Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meryem Sûresi, 11. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meryem Sûresi, 11. Ayet

    فَخَرَجَ عَلٰى قَوْمِه۪ مِنَ الْمِحْرَابِ فَاَوْحٰٓى اِلَيْهِمْ اَنْ سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِياًّ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Feḣarace ‘alâ kavmihi mine-lmihrâbi feevhâ ileyhim en sebbihû bukraten ve’aşiyyâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bunun üzerine Zekeriyya, mabetten kavminin karşısına çıkarak onlara, özel bir işaret diliyle, ‘Sabah akşam Allah’ı tenzih edin’ dedi.”

      Bunun üzerine Zekeriyya, mâbetten kavminin karşısına çıkarak onlara, özel bir işaret diliyle, Sabah akşam Allah’ı tenzih edin dedi. “Özel bir işaret diliyle” anlamına gelen “fe evhâ ileyhim” (فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ) beyanı hakkında bazıları “Onlara işaret etti” anlamı vermişlerdir. Bazıları da "onlar için yere yazdı” demişledir. Bu beyanın mânasının bir başka âyette geçen “üç gün ancak işaretle (remz) konuşmandır” meâlindeki ifade doğrultusunda “dudaklarıyla onlara ima etti” şeklinde olması da mümkündür. Çünkü “remz” dudakları oynatmak demektir. îmâ (işaret) de dudakları oynatarak yapılmaktadır. “Fe evhâ ileyhim” ifadesinin “Onlara işaret etti” anlamına geldiğini belirttik. Bazıları ise bu cümleye “onlar için yere yazdı” mânası vermişlerdir. Sabah akşam Allah’ı tenzih edin. “Sebbihû” fiilinin sabah akşam Allah için namaz kılın anlamında olması ihtimali vardır. Eğer “tesbih”ten maksat “namaz kılmak” olursa, bundan namazın geçmiş milletlerde gecenin bitiminde farz olmuş olduğu anlaşılır. Bu kelimenin teşbih, Allah’ı övme ve ona sabah akşam dua etme anlamına gelmesi temeldir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Feharace (فَخَرَجَ)

        İbn Fâris, "h-r-c" kökünün temel anlamının bir mekândan ayrılmak, dışarı çıkmak ve gizli bir durumdan açık bir alana, görünürlüğe kavuşmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "huruç" eyleminin içeriden dışarıya fiziksel bir intikali ifade ettiğini kaydeder. Bu ayetin bağlamında eylem, Zekeriya'nın ilahi hitaba mazhar olduğu ve mucizevi dilsizlik alametini aldığı mabedin içindeki izole halvetinden çıkarak, insanların beklediği görünür/sosyal alana geçişini tanımlar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki dramatik sahne değişimini kurguladığını belirtir. İnsani algının ötesinde gerçekleşen ilahi karşılaşmanın mekânından (kutsal alandan), sıradan hayatın aktığı kamusal alana doğru atılan adımı ifade eden bu fiil, başındaki "fe" takibiyle eylemin ilahi hitaptan hemen sonra bir an bile gecikmeksizin gerçekleştiğini vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin "çıktı" manası taşıdığını ve Zekeriya'nın ilahi mucizeyi bedensel bir tecrübe olarak yaşamaya başladığı anın hemen akabinde mabedin dışına, cemaatinin karşısına çıkmasını bildirdiğini aktarır.

        Alâ (عَلَىٰ)

        Râgıb el-İsfahânî, bu edatın üstünlük, yönelme ve bir şeyin üzerine çıkma anlamları taşıdığını belirtir. Fiille birlikte kullanıldığında (harace alâ kavmihî), Zekeriya'nın sıradan bir çıkış yapmadığını; kavmine bir önder, bir peygamber otoritesiyle, onlara yukardan/yüksek bir makamdan hitap edecek şekilde yöneldiğini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, üzerine, yönüne manalarına gelen edatın, mekânsal bir çıkışın ötesinde Zekeriya'nın cemaatiyle yüzleşmesini ve onlara yönelik bir tebliğ/yönlendirme konumuna geçmesini sağlayan gramatik bir bağlaç olduğunu kaydeder.

        Kavmihî (قَوْمِهِ)

        İbn Fâris, "k-v-m" kökünün birlikte ayağa kalkmak, durmak ve bir amaca yönelmek manalarına geldiğini belirtir. Başlangıçta sadece bir iş için birlikte hareket eden erkekler topluluğunu tanımlarken, zamanla tüm topluluğu ifade eden bir kapsama ulaşmıştır.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin birbirine destek olan, aynı inancı veya sosyal yapıyı paylaşan topluluklar için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki "kavmihî" (onun kavmi) tamlaması, mabedin dışında ibadet etmek veya Zekeriya'nın rehberliğini almak üzere toplanmış olan, ona inanç bağıyla bağlı İsrailoğulları cemaatini niteler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "kavm" kelimesinin, bir peygamberin mesajının birincil muhatabı olan, onunla aynı kültürel ve tarihi kaderi paylaşan sosyolojik üniteyi imlediğini vurgular. Zekeriya'nın çıkışı, yabancı bir kalabalığa değil, bizzat ruhsal sorumluluğunu taşıdığı kendi kavmine yöneliktir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte topluluk, halk anlamına gelen kelimenin sonundaki "hî" (onun) zamiriyle, Zekeriya'nın dini liderliğini kabul etmiş ve mabedin etrafında onun riyasetinde ibadet eden kitleye işaret ettiğini aktarır.

        El-Mihrâbi (الْمِحْرَابِ)

        İbn Fâris, "h-r-b" kökünün savaşmak veya bir şeyi soymak, elinden almak anlamlarına geldiğini açıklar. Mihrab kelimesinin bu kökten türemesinin sebebi, o mekânın insanın şeytanla, kendi nefsiyle ve dünyevi arzularıyla "savaştığı" yer olmasıdır. Ayrıca meclislerin en baş köşesine, yüksek ve saygın yerine de bu ad verilir.

        Râgıb el-İsfahânî, mescidin en şerefli makamı ve ibadet edilen özel bölmesi olduğunu belirtir. Dünyevi meşguliyetlerin geride bırakılarak sadece ilahi olanla irtibat kurulduğu tahsis edilmiş kutsal alanı ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapçaya Geç Antik Çağ'daki Güney Arabistan dillerinden veya Habeşçeden (mekrab - tapınak, mabet) geçtiğini savunur. Kök itibarıyla antik Sami tapınak mimarisini yansıtan bu terimin, Kur'an'da hususi ibadet alanlarını nitelemek için teolojik bir kavrama dönüştüğünü belirtir.

        Theodor Nöldeke, İslam öncesi Arap şiirinde de yüksek saraylar veya mabetler için kullanıldığını tespit ettiği bu kelimenin, antik Sami tapınak mimarisinden kalma bir ödünçleme olabileceğine ve Kur'an'ın bu mimari/kutsal algıyı İsrailoğulları kıssalarına başarıyla entegre ettiğine dikkat çeker.

        Gabriel Said Reynolds, kelimenin Kur'an'daki kullanımını Yahudi-Hristiyan tapınak geleneğindeki "Kutsalların Kutsalı" (Sanctuary / Holy of Holies) bölmesiyle ilişkilendirir. Zekeriya'nın bu alandan çıkması, onun ilahi meclisle kurduğu irtibatın mekânsal tasdiki ve ritüelistik otoritesinin beyanıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, mabedin en özel, girilmesi zor, yüksekte kalan ibadet bölmesi ve dua odası manasına geldiğini; Zekeriya'nın meleklerle konuştuğu ve mucizevi müjdeyi aldığı izole mekânı tanımladığını kaydeder.

        Fe-evhâ (فَأَوْحَىٰ)

        İbn Fâris, "v-h-y" kökünün temel anlamının bir şeyi gizlice, hızlıca ve başkalarının anlayamayacağı bir yolla bildirmek, işaret etmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "vahiy" kelimesinin hızlı işaretleşme, fısıltı veya sembolik iletişim olduğunu ifade eder. Zekeriya'ya konuşmama (susma) alameti verildiği için, onun kavmiyle iletişim kurarken kelimeleri değil, beden dilini, el-kol hareketlerini veya mimiklerini kullanarak meramını "işaretle" (evhâ) anlattığını kaydeder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da "vahiy" kelimesinin genellikle Allah'tan peygambere doğru gerçekleşen dikey ve ontolojik iletişimi (metafizik aktarımı) ifade etse de, bu ayette kelimenin bizzat insanlar arası (Zekeriya'dan kavmine) bir eylem olarak kullanıldığını vurgular. Bu kullanım, kelimenin asıl semantik çekirdeğini (sözsüz, işaretle ve süratli iletişim) gözler önüne seren mükemmel bir bağlamsal örnektir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, işaret etti, gizlice telkinde bulundu manasına gelen fiilin, Zekeriya'nın mucizevi dilsizlik süreci içinde cemaatine vermek istediği mesajı sesli yoldan değil, anlaşılabilecek net bir fiziksel işaret diliyle aktardığını kaydeder.

        İleyhim (إِلَيْهِمْ)

        Râgıb el-İsfahânî, "ilâ" edatının bir hedefe varışı ve yönelmeyi bildirdiğini belirtir. Sonundaki "him" (onlara) zamiriyle birlikte, Zekeriya'nın yaptığı sessiz telkinin ve işaretin doğrudan doğruya karşısında bekleyen kavmini hedef aldığını, iletişimin yönünü belirlediğini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "onlara, onlara doğru" anlamına gelen edatın, mabedden çıkan peygamberin mesajını cemaatine odakladığını gösteren bir bağlaç olduğunu kaydeder.

        En (أَنْ)

        Râgıb el-İsfahânî, bu edatın tefsiriye (açıklayıcı) işlevi gördüğünü belirtir. Kendisinden önceki kapalı veya işaret yoluyla yapılan eylemin (fe-evhâ / işaret etti) ne anlama geldiğini, içeriğinin ne olduğunu açıklamak üzere cümleyi birbirine bağlar. "Şöyle ki" veya "şunu yapmalarını" anlamını katarak cümlenin maksadını açar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, açıklama ve bağlama harfi olan kelimenin, Zekeriya'nın kavmine yaptığı sessiz uyarının içeriğine (tesbih emrine) geçişi sağladığını aktarır.

        Sebbihû (سَبِّحُوا)

        İbn Fâris, "s-b-h" kökünün suda veya havada hızla akıp gitmek, yüzmek ve mesafe kat etmek anlamlarına geldiğini açıklar. İbadet bağlamında Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih etmeye bu ismin verilmesinin sebebi, inanan kişinin O'nu yüceltme konusunda zihnini her türlü şüpheden uzaklaştırıp kulluk yolunda hızla ilerlemesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tesbih" eyleminin Allah'ı kutsamak, O'nun şanına yakışmayan her şeyden O'nu uzak tutmak olduğunu belirtir. Emir kipli bu fiil (sebbihû), Zekeriya'nın şahit olduğu ilahi kudret karşısında kendi bedeninde başlayan mucizeye kavminin de ibadetle, övgüyle ve tenzihle eşlik etmesini istemesidir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice "şabbah" (övmek, yüceltmek) kökünden geldiğini ve Arapçalaşmış dini bir form olarak ayinlerdeki hamd pratiklerini nitelediğini ifade eder. Kur'an'ın bu kelimeyi tevhid inancının mutlak yüceltilme eylemine uyarladığını belirtir.

        Christoph Luxenberg, Syro-Arami okuma bağlamında bu kelimenin Geç Antik Çağ Hristiyan Süryani litürjisinde (ayin düzeninde) mezmurların ve ilahilerin okunması eylemine (şebbah) dayandığını; ayette mabedin etrafında toplanan cemaatten koro halinde ilahi övgüler okumalarının istendiğini iddia eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Allah'ı şanına yakışır bir şekilde anın, noksanlıklardan tenzih edin manasındaki emrin, Zekeriya'nın kavmine verdiği ilk ve en önemli ruhsal talimat olduğunu kaydeder.

        Bukraten (بُكْرَةً)

        İbn Fâris, "b-k-r" kökünün günün ilk vakti, bir işe erken girişmek ve taze başlangıçlar yapmak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu zaman zarfının fecir (tan yerinin ağarması) ile güneşin doğuşu arasındaki zaman dilimini kapsadığını ifade eder. Gecenin karanlığından gündüzün aydınlığına geçişin ilk anlarını niteleyen bir vakit bildirimidir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'daki bu tür zaman bildirimlerini Geç Antik Çağ dini pratikleriyle bağ kurarak okur. "Bukraten" (sabah vakti) vurgusunun, Hristiyan ve Yahudi geleneklerindeki günlük ayin saatlerinden olan sabah duasına (matins) paralel düştüğünü; Kur'an kıssasının zaman algısının bu litürjik döngüye oturduğunu vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, sabah erken vakit anlamına gelen kelimenin, günün başlangıcında Allah'ı zikretmenin tazeleyici ve şükür dolu mahiyetine işaret ettiğini aktarır.

        Ve aşiyyâ (وَعَشِيًّا)

        İbn Fâris, "a-ş-y" kökünün günün sonu, karanlığın çökmeye başlaması anlamlarına geldiğini açıklar. Gözün karanlıkta az görmesi (gece körlüğü - aşa) kelimesinin de bu kökten türediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "aşiyy" vaktinin, güneşin zevalinden (tepeden inmesinden) ertesi günün sabahına kadar olan geniş zamanı veya spesifik olarak akşam karanlığının çöküş vaktini ifade ettiğini kaydeder.

        Angelika Neuwirth, bu vaktin de Geç Antik Çağ ibadet ritmindeki akşam ayinine (vespers) denk düştüğünü belirtir. Sabah (bukraten) ve akşam (aşiyyâ) kelimelerinin bir arada kullanılması, ritüelistik zamanın iki temel kutbunu temsil ederek ibadetin günün tümüne yayılan kuşatıcılığını gösterir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, akşam vakti manasına gelen kelimenin, "bukraten" ile birlikte kalıp olarak kullanıldığında salt iki ayrı vakti değil; gün boyu, sürekli ve kesintisiz olarak Allah'ı anma ve O'nu yüceltme emrini ifade ettiğini kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X