ذٰلِكَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَۚ قَوْلَ الْحَقِّ الَّذ۪ي ف۪يهِ يَمْتَرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Meryem Sûresi, 34. Ayet
Daralt
X
-
"İşte Meryem oğlu Îsâ bu; şüpheye düşüp tartıştıklan konuda gerçek söz de bu.”
İşte Meryem oğlu Îsâ bu. Yani Meryem oğlu Îsâ budur, yoksa Hıristiyanların ve başkalarının dediği gibi O Allah’ın oğlu değildir, Hıristiyanların dediği gibi üç unsurdan biri de değildir. İşte Meryem oğlu îsâ mealindeki cümlenin Îsâ’ya dair onlara verdiğin haber de bu, şu kâfirlerin şüpheye düşüp tartıştıkları konuda gerçek söz de bu mânaya gelmesi de muhtemeldir Çünkü onlar Îsâ (a.s.) hakkında kendilerine verdiğin haberi inkâr ettiler. Yani onların doğruluğundan şüphe ettikleri konuda gerçek söz de budur. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Zâlike (ذَٰلِكَ)
Râgıb el-İsfahânî, "zâlike" işaret zamirinin normal şartlarda fiziki olarak uzakta bulunan bir nesneyi veya şahsı işaret etmek için kullanıldığını, ancak Kur'an belagatinde bu edatın çoğu zaman işaret edilen kişinin veya durumun "makamca/şerefçe yüksekliğini" yahut kıssanın "tartışılmaz kesinliğini" vurgulamak üzere tahsis edildiğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki retorik gücüne ve bağlamına dikkat çeker. Beşikte konuşan mucizevi bebeğin monoloğu bittikten hemen sonra Kur'an'ın kendi ilahi anlatıcı (omniscient narrator) sesinin devreye girerek "İşte bu..." (Zâlike) diye söze başlaması; adeta tarihin içindeki o mucize sahnesini dondurup, asırlar sonra bu konuda tartışacak olan Hristiyan ve Yahudi polemikçilere karşı ilahi bir parmakla gerçeği işaret etmesi, "Aradığınız hakikat tam olarak budur" demesidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, işte bu, şu manalarına gelen işaret zamirinin, kendisinden önceki ayetlerde beşikteyken kendisini "Allah'ın kulu ve peygamberi" olarak tanıtan bebeğin gerçek kimliğine dair ilahi bir tasdik ve özetleme başlangıcı olduğunu kaydeder.
Îsâ (عِيسَى)
El-Cevâlîkî, El-Muarrab adlı eserinde bu özel ismin Arapça kökenli (aslî) olmadığını, yabancı bir dilden Arapçaya geçmiş (muarrab) ve gayr-ı munsarif (tenvin ve esre almayan) bir kelime olduğunu belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökenine dair detaylı analizinde, ismin temelinin İbranicedeki "Yeşua" (kurtuluş) kelimesine dayandığını, ancak Kur'an'daki "Îsâ" fonetiğinin doğrudan İbraniceden değil; Geç Antik Çağ'daki Arami ve özellikle Nasturi Hristiyanların kullandığı Süryanice "İşo" (Isho) formundan süzülerek Arapçanın sesbilimsel yapısına kusursuzca yerleştiğini tespit eder.
Gabriel Said Reynolds, "İsa" isminin Kur'an'daki formunun Hristiyan Arapların kullandığı "Yesû" formundan farklı olmasının sıradan bir dilsel tercih olmadığını, bunun bilinçli bir polemik ve metinlerarası diyalog olduğunu savunur. Kur'an, Hristiyanların tanrısallaştırdığı "Yesû" figürünü reddederken, aynı tarihsel şahsiyeti bütünüyle tevhidi bir çerçevede (peygamber ve kul olarak) yeniden inşa ettiği için ona kendi İslami/Kur'ani terminolojisindeki ismi, "Îsâ"yı verir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, İbranice/Aramice kökenli olup "kurtuluş, Tanrı kurtarır" manalarına gelen bu ismin, beşikte mucizevi şekilde konuşan çocuğun şahsi adı olduğunu ve Kur'an'da onu ilahlık vasfından arındırılmış bir ulu'l-azm peygamber olarak nitelediğini aktarır.
İbnu (ابْنُ)
İbn Fâris, "b-n-y" kökünün temel manasının bina etmek, inşa etmek ve üst üste koymak olduğunu belirtir. Erkek çocuğuna (oğula) "ibn" denilmesinin sebebi, onun babasının/annesinin bir nevi bedensel inşası, soyunun devamı ve onun fıtri bir yapısı olmasındandır.
Râgıb el-İsfahânî, "ibniyet" kavramının ebeveyn ile çocuk arasındaki doğrudan nesep ve doğum bağını ifade ettiğini kaydeder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın Hristiyan teolojisine yönelik reddiyesinde bu kelimenin taşıdığı muazzam ontolojik yüke temas eder. Hristiyanlığın merkezindeki İsa tasavvuru "İbnullah" (Tanrı'nın Oğlu) üzerine kuruludur. Kur'an ise İsa'yı her zikrettiğinde inatla ve ısrarla onu "İbnu Meryem" (Meryem'in oğlu) tamlamasıyla anar. Bu basit bir soy bildirimi değil; İsa'nın ilahi, ezeli ve aşkın bir "oğul" olmadığını, aksine biyolojik bir anneden (Meryem'den) doğmuş, etten ve kemikten ibaret, fâni bir "insan evladı" olduğunu zihinlere kazıyan semantik bir balyoztur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, oğul, erkek evlat manasına gelen bu nesep kelimesinin, İsa'nın varoluşsal bağını doğrudan ve sadece annesine nispet ederek, onun Tanrı'nın oğlu olduğu inancını kökünden yıktığını kaydeder.
Meryeme (مَرْيَمَ)
El-Cevâlîkî, bu ismin İbranice/Aramice kökenli olup Arapçaya sonradan geçmiş acemi bir özel isim olduğunu belirtir.
Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ bağlamında Kur'an'ın İsa'yı ısrarla "Meryem oğlu İsa" (Îsâ'bnu Meryem) şeklinde matrilinear (anne soylu) bir nispetle anmasının önemini vurgular. Ortadoğu'nun patriyarkal (ataerkil) soy geleneğinde bir erkeğin annesinin adıyla anılması son derece istisnai bir durumdur. Kur'an bu tamlamayı kullanarak hem İsa'nın babasız (mucizevi) doğuş gerçeğini tesciller hem de onu ontolojik olarak bütünüyle "anne karnından çıkan mahlûk" statüsüne hapsederek ilahlaştırma eğilimlerinin önüne set çeker.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, dindar kadın, Rabbine hizmet eden manalarına geldiği rivayet edilen bu ismin, Hz. İsa'nın dünyevi varlığının yegâne kökü ve sebebi olan annesinin bizzat adı olduğunu aktarır.
Kavle (قَوْلَ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün insanın düşüncesini, iradesini ve bilgiyi sese, harflere ve kelimelere dökerek ifade etmesi manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" (söz/beyan) mefhumunun bir konudaki hükmü ve açıklamayı ifade ettiğini kaydeder.
Celaleddin el-Suyuti, ayetteki bu kelimenin irabına (gramatik konumuna) ve kıraat farklılıklarına dikkat çeker. Eğer kelime ötre ile "kavlu" okunursa, "İşte bu, Meryem oğlu İsa'dır ve bu (söylenenler) hakkın ta kendisidir" manasına gelir. Ancak meşhur kıraatte olduğu gibi üstün ile "kavle" şeklinde (mef'ul-i mutlak olarak) okunursa, cümlenin kesinliğini ve değişmezliğini bildiren bir tekid (pekiştirme) olur; "Ben bu kıssayı hak ve mutlak bir söz olarak (kavle'l-hakk) söylüyorum" demektir. Bu dilbilgisi detayı, kıssanın mitolojik bir efsane değil, ilahi ve tarihi bir gerçeklik olduğunu sabitler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, söz, kelâm ve beyan manalarına gelen bu kelimenin, İsa peygamberin kimliği hakkında uydurulan efsanelere karşı Kur'an'ın ortaya koyduğu nihai ve ilahi ifadeyi nitelediğini kaydeder.
El-Hakkı (الْحَقِّ)
İbn Fâris, "h-k-k" kökünün temel manasının sabit olmak, yerinden oynamamak, gerçek, doğru, şüphesiz ve değişmez olmak manalarını barındırdığını açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "Hak" kavramının batılın (yalanın ve asılsızlığın) tam zıddı olduğunu belirtir. İnsanın zihnindeki inancın veya sözün, dış dünyadaki gerçeklikle birebir uyuşmasına hak denir. Aynı zamanda bu kelime, mutlak varlık olan, değişmeyen ve her şeyin asıl yaratıcısı olan Allah'ın esmasından biridir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin taşıdığı felsefi ve ontolojik ağırlığı analiz eder. İsa'nın kimliği hakkında söylenen "Kavle'l-hak" (Hakkın/Gerçeğin sözü) tamlaması, salt bir "doğru bilgi" (truth) vermenin ötesindedir. Hak, burada ontolojik bir kesinliktir. Tarih boyunca İsa hakkında üretilen "Tanrı'nın oğlu", "üçlemenin bir unsuru" veya Yahudilerin iddiasıyla "gayrimeşru bir çocuk" şeklindeki bütün o sanal/mitolojik yanılsamalar (batıl inançlar), Kur'an'ın bu "Hak" (mutlak gerçeklik) kılıcıyla kesilip atılır. İsa ne bir ilahtır ne de lanetlidir; o, bütünüyle Hakk'ın (Allah'ın) kulu ve peygamberidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, mutlak gerçek, doğru, sabit ve yalanın zıddı manalarına gelen bu kelimenin, hem Hz. İsa'nın bizzat kendisinin Allah'ın hak bir kelimesi olduğunu hem de Kur'an'ın onun hakkındaki bu anlatımının tartışılmaz ve mutlak doğruyu yansıttığını kaydeder.
Ellezî (الَّذِي)
Râgıb el-İsfahânî, bu edatın ism-i mevsul (ilgi zamiri) olduğunu ve kendisinden sonra gelen yan cümleciğin (sıla cümlesinin) anlamını, kendisinden önceki isme (İsa'ya veya Hakk'a) bağlayarak onun niteliğini veya durumunu açıkladığını belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "o ki, -en/an" manalarındaki bu bağlacın, İsa hakkındaki o devasa tartışma ve şüphe durumuna geçişi sağlayan gramatik bir köprü olduğunu aktarır.
Fîhi (فِيهِ)
Râgıb el-İsfahânî, içinde bulunma ve hakkında olma manası taşıyan "fî" edatı ile "hî" (o/onun) zamirinin birleşiminden oluşan bu kelimenin, ihtilafın ve tartışmanın döndüğü "merkezi, konuyu ve nesneyi" işaret ettiğini açıklar. Tartışma boşlukta değil, doğrudan doğruya İsa'nın (fîhi) kimliği, tabiatı ve varoluşsal statüsü etrafında dönmektedir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, onun hakkında, onun hususunda manalarına gelen bu edatın, İsa'nın şahsiyetini tarihsel şüphenin ve teolojik çekişmelerin mutlak odak noktası olarak belirlediğini kaydeder.
Yemterûn (يَمْتَرُونَ)
İbn Fâris, "m-r-y" kökünün temel manasının şüphe etmek, tartışmak, itiraz etmek ve bir meseleyi çözümsüz bir şekilde uzatmak olduğunu açıklar. Köken itibarıyla sütün gelmesi için hayvanın memesini art arda sıkıp ovalamaya (mery) dayanır; insanların bir konuyu inatla deşip durması, sürekli tartışıp içinden bir şey çıkarmaya çalışması da bu kökten hareketle "imtira/mirye" olarak adlandırılmıştır.
Râgıb el-İsfahânî, "mirye" kavramının insanın kalbindeki derin şek ve şüphe olduğunu belirtir. Hakikat açıkça ortada olmasına (veya onlara sunulmasına) rağmen, felsefi kibrin veya inadi bir şüpheciliğin etkisiyle gerçeği tartışma konusu yapmaya devam etmektir. Muzari (şimdiki/geniş zaman) fiili olan "yemterûn", bu tartışmanın geçmişte bitip kapanmadığını, o an devam ettiğini ve gelecekte de süreceğini gösterir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamındaki teolojik polemik sahasına temas eder. İsa hakkındaki "imtira" (şüphe/tartışma) iki uçlu bir sarkaç gibidir. Bir yanda onu peygamber kabul etmeyip zina çocuğu olmakla suçlayan, onu çarmıha gerip lanetleyen Yahudilerin ifratı (aşırılığı) vardır. Diğer yanda ise onun insani sınırlarını (kul olmasını) reddedip onu Tanrı veya Tanrı'nın Oğlu ilan eden Hristiyan teolojisinin tefriti vardır. "Yemterûn" kelimesi, her iki zümrenin de hakikati (kavle'l-hak) ıskalayarak şüphe ve teolojik bir illüzyon içinde debelenişini özetler.
Gabriel Said Reynolds, "yemterûn" fiilini Geç Antik Çağ'ın Hristiyanlık tarihindeki "Kristoloji" (İsa'nın doğası) tartışmaları ekseninde okur. Kur'an'ın bu tespiti, Süryani, Yakubi, Nasturi kiliseleri, Bizans Ortodoksluğu ve Yahudi toplulukları arasında İsa'nın tabiatı (tek doğa mı, çift doğa mı, Tanrı mı, insan mı?) üzerine yüzyıllar boyunca süren, konsiller toplanmasına ve kanlı mezhep savaşlarına yol açan o bitmek bilmeyen felsefi/teolojik çekişmelerin tam kalbine işaret eder. İnsanlar onun hakkında "şüphe ve bitmez bir tartışma" (imtira) içindedir; Kur'an ise bu ayetle o karmaşık tartışma dosyasına kendi tevhidi/sade mührünü vurarak davayı kapatır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, şüphe ediyorlar, tartışıp duruyorlar ve ihtilafa düşüyorlar manalarına gelen bu fiilin, Hz. İsa'nın kimliği, doğumu ve uluhiyeti (tanrılığı) hususunda asırlardır süregelen inanç kargaşasını ve insanoğlunun hakikat karşısındaki bocalamasını ifade ederek ayeti sonlandırdığını kaydeder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla