قَالَ كَذٰلِكِۚ قَالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌۚ وَلِنَجْعَلَـهُٓ اٰيَةً لِلنَّاسِ وَرَحْمَةً مِنَّاۚ وَكَانَ اَمْراً مَقْضِياًّ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Meryem Sûresi, 21. Ayet
Daralt
X
-
“Melek cevap verdi: ‘Orası öyle; ancak Rabb’in buyurdu ki: O bana kolaydır. Biz, onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız. Bu, kararlaştırılmış bir iştir.”
Melek cevap verdi: Orası öyle; ancak Rabb’in buyurdu ki ben herhangi bir sebebe dayanarak da sebepsiz de yaratırım. O bana kolaydır. Yani bir şeyi belli bir sebep aracılığıyla da sebepsiz olarak da yaratmak bana kolaydır. Bazıları bu beyanı şöyle anlamışlardır: Rabb’in daha önce geçen peygamberlere de bunun benzerini, yani babasız ve anasız çocuk yaratmaya kadir olduğunu söylemiştir. Biz, onu insanlara bir delil (yapacağız). Yani -daha önce geçen peygamberlerin haber verdiği üzere- onun babasız olarak doğmasını insanlara karşı peygamberliklerine dair delil getireceğiz. Çünkü onlar babasız ve anasız bir çocuk dünyaya geleceğini haber vermişlerdi. Ve aynen dedikleri gibi oldu. Bu da peygamberlerin verdikleri haberi ancak Cenâb-ı Hak’tan öğrendiklerini gösterir. Verdikleri haber onların doğru söylediklerinin delili olur. Allah Teâlanın bu kararlaştırılmış bir iştir mealindeki beyanı, peygamberlere daha önce verdiği bu haber ve yaptığı vâd kararlaştırılmış ve olacak bir iştir mânasına geür. Müfessirler Biz onu insanlara bir delil kılacağız meâlindeki beyanı, dünyaya babasız gelmiş olması, beşikte iken insanlarla konuşması ve bunların dışında onda başka mûcizelerin de görülmüş olması dolayısıyla îsâ’yı insanlara bir delil yapacağız diye açıklamışlardır. Hz. îsâ’nın, öldükten sonra dirilmeye dair insanlara delil olması da mümkündür. Çünkü yüce Allah onu babasız olarak ve herhangi bir sebebe bağlı olmadan yaratmıştır. İnsanlar babasız dünyaya gelen çocuk görmedikleri için de ölümden sonra dirilmeyi inkâr etmişlerdi. Ama daha sonra îsâ (a.s.) babasız dünyaya geldi. Ölümden sonra dirilme de aynen böyle olacaktır. Çünkü aralarında hiçbir fark yoktur. Sebebine gelince babasız ve annesiz çocuk yaratmaya kadir olan varlık, öldükten sonra diriltmeye de kadirdir. Hatta buna evleviyetle kâdirdir. Ve kendimizden insanlara bir rahmet kılacağız. Çünkü onun yoluna giren ve kendisini takip edene kurtuluş vesilesi olur. Allah Teâlâ’nın bir âyette peygamberine verdiği mesaj da budur. “Ve seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”. Yüce Allah’ın insanlara gönderdiği bütün nebiler ve resûller de hep beyleydiler. Allah Teâlâ’dan onlara rahmet olarak gelmişlerdir. Bu, kararlaştırılmış bir iştir. Yani bu meydana gelecek bir iştir. Ebû Bekir el-Esamm’m: Orası öyle; ancak Rabb’in buyurdu ki: O bana kolaydır. Biz, onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız beyanı hakkındaki teviline göre “bu kararlaştırılmış bir iştir” meâlindeki cümle, bu, peygamberlerin îsâ ve annesi hakkında verdikleri haber doğrultusunda bilinen bir vâd ve haberdir anlamına gelir. Müfessirlerin, îsâ’nın (a.s.) Meryem’in yakasına ya da burnuna veya bunların dışında başka bir yerine üfürüldü şeklindeki sözlerinin ya da bundan başka anlattıkları hususların ve Kitapta belirtilmeyen diğer kıssaların, Allah Teâlâ’dan veya vahye muhatap olan peygamberden gelen bir habere dayanmadıkça anlatılması caiz değildir. Çünkü bunu söyleyen kimsenin doğru söyleyip söylemediği ve rivayetin sahih olup olmadığı bilinemez. Netice olarak Kur’ân’da ne söylenmişse o kadar söylenmeli, orada geçen haberin üzerine ilâve de eksiltme de yapmamalıdır. Çünkü bu haberler, Hz. Peygamber’e sırf risâlet ve nübüvvetine delil olsun diye belirtilmiştir. Sebebine gelince, söz konusu haberler daha önce geçen kitaplarda yer almış olan haberlerdir. Bu haberleri Mekke’de bilen kimseler vardı. Dolayısıyla işaret edilen haberler onların kitaplarında belirtildiği gibi ifade edilmiştir ki Resûl-i Ekrem’in bunları yüce Allah’tan öğrenmiş olduğunu anlasınlar. Eğer bu haberlere ilâve yapılsa ya da eksiltilse Hz. Peygamber’in peygamber olduğuna delil olmazlardı.
Yorumu Yorumla
-
Kâle (قَالَ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün insanın zihninde beliren bir düşünceyi, iradeyi veya bilgiyi kelimelere dökerek ifade etmesi, sese dönüştürmesi anlamına geldiğini belirtir. Bu bağlamda fiil, Cebrail'in Meryem'in yaşadığı varoluşsal dehşeti ve "Nasıl olur?" şeklindeki fıtri itirazını karşılamak üzere ilahi fermanı söze döktüğü o keskin iletişim anını imler.
Râgıb el-İsfahânî, söylemek ve beyan etmek manasındaki bu fiilin, burada elçinin kendi şahsi fikrini değil, kendisini gönderen mutlak otoritenin kesin hükmünü tebliğ etme (kavl-i ilahî) eylemi olduğunu kaydeder. İnsan aklının imkânsızlık duvarı, ilahi kelamın (kâle) kudretiyle aşılır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin "dedi, söyledi" manasıyla, meleğin Meryem'e biyolojik engellerin ilahi irade karşısındaki hiçliğini hatırlatan o kati cevabı başlattığını aktarır.
Kezâliki (كَذَٰلِكِ)
Râgıb el-İsfahânî, "işte böyle, bu şekilde" manalarına gelen bu işaret isminin, muhatabın (Meryem'in) durumunu ve hayretini tasdik edip onaylamak için kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamıyla bu kelime Meryem'e şu mesajı verir: "Senin hiçbir erkek eli değmemiş tertemiz ve bakire bir kadın olduğun gerçeği tam da senin anlattığın gibidir; ancak ilahi kudret tam da bu yokluk ve imkânsızlık hali üzerinden tecelli edecektir."
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin belagat açısından taşıdığı geçiş (köprü) işlevine dikkat çeker. "Kezâliki" ibaresi, Meryem'in biyolojik gerçekliğe dayanan mazeretini reddetmeden onu kabul eden, ancak hemen ardından cümlenin seyrini tabiatüstü bir zemine kaydırarak tartışmayı sonlandıran muazzam bir retorik araçtır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, işaret ve benzetme ifade eden bu edatın sonundaki "ki" (müennes/dişil) zamiriyle doğrudan Meryem'e hitap ettiğini ve onun bakireliğine rağmen bu mucizenin vuku bulacağını bildiren bir pekiştirme unsuru olduğunu kaydeder.
Rabbuki (رَبُّكِ)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün malik olmak, koruyup gözetmek, ıslah etmek ve üzerinde mutlak tasarruf hakkına sahip olmak manalarını taşıdığını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" kelimesinin, bir varlığı derece derece olgunluğa ulaştıran, yoktan var edip terbiye eden kudret manasına geldiğini belirtir. Meryem'e "Senin Rabbin" (Rabbuki) şeklinde hitap edilmesi, bu akılalmaz yaratılış sürecinde (babasız hamilelikte) Meryem'in sahipsiz bırakılmadığını, onu terbiye eden, koruyan ve adayan ilahi makamın devrede olduğunu gösteren bir şefkat ve güvence ibaresidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, yaratan, terbiye eden ve sahip olan manalarındaki bu kelimenin, biyolojik yasalara tabi olmayan mucizevi yaratılışın yegâne failini işaret ettiğini aktarır.
Huve (هُوَ)
Râgıb el-İsfahânî, üçüncü tekil şahıs zamiri olan "huve"nin (o iş, o durum), Meryem'in aklını zorlayan ve ona imkânsız gibi görünen "bakireyken çocuk sahibi olma" hadisesine dönük gramatik bir işaret olduğunu belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "o" anlamına gelen zamirin, yaratılış hadisesinin gerçekleşmesini ve ilahi vaadi temsil ederek cümlenin anlam bütünlüğünü Allah'ın kudretine bağladığını kaydeder.
Aleyye (عَلَيَّ)
Râgıb el-İsfahânî, "alâ" (üzerine, bana göre) edatının aidiyet ve nispet bildirdiğini açıklar. İnsan zihni için imkânsız olan bir meselenin, Allah'ın kendi zatına (aleyye - benim üzerime/bana göre) nispet edilerek değerlendirilmesini; yani olaya beşeri nedensellik ölçeğinden değil, mutlak yaratıcı kudretin perspektifinden bakılması gerektiğini ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "bana, benim nezdimde" manasına gelen edatın, babasız bir çocuk yaratma eyleminin faili olan Allah'a nispetle hiçbir zorluk teşkil etmediğini vurguladığını aktarır.
Heyyinun (هَيِّنٌ)
İbn Fâris, "h-v-n" kökünün zorluğun, meşakkatin ve ağırlığın zıddı olarak kolaylık, hafiflik, basitlik ve zahmetsizlik anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin hiçbir yorgunluk, efor veya araç (vasıta) gerektirmeyen mutlak kolaylık durumunu tanımladığını ifade eder. İnsanın üreme mekanizması (eril ve dişil birliktelik) ilahi kudret için bir zorunluluk değil, sadece koyduğu bir kuraldır. Allah için kuralı işletmekle kuralı askıya alıp doğrudan (Kün/Ol emriyle) yaratmak arasında zahmet bakımından "heyyin" (eşit derecede kolaylık) ilkesi geçerlidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik kurgusunda bu kelimenin, insanın nedensellik bağımlılığı ile Yaratıcı'nın mutlak hürriyeti arasındaki asimetriyi resmettiğini vurgular. Meryem "Nasıl olur?" diyerek sebepleri (erkeği) ararken, ilahi hitap "Heyyinun" (Kolaydır) diyerek sebepleri tamamen ortadan kaldırır ve varoluşu doğrudan failin (Allah'ın) kudretine bağlar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte kolay, hafif ve basit manalarına gelen kelimenin, babasız bir hamilelik sürecinin Allah'ın sonsuz kudreti açısından son derece sıradan ve emeksiz bir yaratma eylemi olduğunu beyan ettiğini kaydeder.
Ve linec'alehu (وَلِنَجْعَلَهُ)
İbn Fâris, "c-a-l" kökünün temel olarak bir şeyi var etmek, inşa etmek, bir şeye nitelik kazandırmak ve bir halden başka bir hale dönüştürmek anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ca'l" fiilinin sıradan bir "yaratma" (halk) eyleminden farklı olarak, yaratılan varlığa özel bir misyon yüklemek, onu bir gaye için tahsis etmek veya belirli bir statüye atamak manasına geldiğini ifade eder. Fiilin başındaki "lâm" (li - için) amaç bildirirken, azamet çoğulu "biz kılalım/yapalım" (nec'ale) yapısı ve sonundaki "hu" (onu) zamiri, doğacak çocuğun (İsa'nın) varlığının başlı başına bir ilahi proje ve tasarım olduğunu gösterir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kılmamız, yapmamız ve tayin etmemiz için manalarına gelen fiilin, Hz. İsa'nın babasız yaratılışının salt bir kudret gösterisi değil, insanlık tarihine yön verecek teolojik bir amacın ve hikmetin gereği olduğunu aktarır.
Âyeten (آيَةً)
İbn Fâris, "e-y-y" kökünün açık bir iz, nişane, alamet ve bir şeyin varlığına veya doğruluğuna delalet eden kesin bir işaret manasına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, ayet kavramının, duyularla algılanabilen somut bir şeyin, idrak edilemeyen aşkın bir gerçeği göstermesi olduğunu belirtir. Ayette Hz. İsa'nın bizzat kendisinin "ayet" (mucize/işaret) kılınması, onun salt öğüt veren bir elçi olmasının ötesinde, kendi varoluşunun (babasız bedensel inşasının) Allah'ın ölüyü diriltme ve yoktan var etme gücünü kanıtlayan canlı, yürüyen bir delil olmasıdır.
Arthur Jeffery, kelimenin kökeni itibarıyla Sami dillerindeki dini terminolojiye dayandığını, Aramice ve Süryanicede (atha/ato) doğrudan "mucizevi işaret, tanrısal tecelli" manasında kullanıldığını tespit eder. Kur'an, İsa'nın ontolojik varlığını bu kavramla niteleyerek onu Geç Antik Çağ'ın teolojik algısına uygun bir "ilahi nişane" olarak tanımlar.
Gabriel Said Reynolds, "ayet" kelimesinin bu ayetteki kullanımını İncil teolojisi ve Kur'an'ın polemikçi üslubu bağlamında değerlendirir. Kur'an, İsa'nın mucizevi doğuşunu kabul ederek onu bir "ayet" (işaret) olarak yüceltir, ancak bu işaretin onu "Tanrı" veya "Tanrı'nın Oğlu" yapmayacağını, aksine onu Allah'ın kudretini gösteren "işaret levhası" konumuna oturtarak tevhid çizgisini koruduğunu savunur. İşaret edilen, işaretin kendisinden üstündür.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, alamet, mucize, delil ve ibret manalarına gelen bu kelimenin, İsa peygamberin yaratılışının tabiat kanunlarını aşan yapısıyla tüm insanlık için Allah'ın kudretine şahadet eden eşsiz bir belge/nişane kılındığını kaydeder.
Li'n-nâsi (لِلنَّاسِ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökeni için iki ihtimale yer verir: Hareket etmek manasındaki "n-v-s" kökü veya ünsiyet kurmak (sosyalleşmek, kaynaşmak) manasındaki "e-n-s" kökü. Her iki durumda da kelime, tekil bireyleri değil, sosyal bir varlık olan insan topluluğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "nâs" kelimesinin, cinsi ve mekanı fark etmeksizin bütün insanlık ailesini nitelediğini belirtir. Hz. İsa'nın sadece kendi dönemindeki İsrailoğulları'na değil, onun mucizevi doğuşunu duyacak ve idrak edecek olan "tüm insanlığa" (li'n-nâs) hitap eden evrensel bir ibret (ayet) kılındığını vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, insanlar için, insanlığa manalarına gelen kelimenin, İsa'nın varlığındaki mucizenin hedef kitlesini belirlediğini ve bu mesajın evrenselliğini aktardığını kaydeder.
Ve rahmeten (وَرَحْمَةً)
İbn Fâris, "r-h-m" kökünün şefkat, merhamet, acıma ve yufka yüreklilik manalarına geldiğini belirtir. İnsanın varlık bulduğu "rahim" kelimesi de şefkatin ve korumanın merkezi olduğu için bu kökten türemiştir.
Râgıb el-İsfahânî, rahmet kavramının Allah'a nispet edildiğinde beşeri bir duygulanım (psikolojik acıma) olmadığını; doğrudan doğruya iyilik, lütuf, inayet ve nimet bahşetme eylemi olduğunu ifade eder. Hz. İsa'nın bir "ayet" (kudret belirtisi) olmasının yanında bir "rahmet" olarak nitelenmesi, onun getirdiği mesajın, gösterdiği şifa mucizelerinin ve tevhid çağrısının insanlık için bütünüyle bir kurtuluş ve şefkat pınarı olduğunu gösterir.
Arthur Jeffery, kelimenin Güney Arabistan (Himyeri) kitabelerinde ve Hristiyan Süryani havzasında (rahma) ilahi lütuf bağlamında çok yaygın bir teolojik geçmişe sahip olduğunu, Kur'an'ın bu kavramı Meryem ve İsa kıssasında ilahi inayetin somutlaşmış hali olarak kullandığını belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, İsa'nın bizzat kendisinin "rahmet" olması üzerinden kelimenin varoluşsal derinliğine dikkat çeker. O, sadece rahmetten bahseden bir elçi değil, şekli bozulan dindarlığın, katılaşmış şeriatın (İsrailoğulları fıkhının) karşısına dikilen "ontolojik merhametin" ta kendisidir. Doğumuyla Meryem'e, mesajıyla insanlığa soluk aldıran bir lütuf esintisidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, şefkat, merhamet ve ilahi lütuf manalarına gelen bu kelimenin, İsa'nın peygamberliğinin insanlığı karanlıktan aydınlığa, katılık ve zulümden sevgi ve hidayete çıkaran ilahi bir hediye olduğunu beyan ettiğini kaydeder.
Minnâ (مِنَّا)
Râgıb el-İsfahânî, ayrılma ve kaynak bildiren "min" (den/dan) edatı ile "nâ" (biz) azamet zamirinin birleşiminden oluşan bu yapının, "ibtidâ" (başlangıç/çıkış noktası) işlevi gördüğünü açıklar. İsa'nın varlığındaki mucizenin (ayet) ve şefkatin (rahmet) dünyevi bir evrimden veya beşeri bir çabadan kaynaklanmadığını; bu varlığın doğrudan doğruya Allah'ın kendi katından, mutlak ilahi iradenin merkezinden fışkıran (emanate) vasıtasız bir menşeye sahip olduğunu dilbilgisel olarak sabitler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, bizden, bizim katımızdan manalarına gelen kelimenin, mucizenin ve rahmetin ilahi kaynağına vurgu yaparak İsa'nın yaratılışındaki aşkınlığı (transandantal boyutu) mühürlediğini aktarır.
Ve kâne (وَكَانَ)
İbn Fâris, "k-v-n" kökünün var olmak, meydana gelmek ve bir şeyin vücut bulması manalarını taşıdığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kâne" nakıs fiilinin gramer olarak mazi (geçmiş zaman) ifade ettiğini, ancak ilahi iradenin anlatıldığı bağlamlarda bu fiilin eylemin zamansal olarak çoktan tamamlandığını, hükme bağlandığını ve kesinlik kazandığını (tahkik) bildirdiğini kaydeder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "idi, oldu" manalarına gelen fiilin, Meryem'in rahminde bir çocuğun var edilmesi meselesinin Allah katında çoktan karara bağlanmış bir hüküm olduğunu ve gerçekleşmesinin kaçınılmazlığını ifade etmek üzere kullanıldığını aktarır.
Emran (أَمْرًا)
İbn Fâris, "e-m-r" kökünün iki farklı boyutu olduğunu belirtir: Birincisi bir iş, durum, hadise (şâ'n); ikincisi ise buyruk, talimat ve kesin irade beyanıdır. Ayetteki kullanımı her iki anlamı da kapsayarak "varoluşsal bir hadise ve ilahi bir buyruk" manasını aynı potada eritir.
Râgıb el-İsfahânî, "emr" kavramının Allah'ın mutlak ve önüne geçilemez şe'nini (yaratma ve idare etme eylemini) ifade ettiğini belirtir. Meryem'in hamileliği, tartışmaya, şüpheye veya tabiat kanunlarının onayına ihtiyaç duymayan, failinin sadece Allah olduğu mutlak bir "emr-i ilahi" (divine affair) olarak nitelenir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, iş, hadise, ferman ve buyruk manalarına gelen kelimenin, İsa'nın mucizevi doğumunun sıradan bir tabiat olayı değil, evrenin gidişatını etkileyen özel bir ilahi tasarruf ve varoluşsal bir durum olduğunu beyan ettiğini kaydeder.
Makdıyyâ (مَقْضِيًّا)
İbn Fâris, "k-d-y" kökünün temel anlamının bir işi nihayete erdirmek, bitirmek, hükme bağlamak ve sağlamlaştırmak olduğunu açıklar. Eksik veya yarım kalmış bir sürecin kesin olarak tamamlanmasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "kaza" mefhumunun, ilahi ilimde ve iradede bir şeyin değişmez, geri dönülemez ve tartışılmaz biçimde kararlaştırılması olduğunu ifade eder. İsm-i mef'ul (edilgen ortaç) formundaki "makdıyy" kelimesi, Meryem'e verilen bu müjdenin sadece bir niyet veya ihtimal olmadığını; Levh-i Mahfuz'da kalemi kırılmış, icra evresine geçilmiş, kaderi kesin olarak mühürlenmiş "bitmiş bir iş" olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonundaki (fasıla) bu kelimenin taşıdığı teolojik ve psikolojik son noktaya dikkat çeker. "Makdıyyâ", Meryem'in "Nasıl olur?" şeklindeki tüm fıtri sorgulamalarına ve şaşkınlığına çekilen ilahi settir. Bu kelime adeta şu gerçeği haykırır: "Sebepleri, nasılları, niçinleri düşünmeyi bırak; çünkü bu, Allah katında çoktan verilmiş, iptali veya itirazı kabil olmayan kesin bir fermandır." Meryem'in teslimiyeti, işin bu "kaza" (bitmişlik) vasfını idrak etmesiyle başlar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte hükme bağlanmış, kararlaştırılmış, bitirilmiş ve kesinleşmiş manalarına gelen kelimenin, Hz. İsa'nın yaratılışının ilahi planlamada yerini almış, geri dönüşü olmayan kaza-yı mübrem (kesin kader) kategorisinde bir olay olduğunu tescilleyerek ayeti muazzam bir hüküm cümlesiyle tamamladığını kaydeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla