وَاِنَّ اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Meryem Sûresi, 36. Ayet
Daralt
X
-
“Îsâ şunu da söyledi: Muhakkak ki Allah, benim de Rabb’im, sizin de Rabb’inizdir. O halde O’na kulluk edin, doğru yol budur.”
Muhakkak ki Allah, benim de Rabb’im, sizin de Rabb’inizdir. O halde O’na kulluk edin. Kulluğa davet edilenler, Cenâb-ı Hakk’ın Rab’leri olduğunu biliyorlardı. Çünkü “Sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz” vb. sözler söylüyorlardı. Buna göre Hz. Îsâ onlara sanki şöyle demiş oluyordu: Benim de sizin de Rabb’iniz olduğunu bildiğiniz Yaratıcıya kulluğa dönünüz. Ve Rabb’iniz olmadığını bildiğiniz mahlûkata kulluk etmekten vazgeçiniz.
Yorumu Yorumla
-
Ve inne (وَإِنَّ)
Râgıb el-İsfahânî, cümleye kesinlik ve pekiştirme katan "inne" (şüphesiz, muhakkak) edatının, başındaki "ve" bağlacıyla birlikte önceki ayetlerdeki tevhidi beyanların ayrılmaz bir devamı olduğunu belirtir. Hz. İsa, kendi kimliğine ve kulluğuna dair yaptığı sarsıcı açıklamaları, bu edatla başlayan nihai ve mutlak bir inanç ilkesine bağlar.
Celaleddin el-Suyuti, kelimenin kıraat farklılıklarına (fetha ile "enne" veya kesra ile "inne" okunmasına) dikkat çeker. "İnne" şeklinde okunduğunda bu cümle, doğrudan Hz. İsa'nın beşikteki konuşmasının son ve en vurucu halkasıdır; "enne" okunduğunda ise "Çünkü Allah benim Rabbimdir" manasında ilahi bir gerekçelendirme halini alır. Her iki durumda da edat, ifadenin şüphe götürmezliğini mühürler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, şüphesiz ki, muhakkak ki manalarına gelen bu pekiştirme edatının, Hz. İsa'nın ağzından dökülen tevhidi inancın kesinliğini ve tartışmaya kapalı yapısını vurguladığını kaydeder.
Allâhe (اللَّهَ)
İbn Fâris ve Râgıb el-İsfahânî, bu ismin ibadet edilen, her şeyin kendisine boyun eğdiği ve mutlak otorite sahibi olan Yüce Yaratıcı'nın özel ismi (Lafza-i Celâl) olduğunu belirtirler. Hz. İsa, beşikteki konuşmasının zirvesinde, yeryüzündeki hiçbir nesneyi veya kendi varlığını değil, doğrudan doğruya bu mutlak Yaratıcı'yı işaret eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, bütün esma ve sıfatları kendinde toplayan Allah isminin, İsa'nın ve bütün insanlığın yegâne ibadet ve itaat makamı olarak belirlendiğini aktarır.
Rabbî (رَبِّي)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün malik olmak, bir şeyi ıslah etmek, koruyup gözetmek ve terbiye etmek manalarını taşıdığını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" kelimesinin bir varlığı derece derece olgunluğa ulaştıran mutlak kudret manasına geldiğini belirtir. Kelimenin sonuna eklenen "yâ" (benim) zamiriyle "Rabbî" (benim Rabbim) formunda kullanılması, Hz. İsa'nın kendi şahsi ve ontolojik bağlılığını ilan etmesidir.
Gabriel Said Reynolds, bu ifadenin Hristiyan teolojisine yönelik Kur'ani polemikteki merkezî rolüne dikkat çeker. İsa'nın, Hristiyanların iddiasının aksine kendisine "Rab" (Lord) demeyip, Allah'a "Benim Rabbim" diyerek hitap etmesi, Kur'an'ın "kul-Peygamber" İsa portresini kusursuzlaştıran bir metinsel müdahaledir. İsa, uluhiyet (tanrılık) tahtında oturan değil; tıpkı diğer varlıklar gibi bir "Rabb'in" terbiyesine ve yaratmasına muhtaç olan bağımlı bir varlıktır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, benim Rabbim, beni terbiye eden manalarına gelen bu ismin, Hz. İsa'nın kendi kulluğunu ve ilahi otorite karşısındaki acziyetini en samimi şekilde dışa vurduğu bir aidiyet beyanı olduğunu kaydeder.
Ve rabbukum (وَرَبُّكُمْ)
Râgıb el-İsfahânî, "ve" bağlacıyla bağlanan bu kelimenin, "rabb" (terbiye eden) ismi ile "kum" (sizin) çoğul muhatap zamirinden oluştuğunu belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tamlamadaki retorik dehanın ve teolojik eşitlemenin altını çizer. İsa, "Benim Rabbim" dedikten hemen sonra "ve sizin Rabbiniz" (ve rabbukum) diyerek kendisi ile kendisine hayretle bakan o kalabalık (İsrailoğulları) arasındaki ontolojik farkı sıfırlar. O, kalabalıktan farklı olarak sadece mucizevi (babasız) doğmuş ve peygamber kılınmış bir beşerdir; ancak "yaratılmışlık ve kulluk" düzleminde o da kavmi de aynı Rabb'in eşit kullarıdır. Bu ifade, peygamberi ilahlaştırma eğiliminin önünü sonsuza dek kapatan felsefi bir settir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve sizin Rabbiniz manasına gelen kelimenin, tevhidi inancın evrenselliğini ve hiçbir mahlûkun (İsa dahi olsa) bu mutlak kulluk ve yaratılmışlık hiyerarşisinden muaf olamayacağını aktardığını kaydeder.
Fa'budûhu (فَاعْبُدُوهُ)
İbn Fâris, "a-b-d" kökünün boyun eğmek, itaat etmek, zelil (alçakgönüllü) olmak ve bir otoriteye mutlak bağlılık göstermek anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ibâdet" kavramının, sevgi ve tazimle (yüceltmeyle) yoğrulmuş en üst düzey itaat eylemi olduğunu ifade eder. Fiilin başındaki "fe" harfi sebep-sonuç (takibiye) bildirir; yani, "Mademki O, hem benim hem de sizin Rabbinizdir, o halde (fâ) sadece O'na kulluk edin." Sonundaki "hû" (O'nu/O'na) zamiri de ibadetin yönünün kendi şahsına (İsa'ya) değil, bütünüyle Allah'a yönlendirilmesi gerektiğini gramatik olarak mühürler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik evreninde "ubûdiyet" (kulluk) eyleminin, yaratıcının "Rabb" vasfına verilmesi gereken yegâne rasyonel ve varoluşsal tepki olduğunu vurgular. İsa'nın "O'na kulluk edin" emri, kendisinin bir "tapınma nesnesi" değil, tam aksine insanları gerçek tapınma nesnesine (Allah'a) çağıran bir "yol gösterici/elçi" olduğunu ilan eden kurucu bir tebliğ cümlesidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, şu halde O'na kulluk edin, O'na ibadet edin manalarına gelen bu emir fiilinin, Hz. İsa'nın beşikteki sarsıcı monoloğunun ana gayesini ve dinin en temel pratik özetini (Tevhid ve İbadet) formüle ettiğini kaydeder.
Hâzâ (هَٰذَا)
Râgıb el-İsfahânî, "bu" manasına gelen işaret zamirinin, konuşanın hemen yakınındaki bir duruma veya zihinsel bir tasavvura işaret ettiğini belirtir. İsa'nın "hâzâ" diyerek işaret ettiği şey; kendisinin kul ve peygamber olması, Allah'ın tek Rabb oluşu ve sadece O'na kulluk edilmesi gerektiği şeklindeki bu saf, tevhidi itikat ve yaşam biçimidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, işte bu, bu anlattıklarım manalarına gelen işaret zamirinin, doğru yolun nerede aranması gerektiğini gösteren ve cümlenin devamındaki "sırât" (yol) kelimesine dikkat çeken bir sözdizimsel işaretçi olduğunu aktarır.
Sırâtun (صِرَاطٌ)
İbn Fâris, "s-r-t" kökünün temel manasının bir şeyi yutmak, tamamen içine almak olduğunu açıklar. Üzerinde yürüyen yolcuyu adeta kendi içine alıp kaybolmaktan kurtardığı ve hedefe doğru yuttuğu için büyük, geniş ve apaçık anayollara bu isim verilmiştir.
El-Cevâlîkî, bu kelimenin Klasik Arapçada yaygın olarak kullanılmakla birlikte, köken itibarıyla yabancı (muarrab) olabileceğini ve Rumca (Latince/Grekçe) köklerden Arapça dil mantığına uyarlandığını belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin dilbilimsel kökeninde Roma yollarını tanımlayan Latince "strata" (paved road / döşenmiş geniş yol) kelimesinin bulunduğunu, bu kelimenin Aramice/Süryanice (israt/sirata) üzerinden Arapçaya "sırât" olarak geçtiğini kesinleştirir. Kur'an, Geç Antik Çağ'ın bu bilindik ve sarsılmaz "kraliyet anayolu" imgesini alarak, onu tevhidi inancın "apaçık ve geniş ruhsal rotası" olarak kusursuzca teolojik bir kavrama dönüştürür.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi ve varoluşsal ağırlığına temas eder. "Sırât", ormanda veya çölde kaybolma ihtimali olan cılız bir patika (tarîk veya sebil) değildir; o, etrafı çizilmiş, bedeli ödenmiş, yolcusunu mutlak surette hakikate çıkaran devasa bir ana caddedir. İsa'nın "İşte bu sırâttır" demesi, kendi anlattığı tevhid akidesinin dışındaki her türlü karmaşık teolojinin (teslisin, şirkin) insanı uçuruma sürükleyen tehlikeli patikalar olduğunu, kurtuluşun ancak bu sade ve apaçık tevhid anayolunda bulunduğunu ilan etmesidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, geniş, apaçık ve doğru yol manalarına gelen kelimenin, Allah'ın birliği ve O'na kulluk esasına dayanan hak dinin (İslam'ın/Tevhidin) sarsılmaz ve evrensel güzergâhını tanımladığını kaydeder.
Mustakîm (مُسْتَقِيمٌ)
İbn Fâris, "k-v-m" kökünün temel anlamının ayakta durmak, doğrulmak, eğrilik ve pürüz barındırmamak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "istikamet" kavramının hedefinden sapmayan, içinde hiçbir zikzak, yamukluk veya çelişki barındırmayan mutlak doğruluk hali olduğunu ifade eder. Bir yolun "müstakîm" olması, o yolun yolcuyu en kısa, en güvenilir ve en sarsılmaz şekilde varış noktasına ulaştırması demektir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu sıfatın "sırât" (yol) kelimesiyle oluşturduğu anlamsal bütünselliğe dikkat çeker. "Sırât-ı Müstakîm" (Dosdoğru yol), Kur'an'ın kurtuluş için sunduğu nihai formüldür. Hz. İsa'nın beşikteki sarsıcı konuşmasını bu sıfatla bitirmesi; Hristiyanlığın ilerleyen asırlarda İsa'nın tabiatı hakkında üreteceği "oğulluk, tanrılık, üçleme" gibi dolambaçlı, akıl dışı ve eğri büğrü teolojik çıkmazlara (sapmalara) karşı, peygamberin bizzat kendi ağzından vurulmuş bir "doğruluk ve sadelik" mührüdür. Gerçek (müstakîm) olan tek şey, İsa'nın da kulu olduğu bir tek Allah'a ibadet etmektir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, dosdoğru, pürüzsüz, eğriliği ve sapması olmayan manalarına gelen bu sıfatın, Hz. İsa'nın tebliğ ettiği tevhid inancının hiçbir şüphe, şirk veya akıl dışılık barındırmayan yegâne ilahi hakikat olduğunu beyan ederek ayeti ve İsa peygamberin beşikteki mucizevi hitabını noktaladığını kaydeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla