فَكُل۪ي وَاشْرَب۪ي وَقَرّ۪ي عَيْناًۚ فَاِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ اَحَداًۙ فَقُول۪ٓي اِنّ۪ي نَذَرْتُ لِلرَّحْمٰنِ صَوْماً فَلَنْ اُكَلِّمَ الْيَوْمَ اِنْسِياًّۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Meryem Sûresi, 26. Ayet
Daralt
X
-
“Ye iç, gözün aydın olsun! İnsanlardan birini görürsen de ki: Ben, çok esirgeyici olan Rahmân’a adakta bulundum; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.”
Ye iç, gözün aydın olsun! Yani üzerine dökülen taze hurmaları ye, altında akıtılan akarsudan iç ve hüzün duyduğun, canının ve çocuğunun canının derdine düştüğün yerden razı ol veya gönlün hoş olsun. İnsanlardan birini görürsen de ki: Ben, çok esirgeyici olan Rahmân’a adakta bulundum; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım. Yani susma ve konuşmama adağında bulundum. Âyet bazı mushaflarda böyle nakledilmiştir, o da Übeyy’in mushafıdır. Âyette geçen “de ki” ifadesi “söyle” anlamında değildir. Buradaki “söyleme” den maksat Meryem’in onlara “Ben, çok esirgeyici olan Rahmân’a adakta bulundum” anlamında yaptığı bir işarettir. Eğer âyetin mânası bu ise işaretin maksadı bildirmesi ve anlatabilmesi durumunda bizzat sözün ve kelâmın sağladığı neticeyi gerçekleştireceğine dair delil olur. Bundan dolayı dilsizlerin ve başkalarının işaretleri anlaşılıyor ve kavranabiliyorsa işaret yoluyla yaptıkları talâk (boşama), nikâh ve bütün akitleri geçerli olur. Bazıları da “de ki” ifadesinin gerçek mânada “söylemek” anlamına geldiğini ifade etmişlerdir. Buna göre Meryem’e şöyle demesi emredilmiş olur: “Ben çok esirgeyici olan Rahmân’a susma ve sükût etme adağında bulundum.” Netice olarak onun susma ve sükût adağı, bu ifadeyi kullandıktan sonra başlamış olur. Hasan-ı Basrî de bu kanaati benimsemiştir.
Yorumu Yorumla
-
Fe-kulî (فَكُلِي)
İbn Fâris, "e-k-l" kökünün temel anlamının bir şeyi çiğnemek, yutmak ve beslenmek amacıyla bedene almak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ekl" kavramının katı gıdaların mideye indirilmesi eylemini ifade ettiğini kaydeder. Fiilin başındaki "fe" (takibiye/hemen ardından) bağlacı, Meryem'in kendisine sunulan mucizevi hurmaları (rutab) vakit kaybetmeksizin ve hiçbir endişe duymadan yemesi gerektiğine dair ilahi bir müsaadeyi ve emri bildirir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ye, beslen manalarına gelen emir kipli bu fiilin, Hz. Meryem'e doğum sonrası kaybettiği enerjiyi toplaması ve Allah'ın ikramını kabul etmesi yönünde verilen somut bir talimat olduğunu aktarır.
Veşrebî (وَاشْرَبِي)
İbn Fâris, "ş-r-b" kökünün su veya herhangi bir sıvıyı içmek, bedene almak manasına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, içmek manasındaki bu emrin, bir önceki ayette Meryem'in ayaklarının altından akıtılan su arkına (seriyy) yönelik olduğunu belirtir. Yemek (ekl) ve içmek (şürb) eylemlerinin peş peşe zikredilmesi, Meryem'in biyolojik bütünlüğünün (açlık ve susuzluğunun) mucizevi rızıklarla kusursuz bir şekilde güvence altına alındığını gösterir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve iç manasına gelen bu fiilin, Meryem'in hem fizyolojik ihtiyacını gidermesi hem de Allah'ın himayesinde olduğunu hissederek ruhsal bir tatmin yaşaması için zikredildiğini kaydeder.
Ve karrî (وَقَرِّي)
İbn Fâris, "k-r-r" kökünün iki temel manaya sahip olduğunu belirtir: Birincisi soğukluk, serinlik; ikincisi ise bir yerde sabit kalmak, yerleşmek ve istikrar bulmaktır. "Kurretü'l-ayn" (göz aydınlığı) tabirinin, sevinç gözyaşlarının serin olmasından veya insanın aradığı şeyi bulduğunda gözünün arayıştan vazgeçip (sabitlenip) huzur bulmasından kaynaklandığını açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "karâr" kavramının sükûnet ve huzur hali olduğunu ifade eder. Meryem'e "karrî" (aydın olsun, sakinleş) denilmesi, onun "keşke ölseydim" diyecek kadar zirveye ulaşan kederinin ve korkusunun (hüznünün) ilahi bir müdahaleyle anında durdurulmasını, kalbinin mutlak bir emniyet ve sürur hissine (göz aydınlığına) sabitlenmesini emreder.
Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı felsefi ve psikolojik inkılaba (dönüşüme) dikkat çeker. "Gözün aydın olsun / gözün karar kılsın" nidası, Meryem'in yaşadığı varoluşsal sarsıntının, yerini ilahi bir itminana (tatmine) bırakmasıdır. İnsan aklının ve toplumun acımasızlığının getirdiği o "kaynama/sarsılma" hali, "karrî" emriyle varoluşsal bir serinliğe ve dondurucu bir huzura erişir; Meryem'in gözü artık dünyanın kınayıcı bakışlarına karşı ilahi bir perdeyle kapanmış, sadece mucizeye (İsa'ya) kilitlenmiştir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, aydın olsun, huzur bulsun, sevinsin manalarına gelen bu fiilin, mucizevi bebeği (İsa'yı) kucağına alan Meryem'in annelik şefkatiyle ferahlamasını ve Allah'ın koruması altında olduğunu bilerek tüm kederlerinden arınmasını ifade ettiğini kaydeder.
Aynen (عَيْنًا)
İbn Fâris, "a-y-n" kökünün insanın görme organı (göz), su pınarı, güneş ve bir şeyin bizzat kendisi (özü) manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin burada doğrudan görme organı (göz) manasında kullanıldığını, Arap belagatinde insanın iç dünyasındaki huzurun ve sevincin dışa vurduğu, belli olduğu en temel organ olması hasebiyle hüznün veya sevincin merkezi olarak zikredildiğini ifade eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), edebi tefsir bağlamında bu kelimenin kullanımındaki mecaz-ı mürsel veya kinaye sanatına temas eder. Meryem'in bütün bedeni ve ruhu keder içindeyken, sadece "gözünün" (aynen) zikredilmesi, acının ve sevincin insan yüzündeki en okunaklı penceresinin göz olmasındandır. Gözün aydınlanması, ruhun karanlığının tamamen yırtıldığının estetik bir ilanıdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, göz manasına gelen bu kelimenin, "karrî" fiiliyle birleşerek Arapçada sevinmek ve kederden kurtulmak manasındaki meşhur "göz aydınlığı" (kurretü'l-ayn) deyimini oluşturduğunu ve Meryem'in psikolojik tesellisini mühürlediğini aktarır.
Fe-immâ (فَإِمَّا)
Râgıb el-İsfahânî, bu yapının "fe" (takibiye), "in" (şart edatı) ve "mâ" (zaide/pekiştirme harfi) kelimelerinin birleşiminden (idgam) oluştuğunu açıklar. Cümleye "eğer, şayet, ne zaman ki" manası katarak, Meryem'in gelecekte karşılaşacağı muhtemel bir durumu (insanlarla yüzleşme anını) kesin bir şarta bağlar ve verilecek talimatın ön hazırlığını yapar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, eğer, şayet manalarına gelen bu şart ve pekiştirme edatının, Meryem'in kucağında bebekle insan içine karıştığında maruz kalacağı sorulara karşı nasıl davranması gerektiğini belirten eylem planını başlattığını kaydeder.
Terayinne (تَرَيِنَّ)
İbn Fâris, "r-e-y" kökünün gözle görmek, idrak etmek, bilmek ve bir görüş sahibi olmak manalarını taşıdığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" fiilinin burada doğrudan fiziksel görme ve karşılaşma anlamında kullanıldığını ifade eder. Fiilin sonuna eklenen ve "nûn-u tekid" (pekiştirme nûnu) adı verilen şeddeli nûn harfi (terayinne), Meryem'in insanlarla karşılaşma ihtimalinin sıradan bir varsayım olmadığını, bu yüzleşmenin kaçınılmaz bir şekilde ve kesinlikle gerçekleşeceğini gramatik olarak vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, görecek olursan, karşılaşırsan manalarına gelen bu muzari fiilin, Meryem'in toplumdan (ailesinden ve kavminden) birileriyle mutlaka yüz yüze geleceği o zorlu imtihan anını işaret ettiğini aktarır.
Mine'l-beşeri (مِنَ الْبَشَرِ)
İbn Fâris, "b-ş-r" kökünün insanın dış yüzeyi, derisi anlamına geldiğini, kıl veya yünle kaplı olmayıp açıkta olduğu için insan türüne de "beşer" isminin verildiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "beşer" kelimesinin insanın melekten veya cinden ayrılan fizyolojik, toplumsal ve dünyevi doğasını ifade ettiğini belirtir. Cebrail'in de Meryem'e "beşer" suretinde göründüğü hatırlatıldığında; burada kastedilenin mucizevi âlemden olmayan, sıradan, sorgulayıcı ve dedikoduya meyilli "insan kalabalığı" olduğu anlaşılır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde bu kelimenin buradaki kullanımının taşıdığı ontolojik gerilime dikkat çeker. Meryem, mutlak tecrit halinden ve meleklerle/mucizelerle dolu kutsal alandan çıkıp yeniden "beşerin" (toplumun, sıradanlığın ve yargılayıcı dünyanın) arasına dönecektir. Mucizenin (İsa'nın), seküler olanla (beşerle) temas edeceği anın tanımıdır bu kelime.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, insan türünden, insanlardan manalarına gelen bu ifadenin, Meryem'in karşılaşmaktan ve kınanmaktan korktuğu halkı, tanıdıklarını veya yoldan geçen sıradan şahısları nitelediğini kaydeder.
Ahaden (أَحَدًا)
İbn Fâris, "v-h-d" (veya e-h-d) kökünün temel manasının birlik, teklik ve bir şeyin tek başına olması manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ehad" kelimesinin burada "herhangi biri, kim olursa olsun" manasında mutlak bir genellik (istiğrak) ifade ettiğini kaydeder. Meryem'in karşısına çıkacak kişi ister sıradan bir yabancı, ister akrabası, isterse de mabedin ileri gelen bir din adamı olsun, verilecek tepkinin (susmanın) hiç kimseye ayrıcalık tanınmadan mutlak olarak uygulanması gerektiği vurgulanır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, birini, herhangi bir kimseyi manalarına gelen bu kelimenin, karşılaşılacak şahsın kimliğinin önemsizliğini ve verilecek savunma talimatının (susma orucunun) istisnasız herkes için geçerli olduğunu bildirdiğini aktarır.
Fe-kûlî (فَقُولِي)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün insanın düşüncesini sese ve kelimelere dökmesi manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" (söyleme) eyleminin sadece dille yapılan sesli bir konuşmayı değil, aynı zamanda işaretle, bedensel bir tepkiyle veya yazıyla meramı anlatmayı da kapsayabileceğini ifade eder. Nitekim Meryem'e bir sonraki ayette susma orucu emredileceği için, buradaki "söyle" emri sözlü bir konuşmadan ziyade; hal diliyle, baş işaretiyle veya önceden yazılmış bir yazıyla "Ben oruçluyum" mesajını muhataba iletmesi manasına gelir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, de ki, şöyle söyle manalarına gelen emir fiilinin, Meryem'in sorgulayıcı gözler karşısında kendisini savunmak için takınacağı iletişimin şeklini ve mesajın içeriğini belirlediğini kaydeder.
İnnî (إِنِّي)
Râgıb el-İsfahânî, cümlenin başında yer alan "inne" (muhakkak, şüphesiz) edatı ile "yâ" (ben) zamirinin birleşiminden oluştuğunu; iletilecek mesajın hiçbir şüpheye, tartışmaya veya pazarlığa açık olmadığını, mutlak bir kararlılık barındırdığını ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, muhakkak ki ben, şüphesiz ben manalarına gelen pekiştirmeli zamirin, Meryem'in karşısındakine vereceği cevabın netliğini ve kararlılığını gösterdiğini aktarır.
Nezertu (نَذَرْتُ)
İbn Fâris, "n-z-r" kökünün temel anlamının insanın kendisine vacip/farz olmayan bir ibadeti, zorluğu veya eylemi kendi hür iradesiyle kendisine borç kılması, adaması olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "nezr" kavramının, kişinin Allah rızası için bir ibadeti üstlenmesi olduğunu belirtir. Meryem'in "Ben adadım" (nezertu) demesi, susma eyleminin sıradan bir küskünlük, kibir veya fizyolojik bir hastalık değil, tamamen teolojik bir adanmışlık, kutsal bir sözleşme olduğunu ilan etmesidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamı ve İsrailoğulları geleneğindeki arka planına dikkat çeker. "Nezir" (adak) kurumu, Yahudi şeriatında çok önemli bir yer tutar; kişiler kendilerini belirli bir süre için şaraptan, saç kesmekten veya dünyevi işlerden (ve hatta konuşmaktan) alıkoyarak tamamen Tanrı'ya adarlar. Meryem'in bu kavramı kullanması, kavminin çok iyi bildiği ve saygı duyduğu meşru bir dini mazereti (susma adağını) kalkan olarak kullandığını gösterir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, adadım, söz verdim manalarına gelen bu fiilin, Meryem'in insanlarla iletişimi kesme eyleminin Allah'a verilmiş dini bir söz (adak ibadeti) niteliği taşıdığını muhataplarına bildirmesi için seçilmiş hukuki ve dini bir terim olduğunu kaydeder.
Li'r-rahmâni (لِلرَّحْمَٰنِ)
İbn Fâris, "r-h-m" kökünün şefkat, acıma, koruma ve lütfetme anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Rahmân" isminin, merhameti her şeyi ve herkesi kuşatan Allah'a has özel bir isim olduğunu ifade eder. Meryem'in adağını "Allah'a" değil de hususi olarak "Rahmân'a" yaptığını söylemesi (Meryem Suresi'nin genelinde bu ismin yoğun kullanımıyla da uyumlu olarak), onun bu süreçte toplumun kınamasından çok, ilahi merhamete duyduğu ihtiyacı ve o merhametin gölgesinde güvende olduğunu hissetmesini sembolize eder.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki (özellikle Güney Arabistan kitabeleri ve Süryanice'deki "Rahmana" formundaki) köklü teolojik geçmişine temas eder. Meryem'in ibadetini bu isimle nitelemesi, Geç Antik Çağ'ın mutlak merhametli monoteist Tanrı algısıyla Kur'an metninin kusursuz bir uyum içinde olduğunu gösterir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Rahman için, o sonsuz merhamet sahibine manalarına gelen bu ifadenin, yapılan ibadetin (adağın) yegâne muhatabını ve Meryem'in en büyük sığınağını belirten teolojik bir yönelme olduğunu aktarır.
Savmen (صَوْمًا)
İbn Fâris, "s-v-m" kökünün temel manasının insanın kendisini bir şeyden tutması, engellemesi, alıkoyması ve eylemsizlik (sükût/hareketsizlik) olduğunu açıklar. Yeme ve içmeden kesilmeye oruç dendiği gibi, esen rüzgârın durmasına veya konuşmaktan vazgeçip susmaya da lügatte "savm" denilir.
Râgıb el-İsfahânî, "savm" kavramının İslam şeriatında yeme-içme ve cinsel ilişkiden uzak durmak manasına geldiğini, ancak önceki şeriatlarda (ve özellikle bu ayetin bağlamında) dille ilgili bir kısıtlamayı, yani "konuşmaktan alıkoymayı" (susma orucunu) ifade ettiğini belirtir.
Angelika Neuwirth, bu kelimenin Geç Antik Çağ'daki asketik (zühd/ruhban) gelenekleriyle olan bağına dikkat çeker. Hristiyan ve Yahudi mistisizminde, ağır varoluşsal krizler veya ilahi sırlar karşısında insanın sığınabileceği en üstün ibadet formu "kutsal sessizlik"tir (hesychasm). Meryem'in "savm" (susma orucu) adaması, onun Kur'an'da saf ve adanmış bir ruhani figür olarak konumlandırılmasının en çarpıcı ritüelistik örneğidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin psikolojik ve stratejik boyutunu vurgular. Kucağında babasız bir çocuk taşıyan Meryem'in, fanatik ve yargılayıcı bir kalabalığa (İsrailoğulları'na) söyleyebileceği hiçbir kelime onları ikna etmeye yetmeyecektir. İlahi kudret, Meryem'i nafile bir savunma çabasından kurtarmak için ona "susmayı" emreder; zira kelimelerin bittiği yerde mucize (İsa'nın beşikte konuşması) devreye girecektir. Susmak, burada en güçlü savunma mekanizmasıdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, sözlükte kendini tutmak ve engellemek manalarına gelen kelimenin, burada Meryem'in insanlarla hiçbir şekilde konuşmamayı ve kendini tamamen sessizliğe hapsetmeyi (susma orucunu) Allah'a adadığını ifade ettiğini kaydeder.
Fe-len (فَلَنْ)
Râgıb el-İsfahânî, "len" edatının muzari (şimdiki/gelecek zaman) fiilinin başına gelerek onun anlamını geleceğe dönük olarak kesin, vurgulu ve mutlak bir şekilde olumsuzlaştıran (nefy-i istikbal) bir harf olduğunu belirtir. Meryem, bu edatı kullanarak kararının esnemeyeceğini, o gün boyunca hiçbir şart altında suskunluğunu bozmayacağını muhatabına kati bir dille ilan eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, asla, katiyen manalarına gelen kesin olumsuzluk edatının, alınan susma kararının ciddiyetini ve tavizsizliğini bildiren gramatik bir mühür işlevi gördüğünü aktarır.
Ukellime (أُكَلِّمَ)
İbn Fâris, "k-l-m" kökünün iki temel manası olduğunu belirtir: Birincisi yaralamak ve iz bırakmak; ikincisi ise insanın meramını ses ve sözcüklerle ifade ederek muhatabının zihninde bir tesir/iz (mecazi bir çizik) bırakması, yani konuşmasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "kelâm" kavramının sese ve anlama dayalı sözlü iletişim olduğunu ifade eder. Birinci tekil şahıs formundaki "ukellime" (konuşacağım) fiilinin "len" edatıyla birleşmesi (asla konuşmayacağım), Meryem'in sözlü iletişimi o gün için tamamen kapattığını, dudaklarından hiçbir insani sözcüğün dökülmeyeceğini gösterir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, konuşacağım manasına gelen (olumsuz edatla "konuşmayacağım" olan) bu fiilin, Meryem'in adadığı orucun mahiyetini (yeme-içme değil, konuşma yasağı olduğunu) somutlaştıran temel eylem olduğunu kaydeder.
El-yevme (الْيَوْمَ)
İbn Fâris, "y-v-m" kökünün zamanın belirli bir kesitini, gün ışığının olduğu süreyi ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kelimesinin mutlak olarak güneşin doğuşundan batışına kadar olan zaman dilimini nitelediğini ifade eder. Başındaki harf-i tarif (el) ile "el-yevme" formu, içinde bulunulan o spesifik günü (bugün) işaret eder. Meryem'in susma adağı sonsuz bir dilsizlik değil, krizin aşılacağı o mühim güne mahsus, zamanı sınırlandırılmış (süreli) bir ibadettir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, bugün, bulunduğumuz gün manalarına gelen zaman zarfının, susma orucunun süresini belirleyerek, Meryem'in kendini savunma işini tamamen Allah'ın mucizesine (İsa'nın konuşmasına) bıraktığı o kritik 24 saati işaret ettiğini aktarır.
İnsiyyâ (إِنْسِيًّا)
İbn Fâris, "e-n-s" kökünün vahşetin ve yabancılığın zıddı olarak ünsiyet kurmak, kaynaşmak, alışmak ve görünür olmak manalarına geldiğini belirtir. Cinlerin gizli ve görünmez olmasına karşın, insanların göz önünde olması ve birbiriyle sosyal bağlar kurması hasebiyle onlara "ins / insân" adı verilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "insiyy" kelimesinin tek bir insana, insan türünden herhangi bir bireye mensubiyeti ifade ettiğini kaydeder. Meryem'in "hiçbir insiyy ile konuşmayacağım" demesi; hayvanlarla, meleklerle veya kendi iç sesiyle olan iletişimi değil, bizzat kendisini sorguya çekecek, dedikodu yapacak ve hesap soracak olan "sosyal insanlarla" (halkla) irtibatı tamamen kestiğini vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, hiçbir insana, herhangi bir beşere manalarına gelen bu kelimenin, konuşma yasağının nesnesini belirlediğini; Meryem'in Allah'ı zikretmeye devam edebileceğini ancak kendisini kınamak üzere karşısına çıkacak olan insanların sorularına kesinlikle sözlü cevap vermeyeceğini beyan ettiğini kaydeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla