap olan elçiye (oğluna) ihtiyacı olduğunu bildiren rasyonel bir durum tespitidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "sana gelmedi, sana ulaşmadı" manalarına gelen bu fiilin, babanın içinde bulunduğu bilgi eksikliğini (cehaleti) ve Hz. İbrahim'in taşıdığı vahyin o dönemdeki yegâne hakikat kaynağı olduğunu kaydeder.
Fettebi'nî (فَاتَّبِعْنِي)
İbn Fâris, "t-b-a" kökünün temel manasının birinin izinden gitmek, arkasından yürümek, adımlarını takip etmek ve peşine düşmek olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "ittibâ" eyleminin hem fiziksel olarak birinin arkasından yürümeyi hem de zihinsel, ahlaki ve eylemsel olarak birinin otoritesini kabul edip onun yoluna (şeriatına/fikrine) uymayı ifade ettiğini belirtir. Fiilin başındaki "fe" (öyleyse/şu halde) bağlacı, nedensellik kurar; "Mademki hakikat bilgisi bendedir, o halde bana uy."
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin barındırdığı sosyolojik ve ontolojik hiyerarşi yıkımına dikkat çeker. Geleneksel ataerkil toplumlarda (ve Arap/İsrail kültüründe) evlat her zaman babaya tabi olmak zorundadır. Yaş, otoritenin tek kaynağıdır. Ancak İbrahim'in "Bana tabi ol" (Fettebi'nî) emri, bu köklü sosyolojik yasayı parçalar. Kur'an, otoritenin ve itaatin kaynağını "yaştan ve soydan" alıp bütünüyle "ilme ve vahye" verir. Oğul bile olsa, hakikati (ilmi) taşıyan kişi her zaman "tabi olunması gereken" asıl otoritedir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "şu halde bana uy, benim izimden gel" manalarına gelen bu emir fiilinin, Hz. İbrahim'in babasını körü körüne atalar dinini taklit etmekten kurtarıp vahyin rehberliğine teslim olmaya çağırdığını aktarır.
Ehdike (أَهْدِكَ)
İbn Fâris, "h-d-y" kökünün temel manasının, birisine yol göstermek, hedefine ulaşması için ona nazikçe rehberlik etmek ve onu yönlendirmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramının, birini varacağı yere doğru lütuf, şefkat ve nezaketle (kabalık ve zorbalık etmeksizin) kılavuzlamak olduğunu ifade eder. İbrahim'in "Sana hidayet edeyim/sana rehberlik edeyim" demesi, kendi içindeki merhameti ve "sıddîk" peygamber fıtratını yansıtır; amacı babasına tahakküm kurmak değil, onu şirk karanlığından çekip çıkarmaktır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi zıtlığına ve ironisine temas eder. Fiziksel dünyada ebeveyn (baba) çocuğun elinden tutar ve ona yol gösterir (rehber olur). Ancak metafizik ve ontolojik dünyada babanın (Âzer'in) kalbi körleşmiş, aklı putların karanlığında kaybolmuştur. Bu tabloda baba "yolunu kaybetmiş bir çocuk" konumuna düşerken; hakikati (ilmi) taşıyan oğul, babasına "Ehdike" (Elinden tutup sana yol göstereyim) diyerek ruhsal ebeveynliğe (rehberliğe) yükselir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "sana rehberlik edeyim, seni ileteyim" manalarına gelen muzari fiilin, Hz. İbrahim'in babasına olan davetinin mutlak bir kurtuluş vaadi içerdiğini ve kendisinin Allah tarafından seçilmiş yegâne rehber olduğunu kaydeder.
Sırâtan (صِرَاطًا)
İbn Fâris, "s-r-t" kökünün temel manasının bir şeyi yutmak, tamamen içine almak olduğunu açıklar. Üzerinde yürüyen yolcuyu adeta kendi içine alıp onu kaybolmaktan koruduğu ve onu hedefe doğru hızla yuttuğu için büyük, engin ve apaçık anayollara bu isim verilmiştir.
El-Cevâlîkî, "sırât" kelimesinin saf Arapça olmadığını, Klasik Arapçaya yabancı bir dilden (muarrab olarak) geçtiğini ve Arap dil mantığına uyarlandığını belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin dilbilimsel ve tarihi kökenini incelerken, Roma İmparatorluğu'nun meşhur taş döşeli anayollarını tanımlayan Latince "strata" (paved road) kelimesinin Aramice/Süryanice (israt/sirata) üzerinden Arapçaya geçtiğini kanıtlarıyla ortaya koyar. Kur'an, Ortadoğu'nun bu en bilindik "güvenli, geniş ve krallığa ait anayol" imgesini alarak, onu putperestliğin çıkmaz sokaklarına karşı tevhidin o geniş, apaçık ve tek kurtuluş güzergâhı (sırâtı) olarak kavramsallaştırır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "geniş yol, apaçık anayol" manalarına gelen kelimenin, İbrahim'in babasını davet ettiği ilahi nizamı ve tevhid dininin sarsılmaz güzergâhını tanımladığını aktarır.
Seviyyâ (سَوِيًّا)
İbn Fâris, "s-v-y" kökünün temel manasının bir şeyin düzgün olması, eğrilik, pürüz ve aşırılık barındırmaması, iki şeyin birbirine denk ve ölçülü olması (müsavat/istiva) anlamlarına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "seviyy" sıfatının, ifrat (aşırılık) ile tefrit (eksiklik) arasındaki o kusursuz, dengeli ve mutedil hali (ortayolu) ifade ettiğini belirtir. Fiziksel olarak engelsiz, çukursuz ve düzgün yolu tanımladığı gibi; manevi ve felsefi olarak da insanın aklını, fıtratını ve vicdanını rahatsız etmeyen, içinde çelişki barındırmayan rasyonel bir inanç sistemini (tevhid dinini) nitelemek için kullanılır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin zıtlık (kontrast) oluşturduğu teolojik zemine dikkat çeker. Putperestlik inancı, taşlara ve ağaçlara tanrılık atfeden, aklı küçümseyen, insanı cansız nesneler karşısında zelil kılan "eğri büğrü, çelişkili ve sakat" bir yoldur. İbrahim'in babasına vaat ettiği "sırâtan seviyyâ" (düzgün/kusursuz yol) ise, aklın ve vahyin ışığında yürüyen, fıtrata tam uyumlu, sapmasız ve onurlu tevhid inancıdır. Bu kelime, hakikatin o sade, asil ve sarsılmaz "düzlüğünü" mühürleyerek ayeti muazzam bir kurtuluş çağrısıyla sonlandırır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "dosdoğru, düzgün, kusursuz ve engelsiz" manalarına gelen bu sıfatın, Hz. İbrahim'in tebliğ ettiği tevhid yolunun (sırâtın) insanın fıtratıyla mutlak bir uyum içinde olduğunu ve kişiyi ebedi kurtuluşa en güvenli şekilde taşıyacağını beyan ettiğini kaydeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla