مَا كَانَ لِلّٰهِ اَنْ يَتَّخِذَ مِنْ وَلَدٍۙ سُبْحَانَهُۜ اِذَا قَضٰٓى اَمْراً فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Meryem Sûresi, 35. Ayet
Daralt
X
-
“Allah’ın bir evlat edinmesi olacak şey değildir. O, bundan münezzehtir. Bir işe karar verdiği zaman ona sadece ‘ol’ der, hemen olur.”
Allah’ın bir evlat edinmesi olacak şey değildir. O, bundan münezzehtir. Allah Teâlâ zatını bir çocuk edinmekten tenzih etmektedir. Çünkü yüce Allah hakkında, çocuk edinmek ve talep etmek için baş vurulan sebepler oluşmaz. Ya da Cenâb-ı Hak burada zatını evlat edinmekten tenzih etmiyor fakat başka bir şey söylüyor: Çocuk edinmek ilâhlığı düşürür. Çünkü dünyada çocuk, babasının şeklinde olur ve ona benzer. Netice olarak mahlûkata benzeyen birisinin ilâh olması ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü dünyada çocuk, üç sebepten birisinden dolayı edinilir ve istenilir. Kişi, ya kapıldığı yalnızlıktan kurtulmak için çocuk yapar ve çocuğu ile bu yalnızlığını giderir, ya bir ihtiyacı vardır ve çocuğu sayesinde o ihtiyacını gidermekte başkasına muhtaç olmaktan kurtulur ya da düşmanlarından korktuğu için çocuk yapar ve ona dayanarak düşmanına galip gelir. Allah Teâlâ böylesi bir konumda olmaktan münezzehtir. Ve onun bir işi yapmaktaki hızı Bir işe karar verdiği zaman ona sadece ‘ol’ der, hemen olur beyanında belirtilmiştir. Emrinin yerine getirilmesinde bu derece hıza sahip olan bir varlığın hiçbir sebep ve gerekçe ile çocuğa ihtiyacı olmaz. Allah Teâlâ zâlimlerin söylediklerinden münezzehtir ve çok yücedir.
Yorumu Yorumla
-
Mâ (مَا)
Râgıb el-İsfahânî, "mâ" edatının cümlenin başında yer alarak nefy (olumsuzluk) işlevi gördüğünü belirtir. Kendisinden sonra gelen "kâne" (oldu) fiiliyle birleşerek (mâ kâne), sıradan bir reddetmenin ötesinde, durumun ontolojik bir imkânsızlık ve mutlak bir yakışıksızlık (tenzih) barındırdığını ifade eden gramatik bir kalkan oluşturur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, olumsuzluk edatı olan bu kelimenin, Allah'ın çocuk edinmesi ihtimalini daha cümlenin başında kesin ve şiddetli bir şekilde reddeden sözdizimsel bir başlangıç olduğunu kaydeder.
Kâne (كَانَ)
İbn Fâris, "k-v-n" kökünün var olmak, bir halde bulunmak ve meydana gelmek manalarını taşıdığını açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "kâne" nakıs fiilinin insanın veya bir varlığın statüsünü nitelediğini belirtir. Ancak "mâ kâne" kalıbı Kur'an belagatinde sadece geçmişe dönük bir "olmadı" beyanı değil; "hiçbir zaman olmadı, fıtraten mümkün değildir, asla yaraşmaz ve ihtimal dâhilinde dahi bulunamaz" şeklinde mutlak bir istihale (imkânsızlık) ve tenzih kalıbıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu yapının retorik gücüne dikkat çeker. Kur'an, İsa'nın kimliği etrafındaki "Tanrı'nın oğlu" tartışmalarını sıradan bir "Allah çocuk edinmemiştir" (lem yettehiz) cümlesiyle değil, "mâ kâne" (asla yakışmaz/böyle bir ihtimal dahi düşünülemez) kalıbıyla kestirip atar. Bu, uluhiyet (tanrılık) makamı ile biyolojik üreme kavramının yan yana gelmesinin felsefi ve teolojik açıdan akıl dışılığını vurgulayan devasa bir reddiyedir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, idi, oldu manalarına gelen bu fiilin, olumsuzluk edatıyla birleşerek (yakışmaz, yaraşmaz, imkânsızdır manasında) Allah'ın zatına atfedilen beşeri özellikleri kesin bir dille dışarıda bıraktığını aktarır.
Lillâhi (لِلَّهِ)
Râgıb el-İsfahânî, "lâm" (aidiyet, liyakat ve tahsis) harfi ile Allah lafza-i celâlinin birleşmesinden oluşan bu kelimenin, "Allah'a ait, Allah için, Allah'ın şanına" manalarına geldiğini belirtir. "Mâ kâne lillâhi" (Allah'ın şanına asla yakışmaz) ifadesi, mutlak kudret ve yaratıcı olan Zat'ın, yaratılmışların özelliklerinden (üreme ve nesep ihtiyacından) bütünüyle münezzeh olduğunu gramatik bir ihtisas (aidiyet) vurgusuyla ilan eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Allah'a, Allah için manalarına gelen bu ifadenin, zikredilecek olan imkânsızlık ve yakışıksızlık durumunun doğrudan Yüce Yaratıcı'nın zatına nispet edilerek (tenzih edilerek) kurulduğunu kaydeder.
En (أَنْ)
Râgıb el-İsfahânî, "en" edatının, muzari fiilin başına gelerek onu masdar (isim-fiil) formuna sokan (masdariyet) ve cümleye bağlayan bir harf olduğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, -mesi, -ması manalarına gelen bu bağlacın, "çocuk edinme" fiilini bir kavram/durum (masdar) haline getirerek, yakışmazlık beyanının ana nesnesini oluşturduğunu aktarır.
Yettehize (يَتَّخِذَ)
İbn Fâris, "e-h-z" (veya t-h-z) kökünün temel manasının bir şeyi elde etmek, kendi tasarrufuna almak, tutmak ve edinmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ittihaz" eyleminin, sıradan bir alma/tutma işinden ziyade, bilinçli, maksatlı ve bir ihtiyaca binaen bir şeyi "kendine mal etmek, edinmek" olduğunu açıklar. İnsanlar nesillerini sürdürmek, yalnızlıklarını gidermek veya güç kazanmak için evlat "edinirler" (ittihaz). Mutlak kemal, beka ve kudret sahibi olan Allah'ın ise böyle bir edinimden (ittihazdan) ontolojik olarak müstağni (ihtiyaçsız) olduğu beyan edilir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, edinmesi, elde tutması manalarına gelen bu fiilin, Allah'ın kendi zatına bir çocuk tahsis etmesi (evlatlık veya biyolojik oğul edinmesi) şeklindeki bütün putperest ve Hristiyan tasavvurlarını yıkan temel yüklem olduğunu kaydeder.
Min (مِنْ)
Râgıb el-İsfahânî, "min" edatının normalde ayrılma (den/dan) bildirdiğini, ancak böyle nefy (olumsuzluk) cümlelerinin içinde "zaide" (pekiştirme) işlevi görerek "hiçbir" manası kattığını belirtir. Yani Allah sadece İsa'yı veya Üzeyir'i değil, "hiçbir varlığı, hiçbir evladı" (min veledin) asla kendine çocuk edinmemiştir diyerek ihtimal dairesini sıfırlar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, cümleye "hiçbir" manası katan pekiştirme edatının, olumsuzlamanın (nefyin) kapsamını mutlaklaştırarak evlatlık inancının her türlü formunu dışarıda bıraktığını aktarır.
Veledin (وَلَدٍ)
İbn Fâris, "v-l-d" kökünün doğurmak, dünyaya getirmek, üremek ve bedensel bir türeme neticesinde neslin ortaya çıkması anlamlarına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "veled" kelimesinin hem bizzat doğurulan/doğuran hem de aralarında kan/nesep bağı kurulan varlıklar için kullanıldığını ifade eder.
Gabriel Said Reynolds, "veled" kelimesinin Meryem Suresi'ndeki merkezi teolojik önemine temas eder. Hristiyanlığın temel amentüsü olan "Nikaia (İznik) Konsili" inancına göre İsa, "yaratılmamış, Tanrı'dan doğmuş" (begotten, not made) bir Oğul'dur. Kur'an, bu "doğmuşluk" (v-l-d) mefhumunu mutlak surette reddeder. Allah'ın uluhiyetine bir "veled" (biyolojik veya teolojik oğul) isnat edilmesi, Kur'an'a göre gökleri çatlatacak, dağları yıkacak kadar ağır bir ontolojik hakarettir. İsa "Tanrı'nın oğlu" değil, sadece "Meryem'in oğlu"dur (İbnu Meryem).
Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla tüm Sami dil ailesinde (Aramice/İbranice "walad/yeled") üreme ve doğurganlık bağlamında kullanıldığını, Kur'an'ın bu ortak terminolojiyi alıp saf ve sarsılmaz bir "Tevhid" kalkanı olarak yeniden formüle ettiğini tespit eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, evlat, çocuk, soy manalarına gelen kelimenin, Allah'ın mutlak tekliğine (ehadiyetine) ve doğurulmamış/doğurmamış (lem yelid ve lem yûled) vasfına aykırı olan o çirkin isnadın (şirkin) tam kalbini işaret ettiğini kaydeder.
Subhânehu (سُبْحَانَهُ)
İbn Fâris, "s-b-h" kökünün temel manasının suda veya havada hızla akıp gitmek, yüzmek ve uzaklaşmak olduğunu belirtir. Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih etmeye "tesbih" (ve subhân) denilmesinin hikmeti, kulun Allah'ın zatını ona yakışmayan her türlü şerik, acziyet ve insani vasıftan hızla ve fersah fersah "uzak tutması", O'nun yüceliğini zihninde apayrı bir zirveye yerleştirmesidir.
Râgıb el-İsfahânî, "sübhân" kavramının Allah'ın her türlü beşeri sıfattan, mahlûkata benzemekten (teşbihten) ve çocuk edinmekten mutlak surette arınmışlığı (tenzihi) olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "Sübhânallah" veya "Sübhânehu" ibaresinin sıradan bir zikir cümlesi değil, sarsıcı bir "ontolojik refleks" (şok ünlemi) olduğunu vurgular. Ne zaman Kur'an'da Allah'a bir çocuk isnat edilmesinden (şirkten) veya müşriklerin antropomorfik (insan biçimci) hezeyanlarından bahsedilse, metin aniden bir öfke ve tenzih patlaması yaşayarak "Sübhânehu" (O, bundan mutlak yücedir/arınmıştır!) diye haykırır. Bu kelime, tevhidi koruyan anlamsal bir zırhtır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "O, noksanlıklardan ve kendisine atfedilen şeylerden münezzehtir (uzaktır/yücedir)" manalarına gelen bu ismin, Allah'ı çocuk edinme (veled) iftirasından mutlak bir tenzih ve tazim (yüceltme) ile soyutladığını kaydeder.
İzâ (إِذَا)
Râgıb el-İsfahânî, "izâ" edatının gelecek zaman (istikbal) bildiren bir şart zarfı olduğunu belirtir. "Ne zaman ki, -dığı vakit" anlamlarına gelir. Cümlenin devamındaki "kaza" (hükmetme) fiiline bağlanarak, ilahi iradenin devrede olduğu ve karar anının geldiği o mutlak zamansal/durumsal başlangıcı işaret eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, -dığı zaman, şayet, ne zaman ki manalarına gelen zaman zarfının, Allah'ın yaratma iradesinin eşyaya müdahil olduğu eşiği bildirdiğini aktarır.
Kadâ (قَضَىٰ)
İbn Fâris, "k-d-y" kökünün temel anlamının bir işi nihayete erdirmek, bitirmek, sağlamlaştırmak, kesin olarak hükme bağlamak ve uygulamak olduğunu açıklar. Eksik veya yarım kalmış bir sürecin kesin olarak tamamlanmasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "kaza" mefhumunun ilahi iradede bir şeyin değişmez, geri dönülemez ve tartışılmaz biçimde kararlaştırılıp varlık sahasına çıkarılması (hükmedilmesi) olduğunu ifade eder. Allah'ın bir işe "kaza" etmesi, onun yaratılış sürecindeki tüm engellerin kalkarak mutlak bir karara dönüşmesidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kaza kavramının teolojik gücüne dikkat çeker. "Kadâ emran" (Bir işe/duruma hükmettiğinde) ibaresi, Allah'ın yaratmasının biyolojik bir sürece (hamileliğe, doğuma, eşe) ihtiyacı olmadığını, O'nun yaratmasının doğrudan "irade ve hüküm" üzerine kurulu, vasıtasız ve mutlak bir ferman olduğunu beyan eder. İsa'nın varoluşu da (baba vasıtası olmadan) işte bu "kaza-i ilahi"nin bir sonucudur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, hükmetti, karara bağladı, takdir etti manalarına gelen mazi fiilin, Allah'ın evren üzerindeki mutlak ve önüne geçilemez tasarruf hakkını nitelediğini kaydeder.
Emran (أَمْرًا)
İbn Fâris, "e-m-r" kökünün iki farklı boyutu olduğunu belirtir: Birincisi bir iş, durum, nesne, yaratılmış hadise (şâ'n); ikincisi ise buyruk, talimat ve kesin irade beyanıdır. Ayette "kadâ emran" şeklinde kullanıldığında, yaratılmak istenen "herhangi bir nesneyi, durumu veya varlığı" ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "emr" kelimesinin burada "şân" (iş/varoluşsal mesele) anlamında olduğunu, nekra (belirsiz) formda kullanılarak ("herhangi bir emir/iş") ilahi yaratılışın sınır tanımayan kuşatıcılığını gösterdiğini belirtir. Varlık sahasına çıkarılacak şey bir bebek de olabilir, koca bir evren de olabilir; hepsi aynı "emr" kapsamındadır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, iş, durum, hadise, herhangi bir varoluş mefhumu manalarına gelen kelimenin, Allah'ın yaratma iradesinin yöneldiği nesneyi/hususu nitelediğini aktarır.
Fe-innemâ (فَإِنَّمَا)
Râgıb el-İsfahânî, bu yapının "fe" (takibiye ve sonuç), "inne" (şüphesiz/muhakkak) ve "mâ" (zaide) harflerinin birleşimiyle oluşan bir "hasr" (sınırlandırma, inhisar) edatı olduğunu belirtir. Manası "ancak, sadece, şundan ibaret" demektir. Yaratma eylemini sınırlandırır; yani Allah bir şeyi var etmek istediğinde malzemeye, zamana, bir eşe veya bedensel bir üremeye (çocuğa) asla muhtaç değildir, O'nun yaratması "sadece ve ancak" kelâmî bir buyruktan ibarettir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, o ancak, o sadece, şüphesiz ki o manalarına gelen hasr edatının, ilahi yaratışın vasıtasız ve emeksiz (zahmetsiz) tarzını mutlaklaştırdığını kaydeder.
Yekûlu (يَقُولُ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün iradeyi sese ve kelimelere dökerek ifade etmesi manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, söylemek manasındaki bu fiilin ("kavl"), insanlar için ses ve harflerle meram anlatmak iken; Allah için kullanıldığında iradenin, kudretin ve var etme enerjisinin eşyaya dolaysız bir şekilde sirayet etmesi (tekvin) olduğunu kaydeder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, söyler, der manalarına gelen muzari fiilin, ilahi kudretin yaratma eylemini, herhangi bir el işçiliği veya fizyolojik oluşum süreci olmaksızın, doğrudan "söz/emir" (kelâm) mertebesinden gerçekleştirdiğini ifade ettiğini aktarır.
Lehu (لَهُ)
Râgıb el-İsfahânî, "lâm" (için, -e/a) edatı ile "hû" (o) zamirinin birleşiminin, var edilecek olan nesneye/işe (emran) yönelik bir hitap yönelimi olduğunu belirtir. Allah, henüz varlık sahasına tam çıkmamış ama iradesinde (ilimde) var olan o hakikate "ona" (lehu) diyerek doğrudan muhatap alır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ona, o işe manalarına gelen edatın, ilahi emrin ("Kün") doğrudan yaratılacak olan varlığı (bu bağlamda Hz. İsa'yı veya herhangi bir nesneyi) hedef aldığını gösteren gramatik bir bağlaç olduğunu kaydeder.
Kun (كُنْ)
İbn Fâris, "k-v-n" kökünün var olmak, mevcudiyet göstermek ve meydana gelmek manalarını taşıdığını belirtir. Emir kipi olan "Kün" (Ol), yokluktan varlığa çıkışın talimatıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "Kün" emrinin varlık fermanı olduğunu, ilahi iradenin eşyaya süratle intikalini sembolize ettiğini ifade eder. Allah'ın yaratması aletle, organla, eşle veya biyolojik babayla değil; salt bu "ontolojik emir" iledir. Hz. İsa'nın babasız yaratılışı da, Âdem'in topraktan yaratılışı gibi, işte bu mutlak "Kün" fermanının bir tezahürüdür.
Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı felsefi sarsıntıya ve "ilahî kelâm"ın (logos) yaratıcı gücüne dikkat çeker. "Kün" (Ol) nidâsı, zamanın ve mekânın ötesinden gelen, fiziği var eden metafizik bir çığlıktır. İnsan aklı nesnelerin oluşumunu sebepler ve süreçler (baba, üreme, zaman) zincirinde ararken; Kur'an "Kün" diyerek tüm nedenselliği yıkar ve saf, mutlak failin (Allah'ın) vasıtasız iradesini evrenin merkezine diker. İsa "Tanrı'nın Oğlu" (biyolojik bağ) değil, bizzat "Kün" emrinin (ilahi sözün/kelimetullahın) cisimleşmiş halidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ol, meydana gel manalarına gelen varlık emrinin, Yüce Allah'ın yoktan var etme (ibda) sanatının hiçbir şarta veya araca bağlı olmadığını niteleyen mutlak ve tekil yaratılış parolası olduğunu aktarır.
Fe-yekûnu (فَيَكُونُ)
İbn Fâris, "k-v-n" kökünden türeyen ve "var olur, meydana gelir" manasına gelen muzari fiil olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, fiilin başındaki "fe" (takibiye ve sebep) bağlacının, ilahi emir (Kün) ile eşyanın vücut bulması (yekûn) arasında hiçbir zamansal gecikme, aksama veya direnç olmadığını ifade ettiğini belirtir. Emir verilir verilmez, yokluk itaat eder ve varlık "oluverir".
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin teolojik ve kozmolojik bütünlüğüne temas eder. "Kün fe-yekûn" (Ol der, anında oluverir) formülü, İslam tevhidi ile diğer muharref (bozulmuş) teolojiler arasındaki en keskin ayrımdır. Meryem'in babasız bir şekilde hamile kalması ve İsa'nın varoluşu, ilahi sistemde "Kün fe-yekûn" sürati ve kolaylığı (heyyin) içindedir. Hristiyanların İsa'nın varoluşunu açıklamak için uydurdukları karmaşık "üçleme" (teslis) ve "oğulluk" mitolojileri, Kur'an'ın bu iki kelimelik (Kün feyekûn) yalın, sarsıcı ve mutlak yaratılış kuralı karşısında ontolojik olarak tuzla buz olur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "o da hemen olur, anında meydana gelir" manalarına gelen bu fiilin, ilahi emre (Kün) gösterilen mutlak ve süratli itaati ifade ederek, Allah'ın çocuk edinme ithamlarından ne kadar yüce ve vasıtasız bir yaratıcı olduğunu beyan edip ayeti muazzam bir tekvin (yaratma) mührüyle tamamladığını kaydeder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla