اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ يَٓا اَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ وَلَا يُغْن۪ي عَنْكَ شَيْـٔاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Meryem Sûresi, 42. Ayet
Daralt
X
-
“Bir gün babasına şöyle demişti: Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın?”
Bir gün babasına şöyle demişti: Babacığım! Dua ettiğin zaman seni duymayan ve ibadet edersen seni görmeyen ve kendisine muhtaç olup istediğin zaman sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın? Bazıları âyetin son kısmına şu anlamı vermişlerdir: Âhirette Allah’ın azabına karşılık sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın? Allah Teâlâ şöyle demiş oluyor: Dua ettiğin zaman seni duyan, ibadet ettiğin zaman seni gören, muhtaç olup istediğin zaman sana yardım eden bir varlığa nasıl olur da tapmazsm? Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.
Yorumu Yorumla
-
İz (إِذْ)
Râgıb el-İsfahânî, "iz" edatının geçmiş zaman bildiren bir zarf olduğunu ve Kur'an'da genellikle geçmişte yaşanmış çok mühim, ibret verici veya sarsıcı bir hadisenin hatırlatılması, o ana zihinsel bir yolculuk yapılması amacıyla kullanıldığını belirtir. Ayette, Hz. İbrahim'in tevhid mücadelesinin en kritik başlangıç anına (babasıyla olan o ilk diyaloguna) dikkatleri çekmek için bir zaman ve durum bağlacı olarak yer alır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, o vakit, hani, hatırla ki manalarına gelen bu edatın, bir önceki ayetteki "Kitap'ta İbrahim'i an/hatırla" emrinin eyleme dönüştüğü spesifik zaman kesitini işaret ettiğini kaydeder.
Kâle (قَالَ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün insanın zihnindeki düşünceyi, iradeyi ve inancı harflere ve sese dökerek dışa vurması (söylemesi) manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin sözlü bir iletişim başlatmak olduğunu ifade eder. İbrahim'in babasına yönelik "kâle" (dedi) eylemi, putperestliğin hüküm sürdüğü sessiz ve boyun eğmiş bir toplumda, hakikatin ilk defa yüksek sesle, cesaretle ve kelimelere dökülerek yankılanmasını (tebliği) temsil eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, dedi, söyledi manalarına gelen bu mazi fiilin, Hz. İbrahim'in şirk inancına karşı başlattığı entelektüel ve ahlaki sorgulamanın ilk adımını (diyaloğunu) bildirdiğini aktarır.
Li'ebîhi (لِأَبِيهِ)
İbn Fâris, "e-b-v" kökünün insanın varlık sahnesine çıkmasına vesile olan ata, baba manasına geldiğini, aynı zamanda birini yetiştiren, besleyen ve terbiye eden kişiye de bu ismin verildiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "eb" (baba) kelimesinin hem biyolojik baba hem de amca veya dede gibi ailenin en büyük otorite figürü için kullanılabileceğini belirtir. Kelimenin başındaki "li" (-e/-a) harf-i ceri ve sonundaki "hî" (onun) zamiriyle birlikte "babasına (veya atasına)" manasına gelir. İbrahim'in tebliğe "babasından" başlaması, hakikatin en zorlu sınavının insanın en yakınındaki, en çok hürmet ve itaat etmesi beklenen otoriteye karşı verilmesi gerektiğini gösterir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, babasına manasına gelen bu kelimenin, İbrahim'in tebliğinin yegâne ve en zorlu ilk muhatabını (geleneksel tefsirlerde ismi Âzer olarak geçen şahsı) işaret ettiğini kaydeder.
Yâ (يَا)
Râgıb el-İsfahânî, muhatabın dikkatini çekmek, ona yönelmek ve hitabı başlatmak için kullanılan bir nida (seslenme) harfi olduğunu belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ey manasına gelen bu nida edatının, babanın tüm dikkatini İbrahim'in söyleyeceği o sarsıcı cümlelere odaklamak için kullanılan bir uyarıcı başlangıç olduğunu aktarır.
Ebeti (أَبَتِ)
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin aslen "ebî" (benim babam) olduğunu, ancak sonundaki "yâ" zamirinin atılarak yerine şefkat, saygı, yalvarış ve derin bir sevgi ifade eden "te" (ta-i te'nis/ivaz) harfinin getirildiğini belirtir. "Yâ ebeti" kullanımı, Arapçada bir evladın babasına karşı kullanabileceği en yumuşak, en içten ve en edepli hitap formudur.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamı ve Kur'an ahlakındaki yerine dikkat çeker. İbrahim, babasının inancını (putperestliği) şiddetle reddedecek ve ona en akılcı eleştirileri yöneltecektir; ancak bunu yaparken son derece saygılı, şefkatli ve merhamet yüklü "Yâ ebeti" (Ey babacığım) hitabını kullanır. Bu hitap, tevhid mücadelesinin kabalıkla, öfkeyle veya ebeveyne saygısızlıkla değil; tam bir fıtri incelikle ve "sıddîk" bir peygamber ahlakıyla yürütüldüğünün en sarsıcı gramatik kanıtıdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ey babacığım manasına gelen bu nidanın, Hz. İbrahim'in babasına duyduğu fıtri sevgi ve onun ebedi kurtuluşu için hissettiği derin endişeyi yansıtan, edep yüklü bir hitap olduğunu kaydeder.
Lime (لِمَ)
Râgıb el-İsfahânî, bu edatın "li" (için, dolayı) harf-i ceri ile soru edatı olan "mâ" (ne) kelimesinin birleşiminden (idgamından) oluştuğunu ve yazılırken soru mâ'sının elifinin düşürüldüğünü açıklar. Anlamı "ne için, neden, niçin" demektir. Bu soru sıradan bir bilgi alma (istifham) değil; karşı tarafı düşündürmeye, aklını kullanmaya sevk etmeye ve yapılan eylemin mantıksızlığını yüzüne vurmaya yönelik bir "istifham-ı inkârî" (kınama ve sorgulama) içerir.
Dücane Cündioğlu, "niçin" sorusunun felsefi ve ontolojik sarsıntısına temas eder. İbrahim, babasına "Putlar kötüdür, tapma" gibi dogmatik bir emir vermez; aksine "Lime?" (Niçin?) diyerek onu nedensellik üzerine düşünmeye, akli bir yüzleşmeye çağırır. Bu kelime, aklın donmuş bir geleneğe (putperestliğe) karşı isyanının ve felsefi uyanışın ilk kıvılcımıdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, niçin, neden manalarına gelen soru edatının, İbrahim'in babasını körü körüne taklit ettiği inancı rasyonel bir süzgeçten geçirmeye davet eden temel sorgulama aracı olduğunu aktarır.
Ta'budu (تَعْبُدُ)
İbn Fâris, "a-b-d" kökünün temel manasının mutlak bir boyun eğiş, alçalma, itaat etme ve iradeyi bir başka otoriteye teslim etme olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ibâdet" kavramının, sevgi, saygı ve tazim (yüceltme) hisleriyle harmanlanmış en ileri derecedeki kulluk eylemi olduğunu ifade eder. İbrahim'in "Niçin ibadet/kulluk ediyorsun?" sorusu, babasının bu heykeller karşısında kendini nasıl zelil duruma düşürdüğünü, onlara nasıl boyun eğdiğini akıl almaz bir anomali olarak nitelemesidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "ubûdiyet" (kulluk) kavramının Allah-insan ilişkisinde varoluşsal bir denge (tevhid) olduğunu vurgular. İnsanın (eşref-i mahlûkatın) kendi elleriyle yonttuğu cansız ve aciz nesnelere (putlara) "kulluk etmesi" (ta'budu), bu ontolojik hiyerarşinin baş aşağı çevrilmesidir. İbrahim, babasını bu kelimeyle varoluşsal bir aşağılanmadan (kendini eşyaya kul etmekten) kurtulmaya çağırmaktadır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tapıyorsun, kulluk ediyorsun, ibadet ediyorsun manalarına gelen muzari fiilin, putperestliğin temel eylemini ve fıtrata aykırı olan o itaati sorguladığını kaydeder.
Mâ (مَا)
Râgıb el-İsfahânî, bu edatın cansız, şuursuz ve akıl sahibi olmayan varlıkları nitelemek için kullanılan bir ism-i mevsul (ilgi zamiri) olduğunu belirtir. İbrahim, babasının taptığı nesneleri "men" (akıllı kimseler) edatıyla değil, inatla "mâ" (şey/cansız nesne) edatıyla niteleyerek, onların şuursuz, cansız ve tanrılık vasfından tamamen uzak eşyalar/odunlar olduğunu gramatik olarak yüzüne vurur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, o şeye ki, öyle şeylere ki manalarına gelen bu ism-i mevsulun, ibadet edilen varlıkların cansızlığını ve hiçliğini vurgulayan bir işaretçi olduğunu aktarır.
Lâ (لَا)
Râgıb el-İsfahânî, nefy (olumsuzluk) edatı olan bu kelimenin, kendisinden sonra gelen fiilin ifade ettiği yeteneğin veya eylemin bütünüyle yokluğunu bildirdiğini ifade eder. Putların duyusal yeteneklerini sıfırlayan mutlak bir inkâr harfidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, -mez, -maz manalarına gelen olumsuzluk edatı olduğunu kaydeder.
Yesme'u (يَسْمَعُ)
İbn Fâris, "s-m-a" kökünün bir sesi algılamak, işitmek ve kendisine yöneltilen hitabı idrak etmek anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "sem'" kavramının işitme yetisi olduğunu açıklar. Olumsuzluk edatıyla (lâ yesme'u) birlikte, taptığı putun babasının ettiği duaları, yalvarışları ve nidalari duymaktan aciz, sağır bir kütük olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin teolojik ağırlığına dikkat çeker. Tevhid inancında Yüce Allah "es-Semi'"dir (her şeyi işiten). İbadet edilen varlığın, kendisine edilen duayı işitmesi uluhiyetin en asgari şartıdır. İbrahim, babasına "İşitmeyen bir şeye niçin dua ediyorsun?" diyerek putların bu asgari tanrılık vasfından (duayı duyma yetisinden) bile mahrum olduğunu son derece rasyonel bir argümanla ortaya koyar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, işitmez, duymaz manalarına gelen bu fiilin, putların kendi tapınanlarının sesini bile algılayamayan cansız varlıklar olduğunu beyan ettiğini aktarır.
Ve lâ (وَلَا)
Râgıb el-İsfahânî, bağlaç olan "ve" ile olumsuzluk edatı "lâ"nın birleşiminin, acziyet ve noksanlık silsilesini devam ettirdiğini, putların işitme eksikliğine şimdi bir başka mutlak duyusal yoksunluğun (körlüğün) de ekleneceğini gösteren bir geçiş olduğunu belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve ... -mez manasına gelen bu bağlacın, putların niteliksizliklerini sıralamaya devam ettiğini kaydeder.
Yubsıru (يُبْصِرُ)
İbn Fâris, "b-s-r" kökünün gözle görmek, fark etmek ve bir durumun hakikatini kavramak manalarını taşıdığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "basar" kavramının fiziksel görme yetisi olduğunu ifade eder. "Lâ yubsıru" (Görmez), putların sadece sağır değil, aynı zamanda önlerinde kendilerine secde edenleri, kurban sunanları dahi göremeyecek kadar kör (cansız) olduklarını vurgular.
Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı felsefi ironiyi analiz eder. Putperest babanın bizzat "kendi elleriyle ve gözleriyle" yontarak bir "göz/yüz" şekli verdiği o tahta veya taş kütlesi, aslında "görmekten aciz" (lâ yubsıru) kör bir maddedir. İnsan, kendi yarattığı kör bir nesneye kendisini koruması için tapmaktadır. İbrahim, bu muazzam akıl tutulmasını, putun o sahte "gözlerinin" işlevsizliğini (görmediğini) babasının yüzüne vurarak parçalamaktadır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, görmez, bakmaz manalarına gelen bu muzari fiilin, ibadet edilen sahte ilahların, Allah'ın mutlak "el-Basîr" (her şeyi gören) sıfatına karşı sahip oldukları o derin acziyeti ve yoksunluğu ifade ettiğini aktarır.
Ve lâ (وَلَا)
Râgıb el-İsfahânî, ardı ardına gelen bu üçüncü olumsuzluk yapısının, putların "duyusal" acziyetlerinden (körlük ve sağırlıktan), "eylemsel ve faydacı" acziyetlerine doğru geçiş sağladığını ve onları tamamen işlevsiz kıldığını belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve ... -mez manasındaki bu olumsuzlama harfinin, putperestliğin yıkılış argümanındaki son ve en vurucu aşamayı başlattığını kaydeder.
Yuğnî (يُغْنِي)
İbn Fâris, "ğ-n-y" kökünün temel manasının birini ihtiyaçtan kurtarmak, zengin kılmak, bir şeye karşı fayda sağlamak ve onu müstağni (ihtiyaçsız) hale getirmek olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "iğnâ" kavramının bir kişiden belayı/zararı savuşturmak veya ona bir fayda/nimet ulaştırarak eksikliğini gidermek olduğunu belirtir. Olumsuzluk edatıyla (lâ yuğnî) birlikte kullanıldığında; bu putların ne bir yağmur yağdırabileceğini, ne bir hastalığı iyileştirebileceğini, ne de kendilerine tapınan kişiyi en ufak bir felaketten kurtarabileceğini ifade eder. Mutlak bir işlevsizlik (faydasızlık) ilanıdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, fayda vermez, ihtiyacı gidermez, bir şeyi defedemez manalarına gelen bu fiilin, putların varoluşsal bir işe yaramazlık içinde olduklarını ve kendilerine bağlanan umutları asla karşılayamayacaklarını bildirdiğini aktarır.
Anke (عَنْكَ)
Râgıb el-İsfahânî, ayrılma, uzaklaştırma ve müdafaa bildiren "an" edatı ile "ke" (sen) zamirinin birleşimi olduğunu açıklar. Bu yapı, putların "senden" bir zararı uzaklaştıramayacağı, senin "yerine" bir iş göremeyeceği ve "sana" herhangi bir koruma (kalkan) sağlayamayacağı manasını cümleye dâhil eder. Hedef doğrudan babanın (muhatabın) bizzat kendi şahsı ve acizliğidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, senden, senin namına manalarına gelen bu edatın, faydasızlık ve korumasızlık durumunun doğrudan putperestin (babanın) kendi kişisel güvenliğini tehdit ettiğini gösteren bir zarf olduğunu kaydeder.
Şey'en (شَيْئًا)
İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün var olan, işaret edilebilen, küçük veya büyük herhangi bir nesne, parça veya miktar manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "şey" kelimesinin nekra (belirsiz) formda ve olumsuz bir cümlenin (lâ yuğnî) sonunda kullanılmasının Arapçada mutlak bir hiçlik ve genellik ifade ettiğini belirtir. Manası "en ufak bir şey, zerre kadar bir fayda, hiçbir miktar" demektir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bu kelimeyle sonlanmasındaki retorik vurguya dikkat çeker. İbrahim, babasının inancını dekonstrükte ederken (yapıbozuma uğratırken) zihinsel süreci adım adım işletir: "Bu nesne seni duymuyor, seni görmüyor ve günün sonunda senin dünyevi veya uhrevi hiçbir derdine 'zerre kadar' (şey'en) deva olmuyor." Bu son kelime, putların varlık sahasındaki bütün o sahte tanrısal ihtişamlarını sıfıra indirgeyen, onları paha biçilemez ilahlar olmaktan çıkarıp "hiçbir işe yaramayan odun parçalarına" çeviren felsefi bir baltadır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, hiçbir şey, zerre kadar manalarına gelen bu kelimenin, sahte ilahların mutlak faydasızlığını ve acziyetini en ufak bir istisna dahi bırakmaksızın (tümüyle) mühürleyerek ayeti tamamladığını kaydeder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla