قَالَتْ اِنّ۪ٓي اَعُوذُ بِالرَّحْمٰنِ مِنْكَ اِنْ كُنْتَ تَقِياًّ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Meryem Sûresi, 18. Ayet
Daralt
X
-
“Meryem, ‘Ben, senden, çok esirgeyici olan Rahmân’a sığınırım! Eğer Allah’tan sakman bir kimse isen (bana dokunma)’ dedi.”
Meryem, “Ben, senden, çok esirgeyici olan Rahmân’a sığınırım! Eğer Allah’tan sakınan bir kimse isen (bana dokunma)” dedi. Eğer “O kişi Allah’tan sakman bir kimse ise Meryem nasıl olur da ondan Rahmân’a sığınır? Rahmân’a ancak günahkâr ve fasıktan sığınılır” diye sorulacak olursa bu soruya bazı cevaplar verilmiştir. Hasan-ı Basrî Eğer Allah’tan sakman bir kimse isen meâlindeki cümlenin Ben, senden çok esirgeyici olan Rahmân’a sığınırım anlamındaki cümleden ayrı olduğunu söylemiştir. Bu durumda söz konusu cümle söze başlangıç cümlesi olur. Buna göre Meryem sanki şöyle demiştir: Eğer sen Allah’tan sakınan bir kimse isen senden bana hiçbir kötülük dokunmaz ve hiçbir şer isabet etmez. Eğer Allah’tan sakınan bir kimse isen meâlindeki cümlenin, “Benden izin almadan ve razı mıyım değil miyim diye sormadan huzuruma girdiğin için sen Allah’tan sakınan bir kimse değilsin” mânasında olması da ihtimal dâhilindedir. Eğer Allah’tan sakınan bir kimse isen meâlindeki cümlenin, Ben senden, çok esirgeyici olan Rahmân’a sığınırım! Halbuki sen Allah’tan sakınan bir kimse idin anlamına gelmesi de mümkündür. Bu durumda ruh Meryem’in yanına daha önce takvâ ehli ve salih bir kimse olarak tanıdığı bir beşer şeklinde girmiş, Meryem de sanki ona şöyle demiş olur: Ben seni müttaki ve salih bir kişi olarak tanımıştım. Sen benim huzuruma benden izin ve müsaade almadan nasıl girdin? Arapça’da “in” (إنْ) kelimesinin “mâ” (مَا) ve “kad” (قَدْ) yerine kullanılması mümkündür. Bunun Kur’ân’da çok örnekleri vardır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kâlet (قَالَتْ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün içsel bir niyetin, düşüncenin veya duygunun dille ifade edilerek sese dönüştürülmesi anlamına geldiğini belirtir. Bu ayetin bağlamında fiil, Meryem'in mutlak yalnızlık ve mahremiyet alanında aniden beliren yabancı bir erkek silüeti karşısında yaşadığı derin dehşetin, şokun ve kendini koruma içgüdüsünün anında söze (bir savunma nidasına) dönüşmesini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, söylemek ve ifade etmek manasındaki bu fiilin, burada sıradan bir iletişim veya diyalog kurma çabasından ziyade, namusunu ve canını tehlikede hisseden iffetli bir kadının refleksif ve kesin bir sınır çizme eylemi olduğunu kaydeder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte "dedi, söyledi" manasına gelen fiilin, Meryem'in ibadet için çekildiği ıssız mekânda tam teşekküllü bir erkek (beşer) suretiyle karşılaşmasının verdiği korkuyla derhal Allah'a sığınma cümlesini sarf etmeye başladığını aktarır.
İnnî (إِنِّي)
Râgıb el-İsfahânî, cümleye kesinlik ve pekiştirme (tahkik) katan "inne" edatı ile "ben" manasındaki "yâ" zamirinin birleşiminden oluşan bu kelimenin, Meryem'in sığınma talebindeki mutlak kararlılığı ve tavizsiz tutumu gösterdiğini belirtir. Karşısındaki yabancıya karşı hiçbir tereddüt ve zafiyet belirtisi göstermeden, kendi iradesini en güçlü dilbilgisel formla ortaya koyar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), edebi bağlamda bu kelimenin psikolojik işlevine dikkat çeker. Fiziksel olarak tamamen savunmasız, yalnız ve kapalı bir mekânda bulunan Meryem, cümlesine bu güçlü vurgu (muhakkak ki ben) edatıyla başlayarak, fiziki zayıflığını ruhsal ve beyani bir sarsılmazlıkla örtmekte, karşısındaki "kusursuz erkeğe" karşı adeta kelimelerden bir kalkan inşa etmektedir.
Eûzu (أَعُوذُ)
İbn Fâris, "a-v-z" kökünün temel anlamının bir tehlikeden veya korkulan bir şeyden kaçarak güvenli bir yere, korunaklı bir sığınağa yapışmak ve iltica etmek olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "iyâze" (sığınma) eyleminin, insanın kendi gücünün yetmediği bir kötülük karşısında kendisini koruyacak daha üstün bir kudrete sığınması olduğunu ifade eder. Meryem'in mekânsal olarak kaçabileceği hiçbir yer yoktur (zira insanlardan uzakta, kapalı bir hicab ardındadır); bu nedenle onun "eûzu" (sığınırım) eylemi fiziksel bir kaçış değil, bütün benliğiyle doğrudan metafiziksel/ilahi bir korumaya yöneliş, kalbî bir ilticadır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında "istiâze" (sığınma) kavramının, insanın dünyevi ve ontolojik acziyetini en derinden hissettiği sınır durumlarında (limit situations) ortaya çıkan ve mutlak Yaratıcı'nın koruyucu sıfatını yardıma çağıran varoluşsal bir yakarış olduğunu vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, sığınırım, iltica ederim ve sığınak ararım manalarına gelen bu fiilin, Meryem'in iffetini hedef alabileceğini düşündüğü yabancı erkek karşısındaki en büyük ve yegâne silahının Allah'ın himayesi olduğunu bilerek O'nun manevi zırhına bürünme eylemini kaydeder.
Bi'r-rahmâni (بِالرَّحْمَٰنِ)
İbn Fâris, "r-h-m" kökünün incelik, şefkat, acıma ve yufka yüreklilik anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Rahmân" isminin, rahmeti her şeyi kuşatan, mutlak lütuf ve inayet sahibi sadece Allah'a has bir isim (sıfat-ı galibe) olduğunu ifade eder. Meryem'in bu korku anında Allah'ın "El-Kahhâr" veya "El-Cebbâr" gibi helak edici/güç bildirici isimleri yerine "Er-Rahmân" ismine sığınması son derece manidardır; o, içinde bulunduğu mutlak çaresizlik ve yalnızlık girdabında ilahi şefkate, kuşatıcı bir anne merhametine duyduğu o devasa ihtiyacı bu ismin gölgesinde dile getirmektedir.
Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Sami dil ailesinde, özellikle Güney Arabistan (Himyeri) kitabelerinde ve Aramice/Süryanicede (Rahmana) mutlak monoteist Tanrı'yı niteleyen köklü bir geçmişe sahip olduğunu belirtir. Kur'an'ın bu ismi Geç Antik Çağ'daki dini havzanın aşina olduğu yüce bir merhamet kaynağı olarak konumlandırdığını ve Meryem'in dilinden en saf sığınma makamı olarak sunduğunu tespit eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kullanımındaki psikolojik ve teolojik inceliğe dikkat çeker. İffetli bir genç kızın ıssızlıkta hissettiği o devasa güvensizlik duygusu, ancak isminde sonsuz bir şefkat ve kucaklayıcılık barındıran "Rahmân" ile teskin edilebilir. Bu nida, salt bir isim zikri değil, merhamete duyulan varoluşsal bir açlığın çığlığıdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, sonsuz merhamet sahibi anlamına gelen bu özel ismin, Meryem'in kendisine kötülük gelmesinden endişe ettiği o kritik saniyelerde, ilahi merhametin kalkanı altına girerek hem kendini koruma hem de karşısındaki varlığı o merhamet sahibinin adıyla uyarma işlevi gördüğünü aktarır.
Minke (مِنْكَ)
Râgıb el-İsfahânî, "min" (den/dan) ayrılma edatı ile "ke" (sen) muhatap zamirinin birleşiminden oluşan bu kelimenin, tehdidin yönünü ve kaynağını kesin olarak belirlediğini ifade eder. Meryem, "senden" diyerek karşısındaki "kusursuz insan" (beşeren seviyyâ) formunu doğrudan tehlikenin asıl nesnesi olarak işaretler ve onunla kendi arasına aşılmaz bir dilsel/manevi mesafe koyar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "senden" manasına gelen kelimenin, sığınılan tehlikenin genel bir mefhum değil, o an Meryem'in gözleri önünde dikilen, mahremiyetini ihlal etmiş somut varlık (insan suretindeki melek) olduğunu kaydeder.
İn (إِنْ)
Râgıb el-İsfahânî, "in" (eğer) edatının bir şart ve koşul bildirdiğini açıklar. Meryem bu edatla, karşısındaki kişinin eylemlerini (geri çekilmesini veya kendisine dokunmamasını) onun iç dünyasındaki ahlaki bir şarta bağlar ve bir argüman kurar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, eğer, şayet anlamlarındaki bu şart edatının, Meryem'in yapacağı uyarının ve ahlaki çağrının temelini oluşturmak üzere cümleye bağlayıcı bir fonksiyon kattığını aktarır.
Kunte (كُنْتَ)
İbn Fâris, "k-v-n" kökünün var olmak, bir halde bulunmak ve meydana gelmek anlamlarını taşıdığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kâne" nakıs fiilinin ikinci tekil şahıs formu olan bu kelimenin, muhatabın (yabancı erkeğin) sahip olduğu ahlaki statüyü, karakterini veya fıtri durumunu sorgulayan "isen, öyleysen" manasında bir durum tespiti olduğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "isen, olduysan" manalarına gelen fiilin, Meryem'in karşısındaki şahsın iç dünyasındaki inanç durumuna yönelik şart cümlesini tamamlayan gramatik bir unsur olduğunu kaydeder.
Tekiyyâ (تَقِيًّا)
İbn Fâris, "v-k-y" kökünün temel anlamının korunmak, bir şeyi zarardan ve tehlikeden muhafaza etmek ve sakınmak olduğunu açıklar. İnsanın kendisini manevi tehlikelere karşı koruması eylemine bu kökten hareketle takva denilir.
Râgıb el-İsfahânî, "takva" kavramının, nefsi günaha sürükleyecek ve ilahi cezayı gerektirecek her türlü eylemden titizlikle korumak olduğunu belirtir. "Tekiyy", bu koruma kalkanını (korku ve saygıyı) kuşanmış, Allah'ın sınırlarını çiğnemekten şiddetle sakınan kişi demektir. Meryem, "Eğer tekiyy isen (Allah'tan korkan biriysen)" diyerek karşısındaki kişinin vicdanına ve inancına en ağır ahlaki yükü bindirir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde "takva" kelimesinin salt bir korkudan ziyade, en üst düzey etik ve dini otokontrol mekanizması olduğunu vurgular. Meryem'in fiziki gücü yoktur, bağırsa sesini duyuracak kimse yoktur; elindeki tek savunma mekanizması, karşısındaki erkeğin varoluşsal "takva"sını, yani Allah'ın onu izlediği bilincini (murakabeyi) harekete geçirmektir. Bu, dini terminolojinin pratik hayatta bir can güvenliği/iffet kalkanı olarak kullanılışıdır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin varoluşsal dramatik yapısına dikkat çeker. Kapalı bir mekânda, genç ve güzel bir kadının karşısına çıkan tam teşekküllü (seviyy) bir erkeğin fiziki gücünü durdurabilecek dünyevi hiçbir yasa yoktur. Meryem, "eğer takva sahibiysen" diyerek insan doğasının en vahşi (şehvet/güç) anında bile onu dizginleyebilecek yegâne frenin, yegâne medeniyet çizgisinin "kutsalın korkusu" (takva) olduğunu sarsıcı bir estetikle ilan eder. Bu uyarı, erkeğin vicdanına atılmış ilahi bir zıpkın gibidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Allah'tan sakınan, günahlardan korunan, muttaki manalarına gelen bu sıfatın, Hz. Meryem'in iffetini korumak adına yabancı erkeğe yaptığı nihai ahlaki hatırlatma olduğunu ve ancak Allah korkusuna sahip bir vicdanın bu yalnızlıkta bir kadına dokunmaktan geri durabileceği gerçeğini ifade ettiğini kaydeder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla