Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meryem Sûresi, 29. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meryem Sûresi, 29. Ayet

    فَاَشَارَتْ اِلَيْهِ۠ قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِياًّ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Feeşârat ileyh(i)(s) kâlû keyfe nukellimu men kâne fî-lmehdi sabiyyâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bunun üzerine Meryem çocuğu işaret etti. ‘Beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz?’ dediler.”

      Hz. İsa’nın Beşikte Konuşması

      Meryem çocuğu işaret etti. Yani konuşun diye oğlu Îsa'yı işaret etti. Beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz dediler. Yani beşikte yatan bir çocukla nasıl konuşuruz dediler.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe-eşâret (فَأَشَارَتْ)

        İbn Fâris, "ş-v-r" kökünün temel manasının bir şeyi göstermek, açığa çıkarmak, el veya başka bir uzuvla bir yöne dikkat çekmek ve bir emri/isteği belirtmek olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "işaret" kavramının, konuşmaksızın göz, kaş, el veya baş gibi bir organla muhataba maksadı anlatma eylemi olduğunu ifade eder. Fiilin başındaki "fe" (takibiye) harfi, Meryem'in kavminin ağır iftiraları ve suçlamaları karşısında hiçbir bekleme, bocalamaya veya sözlü savunmaya girmeden derhal ve kararlılıkla elini bebeğe doğru uzattığını gösterir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemin psikolojik ve dramatik boyutuna dikkat çeker. Meryem, Allah'a verdiği "susma orucu" sözüne (savm) sadık kalarak, kendisini aklama yükümlülüğünü tamamen ilahi mucizeye (kucağındaki bebeğe) devretmiştir. Sözün bittiği yerde yapılan bu sessiz işaret, kavminin öfkesi karşısında gösterilen devasa bir tevekkül ve teslimiyet beyanıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, işaret etti, eliyle gösterdi manalarına gelen bu fiilin, Meryem'in konuşma yasağına uyarak, kendisine yöneltilen çirkin ithamlara karşı cevabı bizzat kucağındaki Hz. İsa'nın vereceğini muhataplarına anlatmak için kullandığı fiziksel yönlendirme olduğunu kaydeder.

        İleyhi (إِلَيْهِ)

        Râgıb el-İsfahânî, yönelme bildiren "ilâ" edatı ile "hî" (o, ona) zamirinin birleşiminden oluşan bu kelimenin, işaret etme eyleminin hedefini kesin olarak belirlediğini açıklar. Meryem rastgele bir yeri değil, doğrudan doğruya kucağındaki veya yanındaki yeni doğmuş bebeği (İsa'yı) işaret ederek, kalabalığın bütün şaşkınlığını ve dikkatini o noktaya kanalize eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "ona, ona doğru" manalarına gelen bu edatın, Meryem'in eyleminin yönünü ve kavminin muhatap alması gereken asıl kaynağı (bebeği) gösteren bir bağlaç olduğunu aktarır.

        Kâlû (قَالُوا)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün insanın düşüncesini sese ve kelimelere dökerek ifade etmesi manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, söylemek manasındaki fiilin çoğul kalıbı (dediler) olan bu kelimenin, İsrailoğulları'nın Meryem'in işareti karşısında yaşadıkları ikinci şoku ve infiali yansıttığını ifade eder. Onlar zina gibi büyük bir suçun hesabını sorarken, Meryem'in onlara cevap vermek yerine bir bebeği işaret etmesi, kalabalık tarafından bir "alay edilme" veya "delilik" olarak algılanmış ve anında sözlü bir tepkiye (kâlû) dönüşmüştür.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, dediler, söylediler manalarına gelen bu fiilin, kalabalığın Meryem'in bu tavrını akıl dışı bularak derhal itiraz ettikleri ve şaşkınlıklarını dışa vurdukları anı temsil ettiğini kaydeder.

        Keyfe (كَيْفَ)

        Râgıb el-İsfahânî, "keyfe" edatının bir şeyin durumunu, halini ve nasıllığını sorgulamak için kullanılan bir soru harfi olduğunu belirtir. Ayetin bağlamında bu kelime, sıradan bir bilgi alma (istifham) amacı taşımaz; aksine, durumun akılalmazlığını, imkânsızlığını ve tabiat kanunlarına aykırılığını vurgulayan bir "istinkâr" (reddetme, kınama) ve taaccüp (hayret) ifadesidir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu soru edatının taşıdığı sosyo-psikolojik tepkiye temas eder. Kavim, "Nasıl konuşuruz?" (keyfe) diyerek nedenselliği ve rasyonel aklı savunmaktadır. Onların dünyasında yeni doğmuş bir bebeğin mantıklı bir diyalog kurması ontolojik bir imkânsızlıktır. Bu edat, insan aklının sınırları ile ilahi mucizenin sınırsızlığı arasındaki çatışmanın patlak verdiği noktadır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, nasıl, ne suretle manalarına gelen soru edatının, İsrailoğulları'nın Meryem'in işaretini ciddiyetsiz bulduklarını ve henüz beşikteki bir bebekten mantıklı bir açıklama beklemenin saçmalığını ifade etmek üzere kullandıklarını aktarır.

        Nukellimu (نُكَلِّمُ)

        İbn Fâris, "k-l-m" kökünün iki temel manası olduğunu açıklar: Birincisi yaralamak ve iz bırakmak; ikincisi ise insanın meramını ses ve kelimelerle ifade ederek muhatabının zihninde bir tesir/iz (mecazi bir çizik) bırakmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "kelâm" kavramının sese, anlama ve akli tutarlılığa dayalı karşılıklı sözlü iletişim olduğunu ifade eder. Muzari (şimdiki/geniş zaman) formunda ve birinci çoğul şahısla (biz nasıl konuşuruz) kullanılan bu fiil, kavmin, kucağındaki bebekle rasyonel ve hukuki bir diyalog (kelâm) kurmanın imkânsızlığını beyan edişidir; zira kelâm ancak akil ve baliğ olanlar arasında gerçekleşebilir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "kelâm" fiilinin bu ayetteki kullanımını varoluşsal bir ironi olarak değerlendirir. Kavim "biz bir bebekle nasıl kelâm ederiz?" diyerek iletişimin fiziksel sınırlarına tutunurken; Kur'an, İsa'nın bizzat Allah'ın "Kelimetullah" (Allah'ın Kelâmı/Sözü) olduğunu belirterek, onların konuşmayı reddettikleri bebeğin, ilahi sözün ta kendisi olduğunu sarsıcı bir teolojik zıtlıkla ortaya koyar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, konuşuruz, söz söyleriz manalarına gelen bu fiilin, yetişkin ve akıl sahibi insanların hukuki bir sorgulamayı idrakten yoksun bir bebekle yapamayacaklarına dair kavmin itirazını bildirdiğini kaydeder.

        Men (مَنْ)

        Râgıb el-İsfahânî, bu edatın akıl sahibi, iradeli ve şuurlu varlıkları (insan, melek, cin vb.) nitelemek için kullanılan bir ism-i mevsul (ilgi zamiri) olduğunu belirtir. Kavmin bebeği işaret ederken cansız nesneler için kullanılan "mâ" yerine "men" (kimse/şahıs) edatını kullanması, kastedilenin bir insan yavrusu olduğunu gramatik olarak sabitler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kimse, o kişi manalarına gelen ilgi zamirinin, kendisinden sonra gelecek olan vasıfların (beşikte olma ve sabi olma durumunun) ait olduğu özneyi, yani yeni doğan Hz. İsa'yı işaret ettiğini aktarır.

        Kâne (كَانَ)

        İbn Fâris, "k-v-n" kökünün var olmak, bir halde bulunmak ve meydana gelmek manalarını taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kâne" nakıs fiilinin genellikle geçmiş zaman (mazi) bildirse de, Kur'an'daki bazı bağlamlarda "hâl" (şimdiki durum) manasında varoluşsal bir mevcudiyeti ifade edebileceğini kaydeder. Kavmin "beşikte kâne (olan) biriyle" şeklindeki ifadesi, bebeğin o anki fiziksel ve zamansal statüsünü (henüz yeni doğmuşluk halini) belirten bir durum tespitidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, idi, oldu, o halde bulunuyor manalarına gelen fiilin, bebeğin şu anki acizliğini ve bebeklik çağındaki halini niteleyen bir zaman/durum yüklemi olduğunu kaydeder.

        Fî'l-mehdi (فِي الْمَهْدِ)

        İbn Fâris, "m-h-d" kökünün temel manasının bir şeyi düzlemek, yaymak, yumuşak hale getirmek ve yatıp dinlenmeye elverişli bir zemin hazırlamak olduğunu açıklar. Beşik kelimesinin bu kökten türemesinin sebebi, bebeğin bedeni için rahat, düz ve korunaklı bir yatma alanı olarak hazırlanmasıdır. Yeryüzü için "mihâd" (döşek/beşik) denilmesi de aynı kök mantığına dayanır.

        Râgıb el-İsfahânî, "mehd" kavramının küçük çocukların (bebeklerin) yatırıldığı, korunduğu ve sallandığı özel yatak (beşik) olduğunu belirtir. Meryem'in kucağındaki veya o an yerleştirildiği yerdeki bebek için "beşikteki" nitelemesinin kullanılması, onun mutlak fizyolojik bağımlılığını, aklî ve bedensel yetersizliğini (konuşma ihtimalinin sıfır olduğunu) vurgulayan bir mekânsal/durumsal belirteçtir.

        Gabriel Said Reynolds, "beşikte konuşma" motifinin Kur'an ile Geç Antik Çağ edebiyatı arasındaki metinlerarası ilişkisine (intertextuality) dikkat çeker. İsa'nın henüz bebekken konuşması motifi, kanonik (resmi) İncillerde yer almazken, "Arapça İsa'nın Çocukluğu İncili" (Arabic Infancy Gospel) gibi Hristiyan apokrif metinlerinde mevcuttur. Kur'an, Geç Antik Çağ'ın Ortadoğu havzasında dolaşımda olan bu mucize anlatısını alarak, İsa'nın ilahi misyonunun daha ilk andan (beşikten) itibaren başladığını ve onun Meryem'in iffetini savunan ilahi bir ayet (işaret) olduğunu kendi tevhid ekseninde sarsıcı bir teolojiye dönüştürür.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, döşek, yatak, beşik manalarına gelen kelimenin, bebeğin (İsa'nın) dünyevi ve biyolojik olarak henüz süt emme ve uyuma çağında olduğunu, akli melekelerinin kelâm etmeye müsait olmadığı o acizlik dönemini tanımladığını kaydeder.

        Sabiyyâ (صَبِيًّا)

        İbn Fâris, "s-b-y" kökünün meyil etmek, arzu duymak anlamlarının yanı sıra; henüz sütten kesilmemiş, ergenlik ve akıl çağına erişmemiş, bakıma muhtaç çok genç çocukluk evresini tanımladığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sabî" kelimesinin, aklî, bedensel ve dilsel olgunluğa henüz ulaşmamış, tecrübesiz, kendi başına ayakta duramayan ve kelimeleri telaffuz edemeyen bebek veya küçük çocuk manasına geldiğini ifade eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin kullanımındaki edebi tezata ve i'câz-ı beyanîye (belagat mucizesine) temas eder. Zekeriya kıssasında Hz. Yahya için "Biz ona sabî iken hükmü/hikmeti verdik" (Meryem 19:12) denilirken; burada kavim, "sabî" olan bir bebeğin konuşmasının imkânsızlığını iddia etmektedir. Kur'an, "sabî" (akli ve bedensel acziyet) kelimesini tam da mucizenin gerçekleşeceği zemin olarak kullanır; insanın en zayıf ve dilsiz olduğu o "sabilik" anında, ilahi kelâmın o zayıf bedenden fışkırması, aklın tüm sınırlarını yıkan ontolojik bir zaferdir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, küçük çocuk, sabi, bebek manalarına gelen kelimenin, İsrailoğulları'nın Meryem'in işaretine verdikleri itirazın temel argümanı olduğunu; henüz idrakten yoksun ve konuşma yetisinden mahrum bir sabi ile hukuki veya rasyonel bir meseleyi tartışmanın mantıksızlığını beyan ederek ayeti tamamladığını kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X