Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meryem Sûresi, 38. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meryem Sûresi, 38. Ayet

    اَسْمِعْ بِهِمْ وَاَبْصِرْۙ يَوْمَ يَأْتُونَنَاۚ لٰكِنِ الظَّالِمُونَ الْيَوْمَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Esmi’ bihim veebsir yevme ye/tûnenâ(s) lâkini-zzâlimûne-lyevme fî dalâlin mubîn(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Onlar, bizim huzurumuza çıkacakları gün öyle bir işitirler ve öyle bir görürler ki! Ne var ki o zâlimler bugün tam bir sapkınlık içindedirler.”

      Onlar, bizim huzurumuza çıkacakları gün öyle bir işitirler ve öyle bir görürler ki! Hasan-ı Basri der ki: Onlar dünyada kör, dilsiz ve sağır olmalarının aksine orada çok işiten ve çok gören kişiler olurlar. Bazıları da âyete onlar bizim huzurumuza çıkacakları gün ne güzel de işitirler ve görürler! anlamını vermişlerdir. Bazıları da bu mânanın doğru olmadığım, âyetin alay etme ve hayret belirtme kabilinden olmadığını söylemişlerdir. Bu görüşe göre âyetin mânası şöyle olur: Onlar bizim huzurumuza çıkacakları gün söylediklerini duyacak ve yaptıklarını göreceklerdir. Bazıları da âyete şu anlamı vermiştir: Onların konuşmalarını kendilerine duyur ve bildir. Huzurumuza gelecekleri gün onlara ne yapacağımızı gör. En doğrusunu Allah bilir. Ne var ki o zâlimler bugün tam bir sapkınlık içindedirler. Onlar apaçık bir pişmanlık veya tam bir helâk içindedirler. Buna benzer açıklamaları tefsirimizde birçok yerde yapmıştık.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Esmi' (أَسْمِعْ)

        İbn Fâris, "s-m-a" kökünün temel manasının bir sesi algılamak, işitmek ve kulağa ulaşan titreşimi idrak etmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sem'" kavramının işitme duyusu veya bu duyu organı (kulak) anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki "esmi'" kelimesi, emir kipi görünümünde (ef'il bihi) olmasına rağmen, Arap belagatinde "taaccüb" (şaşkınlık ve hayret bildiren ünlem) formudur. Anlamı "Onlar ne kadar da iyi işitecekler!" şeklindedir. İnkarcıların dünyadayken hakikate karşı sağır olan kulaklarının, ahirette azabı gördüklerinde ne kadar keskin bir şekilde açılacağını vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin barındırdığı sarsıcı retorik ve ironiye dikkat çeker. Dünyadayken peygamberin tebliğine karşı kulaklarını tıkayan (sağır taklidi yapan) zümrenin, hesap gününde ilahi hükmü ve azabın sesini duyduklarındaki o korkunç idrak anı, "Ne kadar da iyi işitecekler!" şeklindeki alaycı bir taaccüb (hayret) ünlemiyle yüzlerine vurulur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ne kadar da iyi işitirler manasına gelen bu taaccüb fiilinin, kıyamet gününde inkarcıların duyularının son derece keskinleşeceğini ve dünyada inkar ettikleri gerçekleri o gün en berrak şekilde duyacaklarını ifade ettiğini kaydeder.

        Bihim (بِهِمْ)

        Râgıb el-İsfahânî, "bi" harf-i ceri ve "him" (onlar) zamirinin birleşiminden oluşan bu kelimenin, taaccüb fiilinin (esmi') öznesini (kastedilen inkarcıları) fiile bağlayan gramatik bir unsur olduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, onlara, onlar manasına gelen bu zamirin, şaşkınlık ve keskin idrak eyleminin doğrudan kıyamet günündeki o zalimler topluluğuna nispet edildiğini aktarır.

        Ve ebsır (وَأَبْصِرْ)

        İbn Fâris, "b-s-r" kökünün gözle görmek, bir şeyin hakikatini kavramak ve içyüzüne dair kesin bir idrake (basiret) sahip olmak manalarını taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "basar" kelimesinin hem fiziksel görme organı (göz) hem de kalbin algılama gücü (idrak/basiret) için kullanıldığını ifade eder. Tıpkı önceki kelime gibi bu da "ef'il bihi" taaccüb kalıbındadır ("Ve ne kadar da iyi görecekler!"). Dünyada hakikate karşı kör olan gözlerin, ahirette azabın dehşetiyle fal taşı gibi açılıp her şeyi en ince ayrıntısına kadar (basiretle) idrak edeceği o geri döndürülemez uyanış anını tanımlar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiillerin (esmi' ve ebsır) peş peşe kullanılmasındaki varoluşsal tezat ve trajediyi analiz eder. İnsan fıtratı dünyadayken bu iki temel idrak kanalıyla (işitme ve görme) hakikati bulmakla yükümlüdür. Ancak zalimler bu kanalları dünyada felç etmişlerdir. Ahirette ise "perde kalkar" ve bu duyular korkunç bir netlik kazanır. Fakat bu "keskin görme ve işitme", kurtuluşa değil, sadece çaresiz bir pişmanlığa hizmet eden trajik bir uyanıştır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve ne kadar da iyi görürler manasına gelen bu taaccüb (hayret) fiilinin, zalimlerin ahiretteki idraklerinin zerre kadar şüphe barındırmayacak şekilde açılacağını ve hakikati ayan beyan müşahede edeceklerini kaydeder.

        Yevme (يَوْمَ)

        İbn Fâris, "y-v-m" kökünün zamanın belirli bir kesitini, gün ışığının olduğu süreyi veya büyük bir hadisenin vuku bulduğu mutlak vakti ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kelimesinin burada sıradan bir 24 saati değil, dirilişin, hesabın ve mutlak yüzleşmenin gerçekleşeceği o devasa kıyamet eşiğini (zamanını) işaret ettiğini kaydeder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, gün, vakit, o an manalarına gelen zaman zarfının, inkarcıların gözlerinin ve kulaklarının fal taşı gibi açılacağı o dehşet anını (hesap gününü) gramatik olarak sabitlediğini aktarır.

        Ye'tûnenâ (يَأْتُونَنَا)

        İbn Fâris, "e-t-y" kökünün temel manasının gelmek, ulaşmak, varmak ve huzura çıkmak olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ityân" kavramının bir hedefe veya bir otoritenin huzuruna doğru gerçekleşen varış eylemi olduğunu ifade eder. Muzari fiilin çoğul formu ve "nâ" (bize) zamiriyle birleşen bu kelime (Bize gelecekleri / huzurumuza çıkacakları gün), insanların kendi iradeleriyle değil, ilahi adaletin mutlak çekim gücüyle Allah'ın huzuruna (hesap makamına) zorunlu olarak getirilişlerini sembolize eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bize gelecekleri, huzurumuza varacakları manalarına gelen fiilin, yaratılmışların kıyamet günü Yaratıcı'nın mahkemesinde toplanma mecburiyetini ve o ilahi yüzleşmeyi bildirdiğini kaydeder.

        Lâkini (لَكِنِ)

        Râgıb el-İsfahânî, "lâkin" edatının "istidrâk" (sözü düzeltme, bir önceki cümleden doğabilecek yanlış algıyı giderme ve karşıt bir durumu bildirme) işlevi gören bir bağlaç olduğunu belirtir. Ahiretteki o keskin uyanış ve pişmanlık durumundan, içinde bulunulan şu anki (dünyevi) duruma sarsıcı bir geçiş (kontrast) sağlar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, fakat, ancak, lakin manalarına gelen bu edatın, kıyametteki "gören ve işiten" hal ile dünyadaki "kör ve sağır" hal arasındaki o devasa ontolojik uçurumu birbirine bağlayan köprü olduğunu aktarır.

        Ez-zâlimûne (الظَّالِمُونَ)

        İbn Fâris, "z-l-m" kökünün temelinde bir şeyi olması gereken yerden alıp, ait olmadığı, hakkı olmayan başka bir yere koymak ve karanlık (zulmet) manalarının yattığını açıklar. Nurun (ışığın) yokluğuna zulmet dendiği gibi, hakkın ve adaletin yokluğuna da zulüm denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zulm" kavramının haddi aşmak, gerçeği saptırmak ve fıtratın sınırlarını ihlal etmek olduğunu belirtir. Bu kelimenin Kur'an'daki en mutlak kullanımı "şirk" (Allah'a ortak koşmak) eylemidir. İsa'yı veya başka nesneleri ilahlaştıranlar, uluhiyet hakkını Allah'tan alıp yaratılmışlara (olmaması gereken yere) koydukları için en büyük "zalimler" olarak nitelenir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak ve inanç semantiğinde "zulüm" kelimesini sıradan bir sosyal adaletsizlik olarak değil, insanın kendi varoluşsal merkezini (tevhid eksenini) kaydırarak "ontolojik bir karanlığa" düşmesi olarak analiz eder. Zalim, sadece başkasına zarar veren değil; asıl, hakikati (kavle'l-hak) reddederek kendi ruhunu sonsuz bir hüsrana mahkûm eden (kendine zulmeden) kişidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, zalimler, haksızlık edenler ve haddi aşarak şirk koşanlar manalarına gelen bu kelimenin, hakikati tahrif edip yanlış inançlara sapanları en kuşatıcı ahlaki ve teolojik sıfatla tanımladığını kaydeder.

        El-yevme (الْيَوْمَ)

        İbn Fâris, "y-v-m" kökünün içinde bulunulan zamanı, günü ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, başındaki harf-i tarif (el) ile "el-yevme" (bugün) şeklindeki bu kullanımın, ayetin başındaki "yevme" (kıyamet günü) kelimesiyle muazzam bir edebi zıtlık (mutaabakat) oluşturduğunu vurgular. Ahiretin o dehşetli uyanış gününe karşılık, bu kelime insanın henüz tercih hakkı bulunan, eylemlerinin ve inkarının gerçekleştiği "şu anki dünyevi yaşam süresini" işaret eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı felsefi ve zamansal ironiye dikkat çeker. İki farklı "yevm" (gün) aynı ayette çarpışır. Zalimlerin trajedisi, zaman algılarındaki körlüktür. Onlar "bugün" (el-yevme/dünyada) hakikati göremeyecek kadar kördürler; fakat iş işten geçtikten sonra, "o gün" (yevme/ahirette) dehşet verici bir biçimde göreceklerdir. Kur'an, zamanın bu iki farklı boyutunu art arda vererek, insanın hakikat karşısındaki körlüğünün faturasını kendi yüzüne vurur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bugün, şu anki dünya hayatında manalarına gelen bu zaman zarfının, zalimlerin içinde bulundukları inkar halinin eylem sahasını (dünyayı) nitelediğini aktarır.

        Fî (فِي)

        Râgıb el-İsfahânî, içinde bulunma ve kapsama bildiren (zarfiyye) bir edat olduğunu belirtir. Zalimlerin sapkınlığının sıradan bir özellik olmadığını, onların bütünüyle dalaletin (sapıklığın) "içine" gömüldüklerini, dalaletin onları çepeçevre saran bir varoluşsal zindan/kap (zarf) haline geldiğini gramatik olarak tasvir eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, içinde, -de/da manalarına gelen bu edatın, inkarcıların sapkınlık bataklığına tamamen battıklarını ve o karanlığın (zulmün) içinde hapsolduklarını bildirdiğini kaydeder.

        Dalâlin (ضَلَالٍ)

        İbn Fâris, "d-l-l" kökünün temel manasının yoldan çıkmak, şaşırmak, kaybolmak ve helak olmak olduğunu belirtir. Suya karışıp eriyen, izi silinen şeyler için de bu kök kullanılır; çünkü asıl yoldan (merkezden) kopup belirsizliğe karışmıştır.

        Râgıb el-İsfahânî, "dalâl" kavramının, ister kasten ister hataen olsun, doğru yoldan (sırât-ı müstakîmden) sapmak manasına geldiğini ifade eder. 36. ayette İsa peygamber tevhidin "sırât-ı müstakîm" (dosdoğru yol) olduğunu ilan etmişti. Bu ayette ise o yoldan çıkanların (zalimlerin) vardığı yer "dalâl" (yolsuzluk/kaybolmuşluk) olarak tanımlanır. Bu, hakikatin inkarının kaçınılmaz ontolojik sonucudur.

        Arthur Jeffery, kelimenin kökeni itibarıyla Sami dillerindeki (özellikle İbranice/Aramice) dini terminolojideki karşılıklarına temas eder. "Dalâl", monoteist Ortadoğu geleneğinde sıradan bir hata değil, doğrudan doğruya "ilahi rotadan/şeriattan kopuş, ruhsal körlük ve sürgün" manasında teolojik bir kavramdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, sapkınlık, sapıklık, yoldan çıkmışlık ve kaybolmuşluk manalarına gelen kelimenin, İsa'nın kimliği ve Allah'ın birliği hususunda ihtilafa düşen fırkaların içine yuvarlandıkları o korkunç zihinsel ve inançsal körlüğü nitelediğini aktarır.

        Mubîn (مُبِينٍ)

        İbn Fâris, "b-y-n" kökünün temel manasının bir şeyin diğerinden ayrılması, aralarındaki mesafenin açılması ve böylece her ikisinin de açıkça seçilebilir, görünür (beyan) hale gelmesi olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "mübîn" sıfatının, hem bizzat kendisi apaçık ortada olan hem de başkasının durumunu açığa çıkaran (ifşa eden) nesneler/durumlar için kullanıldığını belirtir. Dalaletin "mübîn" (apaçık) olması; zalimlerin sapkınlıklarının öyle gizli saklı, tevil edilebilir veya incelikli bir felsefi hata olmadığını; aksine akıl, fıtrat ve vahiy penceresinden bakıldığında son derece bariz, kaba ve tartışmasız bir yoldan çıkış (körlük) olduğunu ilan eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi bağlamdaki şiddetine ve ayetin genelindeki zıtlık sanatına (mutaabakat) dikkat çeker. Ayet, "Ne kadar da iyi görecekler!" (ebsır) nidasıyla başlamış ve o keskin görme yetisini ahirete ertelemişti. Ancak ayetin sonunda, onların dünyadaki sapkınlıklarının da "apaçık, görünür, bariz" (mübîn) olduğu vurgulanır. Yani hakikat ve sapkınlık o kadar "mübîn"dir ki, bunu görememek için insanın kendi fıtratını bütünüyle kör etmesi (zulmetmesi) gerekir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, apaçık, aşikâr, besbelli manalarına gelen bu sıfatın, zalimlerin içinde bulunduğu şirk ve inkar karanlığının (dalaletin), aklıselim herkes tarafından kolayca anlaşılabilecek kadar net ve tartışılmaz bir sapkınlık olduğunu beyan ederek ayeti noktaladığını kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X